Kullanıcı Adı:  Üye Olacağım
Şifre:  Şifremi Unuttum!
Hatırla?  

15 Jul 2010 Şakk-ı Kamer Mu'cizesi

Şakk-ı Kamer Mu'cizesi


Kureyşli müşrikler, Resûl-i Ekrem Efendimizin davasını tasdik eden bir çok mucizeye şâhid oldukları halde, yine de inad ve inkârlarından vazgeçip ona sadakat ellerini uzatmıyorlardı. Gördükleri her mucizeye bir kulp takarak nazarlarda küçük ve basit bir hâdiseymiş gibi göstermek isteyerek, hem kendilerini, hem de halkı aldatma yoluna gidiyorlardı. Zaman zaman da akıllarınca Resûl-i Ekremi güç durumda bıkakmak niyetiyle kendilerince meydana gelmesini mümkün görmedikleri isteklerde bulunuyorlardı. Eğer, gerçekten Allah tarafından vazifelendirilmiş bir peygamber isen, şunu şunu yap, şunu şunu göster de, görelim diyorlardı.

Bu isteklerde bulunurken maksatları imân etmek değildi. Bilakis Kâinatın Efendisini güç durumda bırakmaktı. Fakat, Cenab-ı Hak, müşriklere karşı sevgili Resûlünü hiç bir zaman güç durumda bırakmıyor ve hiç bir zaman muâvenet ve muhafazasını üzerinden eksik etmiyordu.

Yine bir gün Kureyşin ileri gelenlerinden Ebû Cehil, Velid bin Muğire gibilerin de içinde bulunduğu bir grup müşrik, Peygamber Efendimize gelerek, Eğer sen, gerçekten söylediğin gibi Allah tarafından vazifelendirilmiş bir peygamber isen bize Ayı ikiye ayır. Öyle ki, yarısı Ebû Kubeys Dağı, diğer yarısı Kuaykıan Dağı üzerinde görülsün dediler.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Şayet bunu yaparsam, îmân eder misiniz diye sordu.

Onlar, Evet, îmân ederiz dediler.

Dâvâsında haklı ve doğru olduğunu göstermek için mucizeyi istemek Peygamberin vazifesidir. Îstenilen mucizeyi yaratan ise Cenâb-ı Haktır.

Ayın bedir haliydi, yani en güzel göründüğü 14. gecesiydi. Kâinatın Efendisi, Allahın emir ve iradesi dâiresinde hareket eden Aya şehâdet parmağıyla işâret etti. Bu işaret-i Nebevî kâfi geldi ve ay ikiye ayrıldı. Öyle ki yarısı müşriklerin istedikleri gibi Ebû Kubeys Dağı üzerinde, diğer yarısı ise Kuaykıan Dağı üstünde iki parça halinde göründü.

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, orada bulunan halka, Şahid olunuz! Şahid olunuz!1 diye seslendi.

Bu ap açık mucize karşısında da müşrikler, inad ve inkârlarından vazgeçmediler. Üstelik, Bu da Ebû Kebşenin oğlunun bir sihridir2 diyerek asılsız bir tevilde bulunarak kendi kendilerini aldatma ve teselli etme yoluna saptılar. Gözleri önünde cereyan eden hâdiseyi elbette inkâr edemezlerdi. Înkâr edemedikleri için de, çıkar yol olarak sihirdir demek zorunda kalıyorlardı!

Etraftan gelenlerin aynı hâdiseyi haber vermeleri

Sırf Resûl-i Ekrem Efendimizin davasına tasdik etmemek için bu apaçık mucizeye sihirdir diyen müşrikler, aralarında şöyle konuşmaktan da edemediler:

Şayet Muhammed büyü yaptı ise, bu büyüsü bütün yeryüzünü kaplayamaz ya! Etraftan gelecek olan yolculara soralım, bakalım onlar da gördüklerimizi görmüşler mi?3

Etraftan gelen yolculara sordular. Onlar da aynısını gördüklerini itiraf ettiler. Bütün bunlara rağmen, ruhen ve kalben tefessüh etmiş, şirkle gönüllerini kirletmiş müşrikler, iman ederiz vadinde bulundukları halde inanmadılar, ebedî saâdetin kaynağına koşmadılar. Üstelik arkasından da şöyle dediler:

Yetim-i Ebû Talibin sihri semâya da tesir etti!1

Müşriklerin, Peygamber Efendimizin bu parlak mucizesini inkâr etmeleri üzerine, Cenab-ı Hak, inzal buyurduğu âyet-i kerimelerde hâdisenin vuku bulduğunu bildirip, onlarınsa imansızlıkta, yalanda diretip durduklarını beyân etti:

Kıyâmet yaklaştı, ay yarıldı.

Onlar bir mucize görseler yüz çevirir ve Bu kuvvetli bir sihirdir derler.

Peygamberi yalanlayıp kendi heveslerine uydular. Fakat takdir edilen herşey bir gayeye ulaşacaktır.2

* * *

Hz. Ebû Bekir'in Übey bin Halef ile Bahse Girmesi

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, peygamber olarak gönderildiği sırada Doğu Roma ile Îran, dünyanın en büyük devleti idiler.

Bisetin 5inci, yâni Milâdi 613 senelerinde bu iki komşu ve rakip devlet, birbirleriyle kanlı bir muharebeye girişmişlerdi. Îran devleti tahtında Hüsrev II, Rum Împaratorluğunda ise Herakliüs bulunuyordu.

Îran orduları, Rum kuvvetlerini denize dökünceye kadar takip etmiş, Suriyedeki bütün mukaddes şehirleri ele geçirmiş, Mîladî 614 senesinde bütün Filistini ve Kudüs-ü Şerifi istila etmişti. Bu istilâ esnasında bütün kiliseler yıkılmış, bütün dinî binalar tahrip ve telvis edilmişti. Îranlılara katılan yirmi altı bin kadar Yahudi, altmış binden fazla Hıristiyanı kılıçtan geçirmişti. Îran Kisrasının sarayı (30.000) ölünün kafatasıyla donatılmıştı!

Bu istilâ tufanı burada da durmamıştı. Mısırı da basmış, Mîladın 616 senesinde Îranlılar bir taraftan Nil vadisini işgal ederek Îskenderiyeye ulaşmışlar, diğer taraftan bütün Anadoluyu istilâ ederek Îstanbulun Boğaziçi sahillerine kadar gelmişler. Doğu Roma Împaratorluğunun başşehri olan Kostantiniye (Îstanbul) şehri karşısında görünmüşlerdi. Böylece Irak, Suriye, Filistin, Mısır ve Anadoluyu saltanatları altına almışlardı.

Hülasa; çarpışma 616 senesinde Doğu Roma Împaratorluğunun tar ü mâr edilmesi ve bir daha kımıldamayacak şekilde yere serilmesiyle son bulmuştu.

Rumlar, ehl-i kitaptı, Hıristiyan idiler. Îranlılar ise kitapsız, âhirete inanmaz, ateşperest idiler.

Romalıların bu mağlubiyet haberi Mekkeye ulaşınca müşrikler sevinmişler, şımarmışlar, Müslümanlar ise üzülmüşlerdi.

Müşrikler bu hâdiseyi vesile yaparak Müslümanları rahatsız etmeye ve Siz ve Hıristiyanlar ehl-i kitapsınız. Biz ve Îranlılar ise ümmiyiz. Îranlı kardeşlerimiz, sizin Rum kardeşlerinize galabe çaldı. Biz de, sizinle muharebeye girişirsek, sizi mağlup ederiz diyerek şamataya başladılar.

Bunun üzerine Resûl-i Kibriyâ Efendimizin bir mucizesi olmak üzere Cenâb-ı Hak, Rûm Sûresini indirip müminlerin üzüntüsünü giderdi:

Elif lâm mim.

Rumlar, size yakın bir mevkide mağlûp düştüler. Fakat bu mağlûbiyetlerinden sonra, birkaç yıl içinde galip geleceklerdir. Evvelce de, sonra da hüküm Allahındır. O gün müminler Allahın yardımıyla sevineceklerdir. O dilediğine yardım eder. Onun kudreti herşeye galiptir, O çok bağışlayıcıdır.

Bu Allahın vaadidir. Allah vaadinden dönmez; lâkin insanların çoğu bunu bilmez.1

Bu âyetler nâzil olduğu zaman, Rum imparatorluğu öylesine perişan olmuştu ki, dahilî isyanlarla devlet inhilale uğramış, ordusu dağılmış, hazinesi boşalmış, Împarator Herakliüs, Îstanbulu terk ederek Kartacaya kaçmayı bile kurmuştu. Îranlıların galip kumandanları zaferin verdiği sarhoşluk ile şu sulhü teklif etmişlerdi: Împarator, Îranlılar tarafından istenen herşeyi verecektir! Bu cümleden olarak bin yük altın, bin yük gümüş, bin yük ipek, bin at, bin kadın teslim edecektir.

Rum Împaratorluğu da bütün bu ağır ve zillet taşır şartları kabul etmiş, bu esaslar üzerinde anlaşmayı imzalayarak murahhaslar göndermişlerdi. Bu murahhaslar Îranlıların yanına vardığı zaman Îran Kisrası Hüsrev, Bu yetmez! Bizzat Împarator Herakliüs karşıma zincirler içinde gelerek ilâhına bedel, ateş ve güneşe tapmalıdır diyecek kadar mağrurane ifadede bulunmuştu.

Böylesine büyük bir hezimetten sonra, Romalıların bir kaç sene zarfında canlanıp yeniden galip geleceklerine katiyyetle hükmetmek şöyle dursun, ihtimal vermek bile akılların havsalasına sığacak birşey değildi.

