Kullanıcı Adı:  Üye Olacağım
Şifre:  Şifremi Unuttum!
Hatırla?  

15 Jul 2010 Vefatı

Vefatı


Peygamberimizin hastalanması

Bu emri verişinden bir gün sonra âniden hastalandı. Fakat, cihad için yola çıkacak ordunun hazırlığından vazgeçmedi. Bir gün sonra, Perşembe günü, hasta olduğu halde bizzat kendi eliyle sancağı Hz. Üsâmeye verdi:

Ey Üsâme! Allah yolunda, Allahın ismiyle muharebeye çık! Allahı inkâr edenlerle çarpış! buyurdu. Mücahidlere hitaben de şöyle dedi:

Ahde vefasızlık etmeyiniz! Küçük çocukları ve kadınları öldürmeyiniz!

Düşmanla karşılaşmayı arzu etmeyiniz! Zira, ne olacağını bilemezsiniz. Belki, onlar yüzünden belâ ve musibete uğrayabilirsiniz.

Fakat, Allahım! Îmdadımıza yetiş! Düşmanımızın hakkından gel! Bizi onların zararından koru! diye dua ediniz. Şunu da unutmayınız ki, Cennet kılıçların parıltısı altındadır.1

Hz. Üsâme sancağı Büreyde bin Husayba teslim ettikten sonra, aldığı emir gereğince karargâhını Cürüfte kurdu. Hazırlığını bitiren Müslüman oraya koşuyordu.

Hz. Üsâme, ordusunu hazırlamakla meşguldü. Müslümanlar da harbe katılmak üzere hazırlıklarını tamamlamaya çalışıyorlardı. Îslâm ordusunda Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Sad bin Ebî Vakkas, Ebû Ubeyde bin Cerrah gibi Ashab-ı Kiramın ileri gelenlerinden bir çok kimse vardı. Bunların üzerine henüz yirmi yaşına basmamış Hz. Üsâme kumandan tayin edilmişti.

Bu durum, hoşa gitmeyen bazı sözlerin söylenmesine sebep oldu: Henüz yirmisine ayak basmamış bir delikanlı kumandan tayin ediliyor. Ashabın ileri gelenlerinden bir çok kimse emri altına veriliyor. Bu nasıl olur?

Ayyaş bin Ebî Rebîa ise, Îlk Muhacirlerin başına bu genç nasıl kumandan tayin ediliyor?2 diyordu.

Sanki bir anda Hz. Üsâmenin Resûl-i Kibriyâ Efendimiz tarafından tayin edildiği unutuluvermiş gibi bir sürü söz ve dedikodu çıkmıştı.

Duruma Hz. Ömer (r.a.) muttali oldu. Bu tarz sözleri sarf edenlere gereken cevabı verdikten sonra, meseleyi gidip Hz. Resûlullaha (a.s.m.) intikal ettirdi.

Peygamberimiz yakalandığı hastalığın şiddetinden yatağında yatmaktaydı. Haberi alır almaz, kızgınlığının ifâdesi yüzünde belli oldu. Sargılı başı ile yatağından kalktı. Ashabın yardımıyla mescide giderek minbere çıktı. Allaha hamd ve senâda bulunduktan sonra, Ey insanlar! dedi. Üsâmeyi kumandan tayin ettiğim için bazılarınızın ileri geri konuştuğunu duydum. Benim Üsâmeyi kumandan tayin etmeme itiraz ediyor gibisiniz! Daha önce Üsâmenin babasını kumandan tayin ettiğim zaman da aynı şeyi yapmıştınız. Vallahi, nasıl babası kumandanlığa lâyık olduğunu göstermişse, Üsâme de babasından sonra kumandanlığa lâyık bir kimsedir.

Babası nasıl en sevdiğim biri idiyse, Üsâme de en sevdiğim kimselerden biridir. O da, babası da her türlü hayrı işleyebilecek yaratılışa sahip kimselerdir. Onlardan hayırlı işler bekleyiniz. Muhakkak ki Üsâme sizin hayırlı olanlarınızdandır ve bu işe ehliyetli birisidir.1

Bu hitabesinden sonra minberden inip Hâne-i Saadetine girdi. Îslâm ordusuna katılacak Müslümanlar birer ikişer gelip kendisiyle vedâlaştılar. Efendimiz onlara, Üsâmeyi gönderme işini ihmal etmeyiniz2 diyordu.