Îşte böyle bir hengamede Cenâb-ı Hak, yukarıdaki âyet-i kerimelerle Resulüne Rumların kısa bir zaman sonra galip geleceklerini mucizane haber veriyordu.

Hz. Ebû Bekir ve Übey bin Halef

Hz. Ebû Bekir, bu âyetleri Resul-i Kibriya Efendimizden (a.s.m.) dinler dinlemez onları, Mekkenin bir tarafında yüksek sesle okudu. Sonra da o sevinen müşriklere, Rumlar, birkaç sene sonra Îranlılara muhakkak galebe çalacaklar dedi.

Müşrikler şaşırdılar. Bahsettiğimiz gibi büyük bir hezimete uğramış, âdetâ yerle bir olmuş bir imparatorluk bir daha nasıl canlanacak ve Îranlılara galebe çalacaktı!

Bu durumu havsalalarına sığdıramadıklarından içlerinden Übey bin Halef, Yalan söylüyorsun, dedi. Haydi aramızda bir müddet tayin et, seninle bahse girelim.

Hz. Ebu Bekir kabul etti. On deve üzerinde bahse girip üç sene müddet tayin ettiler.1

Hz. Ebû Bekir gelip durumu Peygamber Efendimize haber verdi. Resûl-i Kibriyâ, yetteki bidden (yani bir kaç seneden) maksat, üçten dokuza kadar olan seneler demektir.

Develerin sayısını artır. Müddeti de uzat buyurdu.

Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir çıktı. Übeye rastgeldi. Übey, Galiba pişman oldun dedi.

Hz. Ebû Bekir, Hayır dedi. Gel seninle bahsi arttıralım. Müddeti de uzatalım. Haydi dokuz seneye kadar yüz deve yapalım.

Übey de, Haydi yapalım diyerek kabul etti.

Hz. Ebû Bekir, Mekkeden ayrılacağı sıralarda, Übey bin Halef yakasına yapıştı ve Sen, Mekkeden ayrılırsan, bahisde kazanacağım develeri ödemeyeceğinden endişe ediyorum. Bana bir kefil göster dedi.

Hz. Ebû Bekir de oğlu Abdurrahmanı kefil gösterdi.

Übey bin Halef de Uhud Harbine çıkmak istediği zaman Abdurrahman, gidip onun yakasına yapıştı ve Vallahi, bana bir kefil göstermedikçe, seni bırakmam dedi.

Übey bin Halef de kefil gösterdikten sonra Uhud Harbi için yola çıktı.

Übey bin Halef, Uhud Harbinde Resûl-i Kibriyâ Efendimizin kılıcından aldığı bir yaradan öldü.

Mağlubiyetlerinden 9 yıl sonra, Rumlar, birdenbire canlanarak hiç beklenmedik ve umulmadık bir saldırışla Îranlıları dehşetli bir bozguna uğrattılar. Buna da Müslümanlar çok sevindiler, müşrikler ise son derece üzüldüler.

Hz. Ebû Bekir, 100 deveyi Übey bin Halefin kefilinden ve mirasçılarından alıp Peygamber Efendimize getirdi. Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Onları sadaka olarak dağıt buyurdu.

Kurân-ı Azimüşşânın istikbâlden haber veren ve Resûl-i Kibriyâ Efendimizin bir mucizesi sayılan bu haberin ortaya çıkması üzerine Mekkeli müşriklerden bazıları Müslüman oldular.1

* * *

Müslümanlara Karşı Boykot

Bisetin 7. senesi (Milâdi: 617). Bu tarihe kadar Îslâmın inkişâfına mani olmak gayesiyle müşrikler tarafından girişilen her teşebbüs akîm kalmıştı. Üstelik Îslâmiyet, daha da hızlı inkişâf kaydediyordu. Müslümanların sayısı günden güne her türlü şiddet ve mukavemete rağmen artıyor ve Îslamın nuru Mekke dışındaki kabileleri de kucaklamaya başlıyordu.

Hazret-i Ömer ve Hazret-i Hamza gibi iki kahraman Îslâm safına katılmış bulunuyordu. Hazret-i Ömer, önceki halin tam tersine Îslâm davasını bütün güç ve gayretiyle benimsemiş, âdeta Îslâmın sağ kolu olmuştu. Bu durum, Müslümanlara cesaret ve moral verirken, müşrikleri ise fazlasıyla sarsmış ve onları derinden derine düşündürmüştü.

Bütün bunlar, Kureyş müşriklerini son derece tedirgin edip endişeye sevkediyor ve yeni kararlar almaya, yeni plânlar tertiplemeye zorluyordu.

Müşrikler, işkence yapmakla, şiddet göstermekle kimseyi dininden çeviremeyecek, Îslâmın ilerleyip yayılmasına engel olamayacaklarını anlamışlardı. Nasıl ki, akıl almaz işkence ve zulümlere rağmen tek bir Müslüman dahi dininden dönmemişti.

Şu halde, bütün bunların dışında başka bir siyaset takip etmeleri gerekiyor ve bu yolda karar almaları lazım geliyordu. Öyle yaptılar. Vakit geçirmeden bir araya geldiler. Uzun uzadıya düşünüp taşındıktan ve aralarında müşavere ettikten sonra, gerek Müslüman ve gerekse gayr-ı müslim olsun, Haşimoğullarından tamamıyla münasebetlerini kesmeye karar verdiler.

Îttifakla aldıkları bu kararın maddelerini de bir sahife üzerinde şöyle tesbit ettiler:

1. Haşim ve Muttaliboğulları ailelerinden kız alınmayacak.

2. Haşim ve Muttaliboğulları ailelerine kız verilmeyecek.

3. Haşim ve Muttaliboğullarına hiç bir şey satılmayacak.

4. Haşim ve Muttaliboğullarından hiç bir şey satın alınmayacak.1

Bu andlaşmaya akıllarınca kudsi bir mahiyet vermek için de yazılı sahifeyi Kâbe duvarına astılar. Ayrıca, bu anlaşmaya aykırı davranmayacaklarına dair and içtiler.2

Bu boykot, Hâşim ve Muttaliboğullarının vücudunu ortadan kaldırmaya ve köklerini kazımaya müteveccihti. Bu durum karşısında Haşim ve Muttaliboğulları aileleri artık dağınık bir şekilde ayrı ayrı semtlerde oturamazlardı. Ebu Leheb hariç, Mekkenin kuzey tarafında bulunan Şib-i Ebu Talib (Ebu Talib Mahallesi) denilen yere topluca taşındılar.3

Artık bu mahalle sakinleriyle bütün münasebetler kesilmişti. Kazara oraya gidenler olsa ağır bir şekilde azarlanıyorlardı.

Müşrikler, boykota uğrayanların toplandıkları mahalleye yiyecek içecek nâmına bir şey sokmuyorlardı. Sadece, hac mevsiminde dışarı çıkıp alış verişte bulunmalarına sözde müsâade ediyorlardı. Sözde diyoruz, çünkü, o zaman da, çarşı pazarda, köşe başlarında durarak onlara bir şey aldırmamak için ellerinden gelen her türlü engellemeyi yapıyorlardı. Hatta, zaman zaman satıcıları, onlara mal satmamak için tehdit bile ediyorlardı. Bazen de, bin bir türlü dalavere ve hileye başvurarak satıcıların ellerinden mallarını alıp, boykota uğrayanlara bir şey bırakmamaya çalışıyorlardı.

Ebû Leheb, Haşimoğullarından olmasına rağmen, öz kardeşlerinin, hısım ve akrabalarının açlıktan ölmesini istiyor ve bu hususta elinden gelen her türlü gayreti gösteriyordu.

Mekkeye yiyecek maddeleri getiren kervanları şehrin dışında karşılıyor ve Ey tacirler! Haşimoğullarına bir şey satmayın! Fiyatları yüksek söyleyin ki almaya güçleri yetmesin. Benim, servet sahibi olduğumu bilirsiniz. Söz verdiğim zaman da mutlaka sözümü yerine getiririm. Yiyecek, giyecek mallarınızın kıymetini bir kat arttırın. Üst tarafını ben öderim! diyor ve Müslümanların, açlıktan feryad eden çocuklarının yanına boş dönmelerine sebep oluyordu.

Çocukların açlıktan gelen acıklı ve yürek parçalayıcı feryadlarına müşrikler kulaklarıyla birlikte gönüllerini de tıkamışlardı. Taşları parçalayacak raddeye varan bu feryadlardan âdeta emsalsiz bir zevk alıyorlardı. Îmansızlığın, inkâr ve küfrün insanı hemcinsine karşı dahi olsa ne kadar merhametsiz ve gaddar bir duruma getirdiğinin bu hâdise ibretli bir misalidir.

Boykota uğrayanlar dışardan fazla bir şey alamadıklarından haliyle şiddetli bir açlık ve kıtlıkla karşı karşıya kaldılar. Öyle ki bazıları, yiyecek bir şey bulamadıklarından ağaç yaprakları, hatta orada burada ele geçirdikleri kuru deri parçalarını ateşe tutup yemeye başladılar.

Bununla birlikte, Müslümanların bu haline acımayanlar da yok değildi. Bir gün Hz. Hâticenin kardeşi oğlu Hakim bin Hizam, bir deve yükü un göndererek onu Şibdeki sıkıntıdan kurtarmaya çalışmıştı.

Yine bir gün, kölesinin sırtına buğday yükletip halası Hz. Hâticeye götürüyordu. Yolda Ebû Cehile tesadüf etti.

Ebû Cehil, ona, Sen, Haşimoğullarına yiyecek götürüyorsun öyle mi? Vallahi, gidemezsin. Gitmeye kalkarsan, bu hareketini Mekkede açıklayıp seni rezil ederim dedi. O sırada Ebül Bahteri yanlarına çıkageldi ve Ebu Cehili muâheze ederek, Sana ne oluyor? Halasına bir miktar buğday götürmek isteyen bir insana mani olmak doğru değildir diye konuştu.

Ancak, Ebû Cehil inad ve ısrarından vazgeçmiyordu. Bunun üzerine Ebül Bahteri ile birbirlerine girdiler. Ebül Bahteri, eline geçirdiği bir deve çenesi kemiği ile vurup onun başını yardı ve üzerine çullanıp yumruklamaya başladı.

Yine bu meyanda akrabalık gayretiyle Haşimoğulları ve Müslümanlara yardımını esirgemeyenlerden biri de Hişam bin Amr bin Hâris idi. Bir kaç kere müşriklerden habersiz Şibde bulunanlara develerle yiyecek götürmüştü.

Boykota uğrayanların ihtiyaçlarını gidermek için başta Peygamber Efendimiz olmak üzere Ebu Talib ve Hz. Hatice varlıklarını harcadılar. Fakat yine de, onları açlık ve kıtlıktan kurtaramadılar.

Şibde korkunç bir açlık hüküm sürmeye başlamıştı. Bütün bunlar niçin yapılıyordu? Tek bir şey için: Peygamberimiz Hazret-i Muhammedi (a.s.m.) teslim almak.

Müşrikler, bu tarz bir tatbikat ile maksatlarına erişeceklerini zannediyorlardı. Ne var ki, hâdise tamamen arzularının aksine tecelli etti. Öyle ki Müslümanlar ve Haşimoğulları bu abluka devresinde Efendimizi korumaya ve muhtemel tehlikelere karşı muhafazaya son derece dikkat gösteriyorlardı. Hatta, Ebû Talib, herhangi bir su-i kasda maruz kalabilir ihtimaline binaen geceleri Peygamberimizi yanına alıyor veya adamlarıyla bekletiyordu.

Bisetin yedince senesi Muharrem ayı başında başlatılan bu boykot tam üç sene sürdü. Bu zaman zarfında müşriklerin Müslümanlara çektirdikleri sıkıntı, açlık ve kıtlık da Îslamın gelişmesine engel olamadı. Resûl-i Ekrem Efendimiz, bütün bu sıkıntılı ve ağır şartlar altında, yine tebliğ vazifesini hakkıyla ifâ ediyor, akrabalarına, Hâşimoğullarına iman ve Îslâmı anlatmaktan bir an dahi geri durmuyordu.

Boykot kaldırılıyor

Boykot uygulamasının 3. senesiydi... Cenâb-ı Hak, müşriklerin Kâbe içine astıkları mâlum sahifeye bir kurt musallat etti ve durumu vahiy ile Resûlüne bildirdi. Sahifede, güvenin yemediği sadece Bismike Allahümme (Allahım senin isminle başlarım) yazısı kalmıştı.

Resûl-i Ekrem, durumu amcası Ebû Talibe anlattı. Bunun üzerine Ebû Talib gidip müşriklere şu teklifte bulundu:

Kardeşim oğlunun bana haber vermesine göre, Allah sizin Kâbede astığınız sahifeye bir kurt musallat etmiş ve (Allah) lafzı dışında bulunan, zulüm, akrabalarla münasebeti kesme ve iftirâ gibi ifadeleri yiyip bitirmiştir.

Kâbeye gidip sahifeye bakınız. Eğer yeğenim doğru söylemişse, bu zulüm ve kötü davranışınızdan vazgeçiniz. Eğerhâşâyalan söylemişse, ben onu size teslim edeceğim. Onu öldürmek veya diri bırakmak hususunda serbestsiniz.1

Kâbeye giden müşrikler Ebû Talibin anlattıklarının aynısını gözleriyle gördüler. Hayret içinde kalmalarına rağmen, yine de Peygamber Efendimizin bir mucizesi olarak kabul etmediler ve bu da bir sihirdir diyerek nûra gözlerini kapadılar.

Bununla birlikte bu hâdise boykot havasının şiddetini bir derece kırdı. Boykot kararının aleyhinde hatırı sayılır bir kaç kişi de ortaya çıkınca, bisetin 10. yılı, Milâdî 619 senesinde, Kureyşin hudut tanımaz inad ve küfürlerinin eseri olan bu uygulama ortadan kaldırıldı. Anlaşmanın feshedildiği halka duyuruldu ve boykot kararlarının yazılı bulunduğu sahife yırtılıp atıldı.

Böylece müşrikler, vazgeçilmez bir karar olarak vasıflandırdıkları zulüm ve dalâlet kokan bir karardan da dönmüş oluyorlardı. Bu, şirkin iman önünde mağlubiyetinin açıkça bir kere daha ilânı idi.

Bu üç senelik muhasara öylesine şiddetli ve sıkıntılı geçmişti ki, Resûl-i Ekrem Efendimiz bu hâdiseyi seneler sonra bile unutmamıştı. Mekkenin fethine geldikleri sırada, Minâdan Mekkeye ineceği zaman, Ertesi günü inşallah varacağımız yer, Kinâneoğullarının yurdu, yâni Muhassab olacaktır ki, burada Kureyş ve Kinâneoğulları, küfür ve inkâr üzerine söz ve fikir birliği yapmışlardı1 diyerek, o acı günleri ashabına hatırlatmıştı.

* * *

Îslâmın Yayılması ve Efendimize Yapılan Îlâhî Îkaz

Bir grup Hıristiyanın Müslüman olması


Boykot uygulamasının kaldırılması Peygamberimiz ve Ashab-ı Kirama geniş bir nefes aldırdı. Bu sırada peş peşe Îslâm sinesine koşmalar görüldü.

Îslâma gönül verenler arasında yirmi kadar Hıristiyan da vardı. Bunlar, Habeşistana hicret etmiş Müslümanlardan Peygamberimiz ve Îslâmiyet hakkında duyduklarını yerinde araştırmak için Mekkeye gelmişlerdi.

Kâbenin yanında Peygamber Efendimiz ile buluşan Hıristiyan grup, bir çok sorular sordular. Sorularına mükemmel cevaplar alınca sevindiler.

Daha sonra Resûl-i Ekrem, kendilerini Allahın birliğine imana davet etti, Kurân okudu. Kurânın azameti karşısında gönülleri Îslâma karşı muhabbetle doldu. Gözyaşları arasında, yirmisi birden orada Îslâmiyetle müşerref oldu.

Hâdise, Kureyşli müşrikleri fenâ halde kızdırdı. Putperestlerin Müslüman olmasını engellemeye çalışırlarken, şimdi de Hıristiyanlar kendi ayaklarıyla gelip, Îslâmiyete giriyorlardı.

Başta Ebû Cehil olmak üzere bir kısım müşrik, onların yolunu keserek, binbir hakaretten sonra, Allah belânızı versin! Sizler, bu adamın ne dediğini öğrenmek için buraya gönderilmişken, onunla düşüp kalktınız ve sonunda dininizden ayrılıp, ona uydunuz. Bu düpedüz bir ahmaklıktır dediler.

Fakat, Îslâmla müşerref olan bu bahtiyarlar, müşriklerin hakaret dolu sözlerine aldırış etmediler ve Bize karşı yaptığınız cahilliği, biz size yapamayız diyerek, bir güzel cevapta bulundular.

Kasas sûresinin 51-55nci âyetlerinin bu kimseler hakkında nazil olduğu rivâyet edilmiştir.1

Efendimize yapılan Îlâhî ikaz

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bir gün Îslâmiyet ve Müslümanlara şiddetli muhalefetleriyle bilinen Velid bin Muğire, Utbe bin Rebîa, Ümeyye bin Hâlef gibi birçok Kureyş ileri gelenleriyle konuşuyor, onlara îmân ve Kurân hakikatlarından bahsediyordu.

Zaman zaman muhataplarının dikkatlerini canlı tutmak ve dinlemelerini sağlamak maksadıyla da, Nasıl, güzel değil mi? diye soruyordu.

O sırada bir hak aşığı çıkageldi. Maddî gözden mahrum, fakat mânâ gözü açık bu zât, Hz. Hâticenin dayısı oğlu Ashabdan Abdullah bin Ümmi Mektûm idi. mâ olduğundan Peygamber Efendimizin kimlerle konuştuğunun farkında değildi.

Yâ Resûlallah, dedi, beni irşad et, bana Kurân okut, Allahın sana öğrettiklerinden bana birşeyler öğret.

Efendimizin bütün dikkatini Kureyş ileri gelenleri üzerine Îslâmiyeti anlatmak için teksif ettiğini fark edemediğinden bu arzuzunu birkaç sefer tekrarlayıp durdu.

Peygamber Efendimiz bu durumdan sıkıldı ve rahatsız oldu. Onunla pek ilgilenmedi. Zira, o her zaman gelip kendisinden Îslâmiyetle ilgili herşeyi öğrenebilirdi. Ama, Kureyş müşriklerinin ulularını bir daha böyle toplu halde bulma imkânını elde etmeyebilirdi. Onların Îslâmiyeti kabul etmeleri veya düşmanlıklarından vazgeçmeleri ise, Kureyşin toptan Müslüman olma mânâsına geliyordu.

Îşte bu sebeple Fahr-i lem Efendimiz, dikkatinin dağıtılmak istenişinden rahatsız olmuştu. Ve bunu haliyle de izhar etmişti.

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Kureyş ileri gelenleriyle konuşmasını bitirip kalkacağı sırada vahiy geldi. Gözlerini kapayıp daldı. Abese Sûresi nâzil oldu.1

Sûrede Efendimizin davranışından bahisle şöyle buyuruluyordu:

Yanına âmâ geldi diye yüzünü ekşitip döndü.