Hattâ bir ara dadısı ve Hz. Üsâmenin annesi Hz. Ümmü Eymen Hâne-i Saadete gelip, Yâ Resûlallah! Üsâmeyi bir süre karargâhında bıraksan olmaz mı? deyince, Efendimiz aynı sözleri tekrarladı:

Üsâmeyi gönderme işini ihmal etmeyiniz. Onu gönderiniz!

Bu kesin emir üzerine Müslümanlar karargâha gittiler.

* * *



Resulullahın Son Ziyaretleri

Baki mezarlığını ziyaret

Fahr-i lem Efendimizin, bu fani dünyayı terk edeceği gün, saat besaat yaklaşıyordu.

Bir gece yarısı, ansızın Hâne-i Saadetinden çıktı. Hz. işe Vâlidemiz, Yâ Resûlallah, nereye gidiyorsunuz? diye sordu.

Resûl-i Ekrem, Baki mezarlığında medfûn bulunan ehlim için istiğfar etmek üzere emir aldım. Oraya gidiyorum1 diye cevap verdi.

Yanında azâdlı kölelerinden Ebû Rafi ve Ebû Müveyhib vardı. Baki mezarlığında kabirler arasında uzun bir müddet durarak duâ ve istiğfarda bulundu. Sonra Ebû Müveyhibe dönerek yakında ebedî âleme gideceğini, Bakî-i Hakîkînin cemâliyle müşerref olacağını şöylece ifâde buyurdu:

Ey Ebû Müveyhib! Dünya hazinelerinin anahtarları ile âhiret nimetlerini seçme hususunda serbest bırakıldım. Ben de âhiret nimetlerini tercih ettim.2

Bu sözleri duyan Ebû Müveyhibin birden nutku tutuldu. Yalnız gözü değil, bütün duyguları, ruhu, kalbi bir anda ağlamaya başladı.

Bu mânâlı ziyaretten sonra Resûl-i Kibriyâ, Hâne-i Saadetine geri döndü.

Uhud şehidlerini ziyaret

Uhud şehidleri için de duâ ve istiğfarda bulunması, Efendimize emredilmişti.

Bu sebeple bir gün Uhuda gitti. Orada şehid olan en güzîde Sahabîleri için uzun uzun duâ etti.

Oradan döner dönmez, Mescid-i Saadete vardı. Minbere çıktı. Müslümanlara hitaben, Ben, sizin Kevser Havuzuna ilk kavuşanınız ve sizi ilk karşılayanınız olacağım buyurduktan sonra sözlerine şöyle devam etti:

Ben, sizin hakkınızda benden sonraki müşrikliğe dönersiniz diye korkmuyorum. Fakat ben, sizin hakkınızda, dünyaya kapılır, onun için birbirinizi kıskanır, birbirinizi öldürürsünüz ve bunun neticesi olarak sizden öncekilerin yok olup gittikleri gibi, siz de yok olup gidersiniz, diye korkuyorum.1



Hz. Meymûnenin evinde

Resûl-i Ekrem Efendimiz âdetleri gereği Hz. Meymûnenin evinde bulunuyorlardı. Hasta olmasına rağmen âilelerinin hakkına son derece riâyet ediyordu. Burada Efendimizin ateşi birden yükseldi. Dâvet ettiği bütün hanımları etrafında mahzun ve kederli duruyorlardı.

Yarın hanginizin evine gideyim? diye sordu.

Bu sualini bir kaç kere tekrarladı. Hiç bir hanımından cevap gelmedi.

Bunu sormasındaki maksad, hastalık günlerini Hz. işe Vâlidemizin evinde geçirmeyi arzu etmiş olmasındandı.