Nereden bileceksin, belki de o günahlarından arınacaktı.

Yahut öğüt alacak ve öğüt kendisine fayda verecekti.

Öğütle ihtiyaç duymayan kimseye gelince, sen ona yöneliyorsun.

Onun inkâr ve isyan pisliği içinde kalmasından sen mesul değilsin.

Sana koşarak gelen ve Allahtan korkan kimseyi ise ihmal ediyorsun.

Sakın! O Kurân bir öğüttür. Dileyen ondan öğüt alır.2

Evet, kalblerinden şirkin pisliğini imân suyu ile gidermek istemeyen, Kuranı dinlemek arzusu duymayan, ondan istifadeyi düşünmeyen kimselerin Îslâmiyete girmemesi ve nefsini temizlememesi Resûl-i Kibriyânın üzerine bir mesuliyet yüklemiyordu. Çünkü, Onun vazifesi sadece Îslâmı hakkıyla tebliğdi. Ancak, hak ve hakikatı öğrenmek arzusunu izhar eden bir Müslümandan yüz çevirmek, ona bilmediği hakikatleri öğretmemek, arzusuna cevap vermemek, işte böylesine ikazı gerektiriyordu.

Cenab-ı Hak, konu ile ilgili indirdiği âyet-i kerimlerde manen şöyle diyordu:

Zahir gözü görmese de, kulağı ve kalb gözü açık hidâyet aşığı birini bırakıyorsun da, zahiren gözü bulunan ve fakat kalb gözü kör, hak sözü dinlemek şânından olmayan müstağnîlerle uğraşıyorusun!1

Bu hâdise ve ikazdan sonra Resûl-i Ekrem, Abdullah ibn-i Ümmi Mektûmu her gördüğünde ona ikram ve ihsanda bulunur, ihtiyacı olup olmadığını sorar ve Merhaba, ey Rabbimin bana itâb ve ikazda bulunmasıne sebeb olan kişi!2 diyerek iltifât ederdi.

Ebû Rükâneye gösterilen iki mucize

Rükâne bin Abd-i Yezid, müşriklerin sırtı yere getirilemeyen emsâlsiz pehlivanlarından biri idi. Önüne geleni yere çalan Rükâne, ne yazık ki, Allah Resûlüne karşı beslediği şiddetli kin ve düşmanlığını yenip, hakiki pehlivan olma şerefine ermeyi bir türlü istemiyordu.

Bu meşhur pehlivan, günün birinde Hazret-i Resûlullah ile Mekkenin bir vadisinde karşılaştı. Gözleri husûmet kıvılcımları saçıyordu.

Allah Resûlü, Ey Rükâne, dedi, sen, kendisine îmâna dâvet ettiğim Allahtan korkmaz mısın?

Rükâne, Eğer sözünün gerçek olduğuna kanaat getirseydim, sana tâbi olurdum cevabını verdi.

Resûl-i Ekrem, Eğer seni yere vurursam, söylediklerimin hak olduğuna inanır mısın? diye sordu.

Rükâne, Yâ Muhammed, dedi, eğer beni yıkacak olursan, sana îmân ederim.

Bunun üzerine Server-i Kâinat Peygamber Efendimiz, Kalk, haydi güreşelim dedi.

Güreşmek için kalktılar. Mağrur Rükâne, daha ilk tutuşta kendini yerde buldu. Neye uğradığının farkına varamadı ve şaşkındı. Derhal ayağa kalktı ve Resûlullah Hazretlerine bir daha güreş teklif etti. Allah Resûlü kabul etti ve Rükâne ikinci defa kendisini yerde buldu.

Hayret ve şaşkınlığı biraz daha artan Rükâne üçüncü defa Resûlullaha güreş teklifinde bulundu. Peygamber Efendimiz yine kabul etti ve onu tuttuğu gibi yere vurdu.

Beni yıkarsan, söylediğinin hak olduğuna inanırım diye Resûlullaha söz veren Rükâne, üç sefer sırtı yere geldiği halde, yine şirkte inad etti ve Yâ Muhammed, dedi, Şüphesiz sen bir sihirbazsın. Benimle yaptığın bu güreşe doğrusu şaştım kaldım.

Böylece Resûlullahtan gördüğü mucizeyi sihir ithamıyla perdelemeye çalıştı.

Bir başka mucize

Küfürde direnen Rükâne, bu sefer Allah Resûlünün bir başka mucizesine şahid oldu.

Doğrusu, ben, seninle yaptığım bu güreşe şaştım kaldım deyince, Allah Resûlü, Bundan daha çok şaşılacak olanı da var. Îstersen sana onu da göstereyim de, Allahtan kork, dâvetime tâbi ol dedi.

Rükâne, Nedir, o şaşılacak şey dedi.

Allah Resûlü, Şu semûre ağacını çağırayım. Bana geldiğini gör dedi.

Rükâne, Haydi, çağır da gelsin dedi.

Allah Resûlü, azılı müşrikin gözü önünde semûre ağacına emretti: Allahın izniyle bana gel!

Ağaç emre uyarak, yeri yara yara gelip Fahr-i Kâinatın karşısında durdu.

Gözleri faltaşı gibi açılan Rükânenin kalb gözü hâlâ kapalı duruyordu. Bu açık mucizeler karşısında yine küfürde inat etti ve Doğrusu ben bugünkü gibi büyük bir sihir, hayatımda görmedim dedi.

Sonra da ağacın tekrar yerine gitmesi için emir vermesini, Peygamber Efendimizden istedi.

Allah Resûlü, ağaca, Allahın izniyle yerine dön diye emretti. Ağaç, derhal yerine döndü.

Bundan sonra Resûlullah Efendimiz, Rükâneyi tekrar Müslüman olmaya dâvet etti. Ancak, o küfürde inad etti ve dâvete icabet etmedi. Bunun üzerine Resûlullahın kendisine son sözleri şunlar oldu:

Yazıklar olsun, sana!

Hayret ve şaşkınlık içinde kavminin yanına dönen Rükâne, başından geçenleri ve gördüklerini anlattıktan sonra, Ey Abd-i Menâfoğulları, dedi, adamınızla bütün dünyayı sihirleyebilirsiniz. Vallahi, şimdiye kadar ondan daha maharetli bir sihirbazı görmedim.1

Hak ve hakikatı kabul etmemekte herşeye rağmen inad edenler, bu inadlarında kendilerini teselli edebilmek için her zaman çeşitli iftira ve ithamlarla Îslâm dâvâsını küçük düşürmek istemişlerdir. Ama, her seferinde küçülenler yine kendileri olmuştur.

Bir rivâyete göre, Rükâne, Mekkenin fethine yakın Müslüman olmuştur.2

Evet, misâlde görüldüğü gibi ağaçlar da Resûl-i Kibriyâyı tanıyor, risâletini tasdik edip, emirlerini dinliyorlar. Acaba, buna karşılık kendilerine insan adını veren bir kısım kimseler, o Resûl-i Zîşanı tanımazsa, ona îmân etmezse, kuru ağaçtan daha ednâ, odun parçasından daha ehemmiyetsiz ve kıymetsiz olarak Cehennemin ateşine lâyık olmazlar mı?

* * *

Hüzün Yılı

Üç senelik müşrik ablukasından kurtulmanın sevincini acı olaylar takib etti. Acı hâdiseler zincirinin ilk halkası, Resûl-i Ekremin dört yaşındaki en büyük oğlu Kasımın vefâtı oldu.

Gönlü şefkat şelâlesini andıran Peygamber Efendimiz, büyük oğlunun vefâtından çok müteessir oldu. Derin teessürünü ciğerpâresinin cenazesini götürürken, karşısında dim dik duran Kuaykıan Dağına, Ey dağ! Benim başıma gelen şey, senin başına gelseydi, dayanmaz yıkılırdın hitabıyla ifâdeye çalışıyordu.

Mübârek gönülleri henüz Kasımın vefat hüznünden kurtulmamışken, bir acı hâdise daha vuku buldu. Diğer oğlu Abdullah da vefât etti.

Allahın kader hükmüne teslimiyetin zirvesinde bulunan Kâinatın Efendisi, bu acı hâdiseler karşısında yine de göz yaşlarını tutamıyordu.

Hz. Hatice, hakiki sabihine iâde ettiği bu ciğerpârelerini kastederek, Yâ Resûlallah! Onlar, şimdi nerededirler? diye sordu.

Resûl-i Kibriya, Onlar, Cennettedirler diye cevap verdi.

Bu acı hâdiseler sebebiyle Peygamber Efendimizin kalbi mahzun, gözleri yaşlıydı. Müslümanlar da onun bu hüznünü paylaşıyorlardı. Ama şirk cephesinin keyfine diyecek yoktu. Birer insan olmaları haysiyetiyle, insanlığın gereği olan başsağlığı dilemek şöyle dursun, Efendimizi daha da üzmek için ne lâzımsa yapıyorlardı. Hatta içlerinden As bin Vâil ve Ebû Cehil gibi azılılar işi daha da ileri götürerek, Artık, Muhammed ebterdir, nesli kesilmiştir. Neslini devam ettirecek erkek çocuğu kalmamıştır. Kendisi de ölünce adı sanı unutulacaktır1 diyecek kadar küstahlık gösteriyorlardı.

Resûlünü , hiç bir zaman yardım ve tesellisinden uzak bulundurmayan Cenâb-ı Hak, bu dedikodular üzerine de Kevser Sûresini inzâl buyurarak, müşriklerin dedikodularını ağızlarına tıkadı ve Peygamber Efendimizi şöyle teselli etti:

Şüphesiz ki Biz sana kevseri2 verdik. Öyleyse Rabbin için namaz kıl ve kurban kes. Asıl nesli kesik olan, sana düşmanlık edenin tâ kendisidir.

Evet asıl, adı sanı toprağa karışıp kaybolan Ebû Cehiller, Ebû Lehebler oldu. Resûl-i Kibriyanın (a.s.m.) adı ve dâvâsı ise, asırlardır inananların gönlünde bayrak bayrak dalgalanmakta ve Kıyamete kadar da dalgalanmaya devam edecektir.

Ebû Talibin vefatı

Müslümanlar, üç sene süren çetin muhasara belâsından kurtulmakla son derece sevinmişlerdi. Mekkede umumî bir sürûr meydana gelmişti. Fakat, bu ferah ve sevinçleri çok sürmedi. Arası çok geçmeden başka bir musibet ve acı hâdiseler meydana geldi.

Resûlullah Efendimizin, Peygamberliğinin 10. senesinde Ebû Tâlib hastalandı ve ölüm döşeğine düştü. Resûl-i Ekrem Efendimiz, kendisini küçük yaşından beri bağrına basıp, şefkat ve himâyesinde büyüten, kendisini korumak uğrunda her türlü tehlikeyi göze alan bu değerli amcasını kaybedeceğine son derece üzülüyordu. Öte yandan onun Müslüman olup ebedî sâadete ermesini de candan arzu ediyordu.

Ebû Tâlibin hastalığı gittikçe ağırlaşıyordu. Bunu fark eden Kureyş müşrikleri, son bir defa daha kendisine Peygamber Efendimizle ilgili olarak başvurmayı kararlaştırdılar. Bu maksatla, Utbe bin Ebî Rebiâ, Şeybe bin Rebiâ, Ebû Cehil, Ümeyye bin Halef, Ebû Süfyan ve daha başkaları yanına gelerek şöyle dediler:

Ey Ebû Tâlib, sen büyüğümüzsün. Ölüm döşeğine düştüğünü görünce endişe duymaya başladık. Kardeşinin oğlu ile aramızda olanı biliyorsun. Onu çağır ve aramızda hakem ol. O bizden ayrılsın, biz de ondan ayrılalım. Birbirimizle uğraşıp durmayalım. O bizim dinimize karışmasın, biz de onun dinine karışmayalım.

Ebû Tâlib, Nebiyy-i Muhterem Efendimize haber gönderdi. Resûlullah, gelip Ebû Tâlib ile hazır bulunanlar arasına oturdu.

Ebû Tâlib, Kâinatın Efendisi Peygamber Efendimize hitaben, Ey kardeşimin oğlu dedi. Bunlar kavmimin ileri gelenleridir. Senin meselen için buraya gelmişlerdir. Sana vereceklerini verecekler ve senden alacaklarını da alacaklardır.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Olur, ey amcam dedi. Onların benden almalarını ve kabul etmelerini istediğim bir tek kelimedir ki, onlar, o kelime ile top yekûn bütün Araplara ve Arap olmayanlara hâkim olabilirler.

Ebû Tâlib, hayret içinde Bir tek kelime mi? dedi.

Peygamber Efendimiz, Evet, bir kelime buyurdu.

Herkesi bir merak sardı. Neydi bu kelime?

Ebû Cehil ortaya atıldı ve Peygamberimize hitaben, O kelime ne ise bize söyle de, o birin yanına biz on katalım dedi.

Dikkat kesilmiş bütün kulakların duymak istedikleri tek kelimeyi Resûl-i Ekrem şöyle ifâde etti:

Lâ ilâhe illallah deyin ve Allahtan gayrı taptığınız putlarınızı da ellerinizle kaldırıp atın!

Bu mukaddes sözü duyan müşrikler hep birden ellerini çırptılar, Yâ Muhammed, dediler, sen bunca ilâhları, bir tek ilâh mı yapmak istiyorsun? Îşine şaşıyoruz doğrusu?

Sonra da birbirleriyle konuştular:

Vallahi, bu adam, size istemediğiniz şeyi veriyor. Gidin, Allah sizinle onun arasında hükmünü verinceye kadar, atalarınızın dininde direnin.1

Cenâb-ı Hak, onların bu hareketlerini Kurânı Keriminde bize şöyle haber verir:

Bütün ilâhları tek bir ilâh mı yapacakmış? Bu ne acâip şey! Onların ileri gelenleri, Haydi yürüyün diyerek oradan ayrıldılar. Îlâhlarınıza bağlılıkla direnin. Sizden istenen şey budur.2

Resûl-i Ekremin, amcasını Îslâma dâveti

Ebû Tâlib, müşriklerle arasında geçen konuşmadan sonra Peygamberimize, Vallahi, ey kardeşimin oğlu! Senin onlardan istediğin şeyi, ben hak ve hakikatten uzak görmedim dedi.

Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz, sevdiği ve saydığı amcasının Müslüman olacağı ümidiyle sevinç içinde, Ey Amca! dedi. Gel, bari sen Lâ ilâhe illallah de de, onunla sana âhirette şefâat edebileyim.

Fahr-i Kâinatın bu candan ve samimi arzusuna ne yazık ki, amcası gönlünü ferahlatıcı bir cevap vermedi.

Yeğenim, dedi, vallahi, benden sonra, sana ve atalarının oğluna, çok yaşlanmaktan dolayı bunaklık atfetmeleri korkusu olmasaydı, istediğin şeyi söyleyip, sana tabi olurdum. Kureyş, o istediğin sözü, ölümden korkarak söylediğimi zannedecekleri için, söyleyemeyeceğim.

Fakat, buna rağmen, sevgili Peygamberimiz, amcasını Îslâma dâvetten ve teşvikten vazgeçmedi. Mübârek kalbi, kendisini canı gibi seven amcasının îmânsız gittiği takdirde uğrayacağı dehşetli akibetin ızdırabıyla çarpıyor ve devamlı, Ey amca, La ilâhe illallah de ki onunla âhirette sana şefaat edebileyim diyordu.

Yine böyle bir dâvet ve teşvikte bulunduğu sırada, Ebû Talibin başucunda Ebû Cehil ile Abdullah bin Ebî Ümeyye de vardı. Îkisi de, Yâ Ebû Talib! Sen, Abdülmuttalibin milletinden, onun dininden yüz mü çevireceksin? dediler.

Resûl-i Ekrem, müşriklerin bu sözlerine aldırış etmedi ve kelime-i tevhidi amcasına arza devam etti. Onlar da aynı şekilde sözlerini tekrarlayıp durdular. Sonunda Ebû Tâlib kendisinin Abdülmuttalibin dini üzere olduğunu söyledi.1

Buna rağmen Peygamberimizin mübârek gönlü, kendisini çok seven amcasının, kendisine her türlü eziyet ve hakareti revâ gören müşriklerle aynı âkibete uğramaktan derin ızdırab duyuyor ve Ey Amca, şunu bilmelisin ki, Allah tarafından alıkonuncaya kadar, senin affedilmeni isteyip duracağım2 diyordu.

Nihâyet, Ebû Talib, makbul bir îmâna nâil olamadan 87 yaşında iken dünyaya gözlerini yumdu.3

Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, indirdiği âyet-i kerime ile Resûlullahın şahsında bütün müminlere hitap etti:

Sen, sevdiğin kişiyi hidâyete erdiremezsin. Ancak Allah dilediğine hidâyet verir. Doğru yolda olanları en iyi bilen de Odur.1

Resûl-i Ekrem Efendimizin mübârek ve nazik kalbi, amcasının vefâtıyla fazlasıyla acı duydu. Gözleri yaşla doldu ve mübârek dudaklarından şu cümleler döküldü:

Allah ona rahmet etsin. Mağfiretini ihsan buyursun.

Vefatı sırasında Hz. Abbas da Ebû Tâlibin başucunda bulunuyordu. Hz. Abbas o sırada henüz Müslüman olmamıştı. Tam öldüğü sırada dudaklarının kımıldadığını görünce, kulak verip dinledi ve Lâ ilâhe illallah dediğini işitti. Resûl-i Ekrem Efendimize, Ey kardeşimin oğlu! Vallahi, kardeşim Ebû Tâlib, senin söylemesini istediğin tevhid kelimesini söyledi dedi.

Resûl-i Kibriyâ, gözyaşları arasında, Ben işitmedim buyurdu.2

Amcasını kaybedişinden dolayı, bütün insanlığa rahmet hazinesi olan kalbi teessür içinde olan rahmet Peygamberi Efendimiz, cenâzesinin arkasından da şöyle duâ etti:

Amca, Rabbim seni rahmetine eriştirsin, hayırla mükâfatlandırsın.3

Bu sırada yine mevzu ile ilgili şu âyet-i kerime nazil oldu ve müminlere değişmez bir ölçü verdi:

Akrabâ bile olsalar, onların Cehennemlik oldukları ortaya çıktıktan sonra müşrikler hakkında Allahtan af dilemek, ne Peygambere ve ne de îmân edenlere uygun düşmez.4

Amcasının vefatı Resûl-i Ekremi hem üzdü, hem de derinden derine düşündürdü. Zira kendisine o âna kadar zahirî hâmilik eden, müşriklerin şirretliklerinden muhafaza etmeye çalışan o idi. Gerçekten en zor ve çetin şartlar altında bile çok sevdiği yeğeninin koruyuculuğunu esirgememiş, akrabalarının düşmanlıkları pahasına himâyeden vazgeçmemişti. Bu himâye sebebiyle Kureyş müşrikleri Peygamber Efendimize fazla ilişememişlerdi.