Peygamber Efendimizin bu arzusunu Ezvâc-ı Tâhirat ferasetleriyle anlamada gecikmediler. Îttifakla Hz. işe Vâlidemizin evinde kalmasını uygun buldular.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz Hz. Meymûnenin evinden çıkarak, bir eli Hz. Alinin, diğer bir eli Hz. Abbasın omuzunda, onların yardımı ile Hz. işe Vâlidemizin evine geldi.2

* * *



En Yakınlarının Lisanından Resulullahın Son Günleri



Hz. işe, Efendimizin hastalığını anlatıyor

Hz. işe Vâlidemiz, Efendimizin hastalığı esnasındaki bir hatırasını şöyle anlatır:

Resûlullah (a.s.m.) eve geldiği sırada başımda bir ağrı belirmişti. Ağrının şiddetinden Vay başım, vay başım diye söylendim. Resûlullah bunu duyunca, Ne ehemmiyeti var? Neden üzülüyorsun? Eğer benden evvel dünyadan göçüp gidersen seni teçhiz ve tekfin eder namazını da kılarım diye konuştu. Ben de, Benim ölümümü mü istiyorsunuz? dedim.

Hz. işe, Peygamberimizin latife yaptığını birden anlayamayıp böyle konuşmuştu. Resûl-i Ekrem latifesinin sonunu şu ciddi sözlerle bağladı:

Ey işe Senin başının ağrısı geçer gider. Asıl baş ağrısı benim başımın ağrısıdır. Artık ondan kurtulmak çok zor.1



Peygamberimiz ve Sıddık-ı Ekber


Her yerde her zaman Allah ve Resûlüne sadakâtın zirvesinde bulunan Sıddık-ı Ekber, Resûl-i Ekremin huzuruna çıkarak kendisine hizmet etmekten şeref duyacağını şöylece dile getirdi:

Yâ Resûlallah, müsâade buyurursanız, hastalığınızda size hizmet etmek isterim!

Resûl-i Ekrem, Sıddık-ı Ekberin arzusuna müsâade etmedi, ama cevabı gönlünü fethedici idi.

Ey Ebû Bekir! Bu niyetinle bile yapacağın hizmetin sevap ve mükâfatına şimdiden nâil oldun. Ancak ben, hastalığım esnasında hizmetlerimi kızımla, zevcelerimden başkasına gördürecek olursam, onları üzmüş olurum!



En ağır hastalık, en fazla ıztırap

Hastalığın şiddeti, ateşin yüksekliği sebebiyle Peygamber Efendimiz yatağında bile rahat edemiyordu. Bir o tarafa, bir bu tarafa dönüyordu.

Başucunda bulunanlar, bu durum sebebiyle, Yâ Resûlallah! Eğer bizden birisi bu derece ıztırap çektiğini izhar etseydi, muhakkak bizi tekdir ederdin dediler.

Resûl-i Ekrem cevabıyla durumunu şöylece izah etti:

Benim hastalığım bildiğiniz gibi değil, oldukça zordur. Allah Taâlâ, salih ve mümin kullarını belânın, hastalığın ve musibetin en şiddetlilerine mübtelâ eder. Fakat o belâ, o musîbet ve o hastalık vasıtasıyla o mümin salih kulunun derecesini yükseltir, günahlarını yok eder.

Ve Hz. işe Vâlidemiz şöyle der:

Hakikaten Resûlullahın hastalığından daha zor, daha şiddetli bir hastalık görmedik.

Îbn-i Mesud anlatıyor

Abdullah ibni Mesud (r.a.) ise Peygamberimizin hastalığının şiddetini şöyle dile getirir:

Nebînin (a.s.m.) hastalığında vücudu hummanın hararetinden şiddetli sarsıldığı sırada huzuruna varmıştım.

Yâ Resûlallah! Humma hararetinden çok ıztırap çekiyorsunuz!

Yâ Resûlallah! Bu hummanın iki kat ıztırabı var, elbette sizin için iki kat ecri ve mükâfatı vardır, dedim.