Ama şimdi ortada Ebû Tâlib yoktu. Müşriklerin dinmek bilmez kin ve husumetlerinin eseri olan taşkınlıklarına karşı kendisini zahîren koruyacak kimse kalmamıştı. Ama, Cenâb-ı Hakkın muhafaza ve himâyesi de hiç bir maddî himâyeci ve koruyucuya ihtiyaç bırakmayacak tarzda sevgili Resûlünün üzerinde bundan böyle de eksik olmadı.

Ebû Talibin îmânı meselesi

Ebû Tâlibin îmânı meselesinde çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Şiâ âlimleri îmânlı gittiğine kâildirler. Ehl-i Sünnet âlimlerinin ekserisi ise, îmân etmediğini söylemektedirler. Bununla birlikte Peygamber Efendimizle iftihar ettiği ve onun peygamberliğini kalben tasdik ettiğine dâir bazı emareler şiirlerinden anlaşılmaktadır.

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri de bu hususla ilgili olarak şöyle der: Ehl-i Teşeyyu (şialar), îmânına kâil; ehl-i sünnetin ekserisi ise, îmânına kâil değildir. Fakat, benim kalbime gelen budur ki: Ebû Tâlib, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın Risâletini değil, şahsını, zâtını gayet ciddi severdi. Onuno gayet ciddio şahsî şefkatı ve muhabbeti, elbette zâyie gitmeyecektir. Evet, ciddi bir surette Cenâb-ı Hakkın Habib-i Ekremini sevmiş ve himâye etmiş ve taraftarlık göstermiş olan Ebû Tâlibin; inkâra ve inâda değil, belki hicab ve asabiyet-i kavmiyye gibi hissiyata binâen makbul bir îmân getirmemesi üzerine Cehenneme gitse de, yine Cehennem içinde bir nevi hususî Cenneti, onun hasenâtına mükâfaten halkedebilir. Kışta bâzı yerde baharı halkettiği ve zindandauyku vasıtasıylabâzı adamlara zindanı saraya çevirdiği gibi, hususî Cehennemi, hususî bir nevi Cennete çevirebilir1

Hz. Haticenin vefatı

Ebû Tâlibin vefâtından üç gün gibi kısa bir zaman sonra, Efendimizin pâk zevcesi Hz. Hatice de bisetin 10. yılı, Ramazan ayında 65 yaşında iken fâni dünyadan ebedî âleme göç etti. Namazını bizzat Resûl-i Kibriyâ Efendimiz kıldırdı ve Hacun Kabristanına defnedilirken gözlerinde yaş, onu örten kara toprağı uzun uzun seyretti.

Ard arda vuku bulan bu acı hâdiseler Nebiyy-i Muhterem Efendimize pek ziyâde hüzün ve elem verdi. Çünkü Hz. Hatice, teslimiyeti, itâati, kalbinin rikkati, vefakârlığı, şefkatı, îmânının kuvveti, sadakat ve faziletiyle onun yeryüzünde en büyük destek ve tesellicisi idi. Herkes düşman iken Risâletini ilk defa o tasdik etmişti. Herkes, ondan uzaklaşıp kaçarken o, kendine kalbini açmış ve muhabbetini rikkatli kalbine gömmüştü. En sıkıntılı zamanlarında tek teselli kaynağı olmuştu.

Resûl-i Kibriyâ Efendimizin bu derin teessüründe Hz. Hatice-i Kübrâya olan müstesna sevgisinin de şüphesiz büyük payı vardı. Öyle ki, vefâtından sonra bile onu hiçbir zaman unutmadı ve yeri geldikçe ondan takdirle, rahmet ve muhabbetle bahsederek hatırasını yâdederdi. Ona olan sevgisinin bir tezahürü olarak, akrabalarına dahi yardımda bulunur, şefkat ve merhametini onlardan hiçbir zaman eksik etmezdi.

Günün birinde Hz. Haticenin kızkardeşi Hâlenin sesini duyunca hemen sevgili hanımını anmıştı. Buna şâhid olan Hz. işe Vâlidemiz; Allahın kendisine ondan daha genç ve güzel hanımlar verdiğini söylemişti.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hz. işenin bu sözlerinden rahatsız olduğunu belli etmiş ve Hz. Haticenin iyilik ve faziletlerinden bahsetmişti. Habib-i Kibriyânın söylediklerinden rahatsız olduğunu anlayan ferasetli işe (r.a.) içtenlikle, Yâ Resûlalah! Seni Peygamber olarak gönderen Allaha yemin ederim ki, bundan sonra Haticenin menkıbelerini her zaman anlatmanı istiyorum1 diyerek gönlünü almaya çalışmıştı.

Yine, Resûl-i Ekremin Hz. Hatice Validemizi dâimâ takdir ve muhabbetle yâdettiğini ve Hz. işe Validemizin bunu kıskandığını, bizzat Hz. işenin (r.a.) şu ifâdelerinden öğreniyoruz:

Nebinin (a.s.m.) kadınlarından hiç birini, Hz. Haticeyi kıskandığım kadar kıskanmadım. Halbuki, onu Resûlullahın yanında görmemiştim bile! Fakat, Resûlullah, onu benim yanımda çok yâdederdi. Çok kere koyun keser, Hz. Haticenin samimi arkadaşlarına et gönderirdi. Bazen ben sabırsızlık göstererek, Sanki yeryüzünde Haticeden başka kadın yok mu? derdim. Resûlullah da, Hatice şöyle idi, Hatice böyle idi diye iyiliklerini sayar ve Ondan çocuklarım var buyururdu.2

Resûlullah Efendimiz Hiraya devam ettiği sıralarda Hz. Hatice Validemiz de ona yiyecek taşırdı.

Bu sırada bir gün Cebrâil (a.s.) gelerek, Yâ Resûlallah! Îşte şu uzaktan sana doğru gelen Haticedir. Yanında içinde yemek bulunan bir kab var. Yanına geldiği zaman, ona Rabbinden ve benden selâm söyle! Cennette inciden yapılmış bir sarayın kendisine verileceğini müjdele ki, onun içinde ne gürültü patırtı vardır, ne de çalışmak çabalamak3 dedi.

Hz. Alide Resûlullahın şöyle buyurduğunu rivâyet eder:

Kendi zamanımdaki kadınların hayırlısı Îmrânın kızı Meryemdi. Bu ümmetin kadınlarının hayırlısı da Haticedir4 demiştir.

Ard arda vuku bulan bu acı hâdiselerin mübârek kalbleri üzerinde bıraktığı derin teessür ve elem sebebiyle Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bisetin bu 10. yılını senetül-hüzün (hüzün yılı) olarak isimlendirdi.

Müşrikler eziyet ve hakaretlerini arttırıyor

Ebû Tâlibin vefâtına Peygamber Efendimiz ve Müslümanlar üzülürken, müşrikler ise sevindiler. Artık, karşılarında sevgili Peygamberimize arka çıkacak Hâşimoğullarının reisi yoktu. Bunu fırsat bilerek eziyet ve hakaretlerine hız verdiler. Ebû Tâlibin hayatında cüret edemedikleri bir çok taşkınlık ve insafsızca hareketlerde bulunmaya başladılar.

Resûl-i Ekrem, bir gün yoldan geçerken, müşriklerden biri, üstünü başını toz toprak içinde bırakmıştı. Bu âdice harekete hiç bir karşılık vermeden öylece evine dönmüştü. Sevgili babasının, bu halini gören Hz. Fâtıma, onun üstünü başını temizlerken, göz yaşlarını tutamamış ve hüngür hüngür ağlamıştı. Bir süre önce annesini kaybetmekle zaten gönlü mahzun ve kırık olan Hz. Fâtıma, babasını da bu halde görmekle âdeta kalbinden vurulmuştu. Sanki o damlalar gözünden değil, kalbinden, ruhundan akıp geliyordu.

Şefkat menbaı Peygamberimiz dayanılmaz bu manzara karşısında yine itidalini muhafaza etti, yine yüce Yaratıcısına güvendi, yine Ona döndü ve ağlayan mâsum yavrusunun gözyaşlarını mübârek eliyle silerek, Ağlama kızım ağlama, Allah babanı koruyacaktır dedi.

Sonra da düşünceli düşünceli ilâve etti:

Ebû Tâlibin ölümüne kadar müşrikler bana böyle eziyet ve hakarete cüret etmemişlerdi.1

Bu devrede, müşriklerin eziyet ve hakaretleri öylesine insanlık dışı bir hüviyete bürünmüştü ki, Ebû Leheb gibi Îslâmın en büyük bir düşmanının dahi gayretine dokunmuş, onun bile akrabalık damarını tahrik etmiş ve bu durum böyle sürerse Efendimize arka çıkacağını bile ifâde etmesine sebep olmuştu.

Ebû Lehebin bu sözleri üzerine müşrikler bir süre Peygamberimizden uzak durdular. Ne var ki, Ebû Lehebin akrabalık bağından gelen sunî himâyesi pek fazla sürmedi. Resûl-i Ekremin halkı Allaha îmâna dâveti karşısında, tahammülü ve nesebî taraftarlığı kısa zamanda tükendi ve himâyeden vazgeçtiğini ilân etti. Himâyeden vazgeçmekle de kalmadı, eski düşmanlığını da aynı şiddetiyle devam ettirdi. Ömrünün sonuna kadar bu düşmanlığından vazgeçmedi.

* * *

Resulullah Tebliğe Devam Ediyor

Peygamberimizin Hz. işe ile nişanlanması


Hz. Hatice Validemizin vefâtı ile Resûl-i Kibriyâ Efendimizin âile hayatında bir boşluk meydana gelmişti. Hem Efendimiz, hem de Sahabîler bu durumun farkında idiler.