Resûlullah, Evet diyerek beni tasdik etti. Sonra da şöyle buyurdu: Hastalığa tutulan hiç bir Müslüman yoktur ki; Allah Taâlâ onun hata ve günahlarını, ağacın yapraklarını döktüğü gibi dökmesin.1

Ümmü Bişr anlatıyor

Hastalığı sırasında Resûl-i Ekremin ziyaretine giden Bişr bin Beranın annesi Ümmü Bişr de gördüklerini şöyle anlatır:

Resûlullahı ziyarete gitmiştim. Vücudundaki şiddetli harareti görünce sormadan edemedim:

Yâ Resûlallah! Ben böyle sıtma hiç görmedim.

Resûlullah (a.s.m.) bana cevaben şöyle buyurdu: Bizim hastalığımız herkesten daha şiddetli ve daha ziyâde olur. Fakat bunun mukabilinde kazandığımız sevap ve mükâfat da o nisbette fazla olur!2

Resûl-i Ekrem yazı yazdırmak için kâğıt kalem istiyor

Rebiülevvel ayının sekizi, Perşembe günü.

Resûl-i Kibriyâ Efendimizin hastalığının en şiddetli anları. Etrafında Hz. Ömer gibi bazı zâtlar bulunuyordu. Bu sırada, Bana kâğıt kalem getiriniz, size bir yazı yazayım. Tâ ki bundan sonra hiçbir zaman yolunuzu şaşırmayasınız buyurdu.3

Hz. Ömer, Resûlullaha (a.s.m.) hastalığı baskın gelmiştir. Yanınızda Kuran var. Allahın Kitabı bize yeter dedi.

Kâğıt kalem getirip getirmemekte tereddüt ettiler.

Bazıları Hz. Ömerin sözlerini doğruladı. Kimisi de kâğıt kalemin getirilmesini istiyordu. Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, onların anlaşmazlığa düştüklerini fark edince, Yanımdan kalkınız, yanımda münakaşa, gürültü etmeyiniz. Beni kendi halime bırakınız1 buyurdu.

Böylece Resûl-i Kibriyâ Efendimizin yazdırmasını arzu ettiği şey, yazılmamış oluyordu.



Hastalığının hafiflediği gün

Resûl-i Kibriyâ Efendimizin hastalığı gün gün, saat saat şiddetini arttırıyordu. Bir ara soğuk su getirilmesini emretti. Getirilen suyu mübârek vücudlarına döktürdü.

Bundan sonra biraz hafifleyip rahatlık hissetti. Bunun farkına varır varmaz Hz. Ali ve Hz. Fazl bin Abbasa dayanarak Hâne-i Saadetinden Mescid-i Şerife gitti. Minbere çıkıp oturdu. Ashab-ı Kirama şu hitabede bulundu:

Ey insanlar! Duydum ki, vefât edeceğimi düşünüp telâş ediyormuşsunuz. Hangi Peygamber ümmeti içinde ebedî kaldı ki, ben de kalayım? Bilesiniz ki, ben yakında Rabbime kavuşacağım. Ona siz de kavuşacaksınız.

Ey Ensar! Îlk Muhacirlere iyilik etmenizi tavsiye ederim.

Ey Muhacirler! Size de Ensara iyilikte bulunmanızı tavsiye ederim. Onlar size yardımda bulundular. Sizi memleketlerine getirdiler. Sizi evlerinde ağırladılar, barındırdılar. Geçimde sıkıntı içinde oldukları halde sizi kendilerine tercih ettiler. Her kim onların üzerine hâkim durumuna geçerse onlara iyilikte bulunsun.

Ey Însanlar!

Her şey Cenab-ı Hakkın ezelî idaresi dairesinde cereyan eder. Allahu Taâlânın kaza ve kaderine galebe etmek sevdasına kapılmayınız, çünkü mağlûp olursunuz. Cenab-ı Hakka hile yapmaya kalkışmayınız, zira zarar ve ziyana siz uğrarsınız.

Ben size, şefkatli ve merhametliyim. Sizler yine bana kavuşacaksınız. Buluşacağımız yer, Kevser Havuzu kenarıdır. Her kim Kevser Havuzu kenarında buluşmak isterse elini ve dilini lüzumsuz şeylerden sakınsın.

Ey Însanlar!