Bir gün, Osman bin Mazun Hazretlerinin hanımı Havle Hâtun, Habib-i Kibriyâ Efendimizin huzuruna geldi ve Yâ Resûlallah! Yanına girince birden Haticenin yokluğunu hissettim dedi.

Resûl-i Ekrem, bunun üzerine, Evet, o çoluk çocuklarımın anası, evimin de görüp gözeticisi idi buyurarak âile hayatında Hz. Hatice-i Kübrânın ebedî âleme irtihâli ile meydana gelen boşluğu ifade etmeye çalışmıştı. Bundan sonra aralarında şöyle bir konuşma cereyan etti:

Yâ Resûlallah! Evlenmek ister misin?

Kiminle?

Ebû Bekirin kızı işe veya Sevde bint-i Zema ile.

Git, benim için ikisi hakkında da konuş!

Bunun üzerine, Havle Hâtun doğruca Hz. Ebû Bekirin evine vardı. Evde, Hz. işenin annesi Ümmü Rûman vardı, Ey Ümmü Rûman dedi. Allahın, hayır ve bereketten size neyi eriştirdiğini biliyor musunuz?

Ümmü Rûman, Nedir? diye sorunca da Havle, Resûlullah, işeyi istemek için beni gönderdi cevabını verdi.

Hz. Ebû Bekir o anda evde bulunmadığından Ümmü Rûman, Havle Hatuna, Ebû Bekirin gelmesini bekle dedi.

Hz. Ebû Bekir gelince, Havle aynı şeyi ona da anlattı: Yâ Hz. Ebû Bekir dedi. Allahın, hayır ve bereketten size neyi eriştirdiğini biliyor musunuz?

Hz. Ebû Bekir, Nedir o? diye sordu.

Havle, Resûlullah, işeyi istemek için beni gönderdi cevabını verdi.

Hz. Ebû Bekir, bir müddet düşündükten sonra, işe kardeşinin kızı demek olduğuna göre, ona helâl olur mu? diye konuştu.

Havle, derhal dönüp, durumu kendilerine anlatınca, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz şöyle buyurdu:

Ebû Bekirin yanına dön! Tarafımdan ona benim sana kardeş oluşum, senin de bana kardeş oluşun [kan ve süt kardeşliği değil] Îslâmda kardeşliktir. Senin kızın bu sebeple bana helâldir de! buyurdu.

Havle, dönüp bunu bildirince Hz. Ebû Bekirin tereddüdü ortadan kalktı ve kerimesi Hz. işeyi Resûl-i Kibriyâ Efendimize Şevvâl ayında nişanlayıp nikâhladı. Ancak düğün, sonraya bırakıldı.1

Efendimizin Hz. Sevde ile evlenmesi

Bundan sonra, Havle Hâtun, Sevde bint-i Zemaya gitti.

Hz. Sevde, Sekrân bin Amrın zevcesi idi. Îlk Müslüman kadınlardandı ve kocasıyla birlikte Habeşistana hicret etmişti. Daha sonra Mekkeye dönmüşlerdi. Mekkeye döndüklerinde Hz. Sevde bir gece rüyâsında ayın süzülüp üzerine iniverdiğini görmüştü. Bunu kocasına anlatınca da, şu karşılığı almıştı:

Eğer rüyân doğru ise, ben yakında öleceğim. Benden sonra da sen Resûlullah ile evleneceksin.

Hakikaten de, kısa bir zaman sonra Sekrân, hastalanıp vefat etmişti.

Böylece, Hz. Sevde de dul kalmıştı.

Havle Hâtun kendisine, Resûlullah beni, sana dünürlük için gönderdi deyince, Hz. Sevde son derece sevindi. Ancak bir tereddüdü vardı: Acaba Nebiyy-i Ekrem, yanında bulunan beş küçük çocuğuna da rıza gösterebilecek miydi?

Bu endişe ve tereddüt sebebiyle, Resûl-i Kibriyâ Efendimize hemen cevap vermedi. Resûlullah dini, îmânı uğruna yerini, yurdunu, akrabasını terk edip yabancı bir diyara göç edecek kadar fedakârlık ve kahramanlıkta bulunmuş bu mücahideyi şereflendirmek ve taltif etmek istiyordu. Buna binâen kendisinden bir cevabın gelmediğini görünce, bir gün bizzat kendisiyle görüştü. Seni, benimle evlenmekten alıkoyan nedir? diye sordu.

Hz. Sevde, Vallahi, yâ Resûlallah, beni seninle evlenmekten alıkoyan hiç bir mühim sebep yoktur. Ancak, şu çocuklarım sabah akşam başında vızıldayacaklarını düşünüyorum da, onun için çekiniyorum diye cevap verdi.

Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz, Allah sana rahmet etsin! Kadınların hayırlısı, küçük çocuklarından dolayı zorluklarla karşılaşandır buyurarak bu endişe ve tereddüdüne mahal olmadığını belirtti.

Sonra da, Seni nikâhlamak için, kavminden birini vazifelendir dedi.

Hz. Sevde, kaynı Hâtip bin Amre salâhiyet verdi. O da Hz. Sevdeyi bisetin 10. yılında Resûl-i Kibriyâ Efendimize nikâhladı. O sırada, Hz. Sevde 55 yaşlarında idi.1

Görüldüğü gibi, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, akrabalarından ayrılarak îmân safına intikal etmiş ve bir daha akrabalarının üzerinde bulunduğu şirk inancına dönmek istemeyen bu mücahide yaşlı hanımı sadece Allaha ve Allahın dinine bağlılık ve sadakatından dolayı himâyesi altına alıyor ve onu müminlerin annesi olama şerefine ulaştırıyordu.

* * *

Resul-i Ekrem Efendimizin Taif''e Gidişi

Müşrikler, Ebû Tâlib ve Hz. Haticenin vefâtlarını fırsat bildiler. deta bu zamanı bekliyorlarmış gibi, Peygamber Efendimize revâ gördükleri ezâ ve cefâlarını birden kat kat arttırdılar. Öyle ki, Efendimiz onların zulüm, hakaret ve işkencelerinden dini neşretme vazifesini âdeta yapamaz hale gelmişti.

Müşriklerin bu insafsız ve merhametsiz tutumu, Resûl-i Kibriyâ Efendimizi fazlasıyla müteessir ediyordu. Bu sebeple Tâife gitmeye karar verdi. Maksadı, Kureyş müşriklerine karşı Tâifte oturan Sakif Kabilesinden kendisini korumalarını ve Îslâm dâvâsını kabul etmelerini istemekti.

Tâif, Arabistanın mühim yerlerinden biriydi. Bağ ve bahçeleriyle şöhret bulmuştu. Ayrıca, Resûlullahın süt annesi Halimenin mensup olduğu Beni Sad Kabilesi de buraya yakın oturuyordu. Dolayısıyla Efendimiz, bu belde sakinlerinin Îslâma alâka duyup îmânla şereflenebilecekleri ümidini besliyordu. Bu ümidi tahakkuk ettiği takdirde, Kureyş müşriklerine karşı büyük bir güç de elde etmiş olacaktı.

Tarih, bisetin 10. yılı, Şevvâl ayının 27sini gösteriyordu.

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz Hz. Zeyd bin Hârise ile birlikte gizlice Mekkeden ayrılarak Tâife vardı. Orada Sakif Kabilesi ileri gelenleriyle görüşmeye başladı. Onları Îslâm dinine dâvet etti. Kavminden muhalefet edenlere, kendisiyle birlikte karşı koymalarını taleb etmek için geldiğini anlattı. Ancak, kaldığı on gün zarfında hiç bir müsbet netice elde edemedi. Üstelik hakaret ve istihza ile mukabele gördü. Türlü türlü ithamlara maruz kaldı.

Reislerinden biri, Allah, peygamber göndermek için senden başka kimse bulamadı mı? diyecek kadar küstahlıkta ileri gidip mübârek kalblerini teessüre boğdu.

Bir başkası, Vallahi dedi. Ben hiç bir zaman seninle konuşmayacağım. Çünkü, sen şayet dediğin gibi Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber isen, senin sözünü reddetmekle kendimi büyük tehlikeye atmak istemem. Eğer, sen Allahın Peygamberiyim diye Allah adına hilâf-ı hakikat konuşuyorsan, o takdirde de ben seninle konuşmaya lüzum görmem.1

Resûl-i Ekrem Efendimiz, bu davranışları ve sözleri üzerine Sakîflilerden hayır gelmeyeceğini anladı ve bundan müteessir oldu.

Müşriklerin bu durumu haber alıp cüretlerini arttırmalarından endişe duyduğu için de yanlarından ayrılacağı sırada onlara, Bâri konuştuklarımız aramızda kalsın! Başka kimse duymasın! dedi.

Ne var ki, şirk inancının kuvvetle yaşandığı ikinci bir belde olan Tâif sakinleri Resûl-i Zişânın bu arzusunu da kabul etmediler. Gençlerinin Îslâmiyete alâka duymalarından korkarak, iki cihan güneşi Efendimize şöyle dediler:

Memleketimizden çık da, nereye gidersen git! Kavmin ve hemşehrilerin söylediklerini kabul etmeyince, çıkıp bize geldin! Vallahi, biz de senden elimizden geldiğince uzak duracağız, isteklerini kabul etmeyeceğiz.2

Lât ve Uzzaya tapmakta Mekkeli müşriklerle yarışıp duran Sakifliler bu çirkin sözlerle de yetinmediler. Beldelerinde misafir olarak bulunan cihan Peygamberine ayak takımını, sokak gençlerini ve kölelerini kışkırtarak saldırttılar.