Bilmelisiniz ki, günah işlemek, nimet ve kısmetlerin değişmesine sebep olur. Însanların ekserisi salih olursa, onların âmirleri, idarecileri de adl ve insafla muamele ederler. Halk, isyan ve günaha meylederse onların idarecileri, hâkimleri de zulm ve adaletsiz iş görmeye yönelirler.1

Bu hitabesinden sonra tekrar Hz. işe Vâlidemizin evine gitti ve yatağına yattı.

* * *



Kâinatın Efendisi Müslümanlarla Helâlleşiyor

Resûl-i Ekrem Efendimiz hastalığının en şiddetli olduğu bir günde Ashabıyla helâlleşmeyi arzu etti.

Yine bir taraftan Hz. Aliye diğer taraftan da Fazl bin Abbas Hazretlerine dayanarak güçlükle ayağa kalktı ve mescide gitti. Minbere çıkıp oturdu.

Hz. Bilale de (r.a.) şu emri verdi:

Halka ilân et. Mescidde toplansınlar. Onlara vasiyet etmek isterim. Bu benim son vasiyetim olacaktır.

Hz. Bilâl, emri yerine getirdi. Bir anda toplanan halkı mescid almaz oldu.

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Allaha hamd ve senâdan sonra Ashab-ı Kirâma şöyle hitap etti:

Ey insanlar! Sizden ayrılma vaktim oldukça yaklaşmıştır. Sizden birine vurmuşssam, işte sırtım gelsin vursun.

Birinizin malını almışsam, gelsin hakkını alsın.

Sakın hak sahibi, Şayet kısas talebinde bulunursam, Resûlullah bana darılır diye düşünmesin! Bilmelisiniz ki, benden hakkını isteyene darılmak benim fıtratımda yoktur.

Benim yanımda en sevimliniz, hakkı varsa, gelip benden onu isteyen kimsedir. Veyâhut helâl edendir. Ben Rabbimin huzuruna üzerimde kul hakkı olmadan varmak istiyorum.1

Bir anda ortalığa hazin bir sükût çöktü. Resûl-i Ekrem Efendimiz sözlerini tekrarladı:

Ey insanlar! Kime vurmuşsam, işte sırtım, gelsin vursun. Her kimin benden alacağı varsa işte malım gelsin alsın.1

Cemaat içinden biri ayağa kalktı. Yâ Resûlallah! Sizden üç dirhem alacağım var dedi.

Peygamber Efendimiz, Ben bu hususta hiç kimseyi yalanlamam ve hiç kimseye yemin et diye teklif de etmem. Ancak bu üç dirhemin zimmetime nasıl geçtiğini öğrenmek isterim! buyurdu.

Ayağa kalkan zât, Yâ Resûlallah! Bir defasında huzurunuza bir fakir gelmişti. Bana fakire üç dirhem vermemi emretmiştiniz. Ben de verdim. Îşte istediğim bu üç dirhemdir dedi.

Peygamber Efendimiz, Doğru söylüyorsun dedikten sonra, Ey Fadl! Buna üç dirhem ver2 buyurdu.

Bundan sonra Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Mescide açılan kapıları kapatınız! Sadece, Ebû Bekirin kapısı açık kalsın3 buyurdu.

Emir gereği Mescid-i Şerifin çevresindeki evlerin kapısı, Hz. Ebû Bekirinki hariç hepsi kapatıldı.4

Hz. Ebû Bekir namaz kıldırmaya memur ediliyor

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, hastalığı sebebiyle ezan okununca daima Mescid-i Şerife çıkar ve cemaata namaz kıldırırdı.

Vefâtına üç gün kala hastalığı birden ağırlaştı. Bu sebeple artık Mescid-i Şerife de çıkamaz oldu. O zaman, Ebû Bekire söyleyiniz, müminlere namaz kıldırsın5 diye emir vererek imamlığı Hz. Ebû Bekire bıraktı.6



Peygamberimizin son namaz kıldırışı

Hz. Ebû Bekir, Müslümanlara öğle namazını kıldırıyordu. Bu sırada Resûl-i Kibriyâ Efendimiz bedeninde bir hafiflik hissetti. Hz. Abbas ile Hz. Alinin yardımıyla yavaş yavaş Mescid-i Şerife çıktı.