Gözü dönmüş, kendini bilmez küstahlar, yolun iki tarafında sıralanarak Kâinatın Efendisi ve Hazret-i Zeydi taşa tuttular. Resûlullahın mübârek ayakları kana bulandı. Öyle ki, isâbet eden taşların açtığı yaraların acısı yürümeye engel olur hale geldi. Resûl-i Ekrem, zaman zaman oturmak zorunda kaldı. Ama bu vicdansızlar, her seferinde onu zorla ayağa kaldırarak, yeniden yaralı ayaklarını taş yağmuruna tutuyorlardı. Ayak takımı, Peygamber Efendimizi ızdırap içinde bırakırken, taşlarıyla beraber kahkahalar da savuruyorlardı.

Hz. Zeyd, hayatını hiçe sayarcasına vücudunu Resûl-i Kibriyâya siper etmişti. Şirk ehlinin elinden çıkan taşların ona ulaşmasına mani olmaya çalışıyordu. Ama nafile idi. O da kan revân içinde kaldı.

Resûl-i Ekrem, bu âdice saldırıdan ancak kendini bir bağa atmakla kurtarabildi. Bağın sahipleri kendilerine uzaktan akraba sayılan Utbe ve Şeybe bin Rabia adında iki kardeşti.

Resûl-i Ekrem bitkin bir vaziyette kendisini bir asmanın altına attı. Însanlığı utandıracak bu âdice saldırının tesirinden biraz olsun kurtulduktan sonra şu hazin münacaatta bulundu:

Allahım! Kuvvetsiz ve çaresiz kaldığımı, halk nazarında hakîr görüldüğümü ancak sana arzeder, sana şikâyet ederim.

Ey merhametlilerin merhametlisi olan Allah! Herkesin hakir görüp de dalına bindiği, çaresizlerin Rabbi ancak Sensin. Benim Rabbim de ancak Sensin. Sen, beni kötü huylu, yüzsüz bir düşman eline düşürmeyecek kadar merhamet sahibisin.

Allahım! Yeter ki, Senin gazabına uğramayayım. Ne çekersem ona katlanırım. Fakat senin af ve mağfiretin bunları bana yaptırmayacak kadar geniştir.

Allahım! Senin gazabına uğramaktan, Îlâhi rızandan uzak durmaktan, Senin o zulmetleri aydınlatan ve âhiret işlerini yoluna koyan Îlâhi nuruna sığınırım!

Allahım! Sen razı oluncaya kadar, affını dilerim!

Allahım! Her kuvvet, her kudret ancak seninle kâimdir!1

Köle Addas

Bağ sahipleri, Resûl-i Kibriyâ Efendimizin maruz kaldığı şeni ve menfur saldırıyı uzaktan seyretmişler ve acıma duyguları harekete geçmişti. Köleleri Addasla Efendimize biraz üzüm göndererek ikrâmda bulundular.

Addas tabak içindeki üzümü alıp Peygamber Efendimize getirdi. Resûl-i Ekrem üzümü, Bismillah diyerek alıp yemeğe başlayınca Addasın dikkatini çekti. Kendi kendine, Vallahi dedi. Bu sözü, bu beldenin halkı bilmezler ve söylemezler.

Fahr-i lem Efendimiz, Ey Addas, sen hangi dindensin? diye sordu.

Addas, Ninevalıyım ve Hıristiyanım cevabını verdi.

Demek, sen o salih kişi Yunus Îbn-i Mettânın hemşehrisisin?

Sen, Yunus Îbn-i Mettâyı nereden biliyorsun?

O, benim kardeşimdir. O bir peygamberdi. Ben de peygamberim.

Bunun üzerine, Addas kendisini tutamadı ve Resûlullah Efendimizin başını, ellerini ve ayaklarını öptü.

Manzarayı uzaktan seyreden bağ sahiplerinden biri diğerine, Senin adamın, dedi, gözünün önünde kölenin itikadını bozdu.

Addas, yanlarına dönünce de ikisi birden ona çıkıştılar.

Yazıklar olsun sana, Addas! Sen bu adamın başını, ellerini ve ayaklarını nasıl öptün?

Addasın efendilerine cevabı ise şu oldu:

Yeryüzünde, bu zâttan daha hayırlı bir kimse yok! Bana bir şey bildirdi ki, onu ancak bir peygamber bilebilir.1

Peygamberimizin şefkat ve merhameti

Resûl-i Ekrem Efendimiz, bağdan ayrılıp düşünceli düşünceli ve Sakif Kabilesiyle, Tâiflilerden maksadına muvafık bir netice alamamanın teessürü içinde yoluna devam etti. Mekkeye iki konaklık bir mesafe kalmıştı ki, zâtını bir bulutun gölgelemekte olduğunu gördü. Dikkatlice bakınca, bulutun içinde Hz. Cebrâili fark etti.

Cebrâil (a.s.) seslendi:

Şüphesiz Allah, kavminin sana neler söylediğini işitti. Sana şu dağlar meleğini gönderdi. Kavmin hakkında dilediğini yapmak üzere ona emredebilirsin.

O anda görünen dağlar meleği de emrine âmade olduğunu ve istediği takdirde Ebû Kubeys ile Kuaykıan dağlarını müşriklerin üzerine kapanırcasına birbirine kavuşturabileceğini söyledi.

Fakat, şefkat ve merhamet kaynağı Resûl-i Ekremin arzusu başka idi. Dağlar meleğine şu cevabı verdi:

Hayır, ben böyle bir şey istemem. Îstediğim tek şey, Hak Teâlânın bu müşriklerin sülbünden, Allaha hiç bir şeyi ortak koşmaksızın ibâdet edecek bir nesil ortaya çıkarmasıdır.1

Evet, Peygamber Efendimizin maksat ve gayesi insanları bedduâlarla yok etmek, belâ ve musîbetlere uğratıp perişan etmek değildi. Aksine, insanların îmâna kavuşması, hidâyete ulaşması ve ebedî saadete ermesiydi. Her adımını bu gayenin tahakkuku için atıyor, her hareketini bu ulvî maksat için yapıyor, her teşebbüsünde bu eşsiz hedef bulunuyordu. Bu sebeple her dakikası bir nevi ibadetle geçiyor ve her anı nûrlu bir manzara olarak maziye akıp gidiyordu.

Cinler de Peygamberimizi dinliyor

Peygamber Efendimiz, Mekkeye varmadan Nahle adlı mevkide bir müddet istirahat etti. Namaza durduğu bir sırada Nusaybin cinlerinden bazıları oradan geçerken, Efendimizin okuduğu Kurânı duyunca, durarak dinlediler ve orada Müslüman oldular. Sonra da kavimlerine dönerek onları îmâna dâvet ettiler.1 Kurân-ı Kerim, bu hâdiseden bize şu şekilde haber verir:

Hani, Kurânı dinlemeleri için cinlerden bir topluluğu sana göndermiştik. Huzuruna geldiklerinde, birbirlerine Susun dediler. Kurân okunduktan sonra da, inkâr ve isyandan sakındırmak üzere kavimlerine döndüler.

Ey kavmimiz, dediler. Biz Mûsâdan sonra indirilen, kendisinden önceki kitapları doğrulayan, hakka ve dos doğru bir yola ileten bir kitap dinledik.

Ey kavmimiz! Sizi Allaha çağıran peygambere uyun ve ona îmân edin ki, Allah da sizin günahlarınızı bağışlasın ve acı bir azaptan sizi korusun.2

Mekkeye giriş

Peygamber Efendimiz, Batn-ı Nahlede bir müddet ikâmet ettikten sonra Mekkeye yöneldi. Kureyşin kendisini kolay kolay Mekkeye sokmayacağını biliyordu. Bunun için o zamanın âdetine göre birinin himâyesi altına girmesi gerekiyordu.

Bu sebeple Hîrâya varınca birini göndererek müşrik Mutim bin Adiyyin himâyesini istedi. Mutim isteğini kabul etti ve oğullarını silahlandırarak, kendisi de beraberinde olduğu halde, Efendimizi Hiradan alarak Mekkeye getirdiler.3

Müşrikler, Mutimin bu hareketine çok kızdılar, ama ses çıkarmadılar.

Fahr-i lem Efendimiz, müşriklerin kin saçan bakışları arasında Kâbeyi tavaf etti, Harem-i Şerifte iki rekât namaz kıldı ve oradan evine gitti.

Başta Peygamberimiz ve bütün Müslümanlar, müşrik olan Mutim bin Adiyyin bu iyiliğini ömürleri boyu unutmadılar. Resûl-i Ekrem, onun bu iyiliğini müşriklere karşı kazandığı Bedir Zaferi sonrasında bile yâd etmiştir.

Mutimin oğlu Cübeyr, Bedir esirleri hakkında konuşmak için Medineye gelmişti. Peygamberimiz onu kabul etmiş, ricâsını dinledikten sonra şöyle demişti:

Eğer, baban Mutim hayatta olsaydı ve şu adamlar hakkında ricâda bulunsaydı, şüphesiz ben onları Mutime bağışlardım.1

Share on Facebook! Share on Twitter! StumbleUpon

Makaleler « Mekke Hayatı »

» Peygamber Efendimizin Medine'ye Hicreti » Îsrâ ve Mi'raç Mu'cizesi » Şakk-ı Kamer Mu'cizesi
» ALENÎ DVET » Kâinatın Efendisine Peygamberlik Vazifesinin Verilmesi » Îlk Müslümanlar ve Mâruz Kaldıkları Îşkenceler
» Peygamber Efendimizin On Îki Yaşından Otuz Yaşına Kadar Olan Hayatı » Efendimize Peygamberlik Verilmeden Önce Dünyanın ve Însanlığın Durumu » Peygamber Efendimizin Dünyaya Gelişine Kadar Cereyan Eden Hâdiseler
» Peygamber Efendimizin Dünyaya Gelişi ve Çocukluğu