Hz. Ebû Bekir, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz gelmekte olduğunu anlayınca, geri çekilmek istedi. Efendimiz, yerinde durması için işaret etti. Sonra Hz. Ebû Bekirin yanına oturtulmasını emir buyurdu. Hz. Ebû Bekirin sol tarafına götürüp oturttular. Hz. Ebû Bekir ayakta, oturmuş olan Efendimize tabi oldu.1

Resûl-i Kibriyâ Efendimizin Mescid-i Şerifte Müslümanlara kıldırdığı son namaz budur.



Hz. Cebrâilin, hatırını sormak için gelişi

Rebiülevvel ayının onu, Cumartesi günü idi. Cenab-ı Hak tarafından Cebrail (a.s.) geldi. Resûl-i Kibriyâ Efendimizin hal ve hatırını sordu:

Ey Ahmed, dedi. Yüce Allah, sana ikram olarak beni gönderdi. Sana soracağı şeyi senden çok daha iyi bildiği halde sana; Kendini nasıl buluyorsun? diye soruyor

Rabb-i Rahimine kavuşmanın hasretini yüreğinde duyan Resûl-i Kibriyâ Efendimiz şu cevabı verdi:

Ey Cebrâil! Kendimi baygın ve sıkıntılı bir halde görüyorum!2



Vefâtından bir gün evvel

Rebiülevvel ayının on biri, Pazar günü. Cin ve insin peygamberi Hz. Muhammed (a.s.m.) yatağında, şiddetli ateşler içinde idi. Etrafında Ezvac-ı Tahirat vardı. Başucunda Hz. Aişe Vâlidemiz oturuyordu.

Bu sırada, Hz. Üsâme ordugâhtan gelip huzur-ı saadetlerine girdi. Efendimiz dalgın yatıyordu. Yerinden kımıldayacak hali yoktu. Hz. Üsâme, mübârek ellerini ve başlarını öptü. Îçi hüzün ve keder doluydu. Azami hürmet içinde Kâinatın Efendisinin karşısında ayakta durdu. Efendimiz ona bir şey söylemedi. Sadece ellerini göğe kaldırdı ve onun üzerine sürdü. Ona duâ ettiği anlaşıldı.1

Resûl-i Kibriyâ Efendimizin duâsını alan Hz. Üsâme doğruca ordunun başına döndü.



Hz. Cebrâilin ikinci gelişi

Rebiülevvel ayının on biri, Pazar günü.

Hz. Cebrâil yine hatırlarını sormak üzere geldi. Bu esnada Yemende peygamberlik dava eden yalancı Esved-i Ansînin idam edildiğini haber verdi. Resûl-i Ekrem Efendimiz de bu haberi Ashab-ı Kirama bildirdi.2

Pazartesi günü

Hayatında mühim hadiselerin meydana geldiği Pazartesi günü. Rebiülevvel ayının on ikisi. Böyle bir Pazartesi gününde mübârek gözlerini dünyaya açmıştı.

Bu gün de, Resûl-i Kibriyâ Efendimizin (a.s.m.) bir ara hastalığı hafifleyip kendine geldi.

Bu hafifliği hisseder etmez, yatağından kalktı. Hazırlıklarını yaparak Mescid-i Şerife teşrif etti.

O sırada Ashab-ı Kiram saf bağlayıp Hz. Ebû Bekirin arkasında sabah namazını kılıyorlardı. Kâinatın Efendisi bu nurânî manzarayı görmekle son derece sevindi, hatta tebessüm buyurdu.

Kendileri de Hz. Ebû Bekire uyarak namazını edâ etti.

Resûl-i Kibriyâ Efendimizi, aralarında mütebessim bir sîma ile gören Sahabîler bütün bütün sıhhat buldu düşüncesiyle son derece sevindiler.1



Peygamber Efendimiz hücre-i saadetlerinde

Son günün sabah namazını Hz. Ebû Bekire uyup Ashabının arasında kılarak onları sevince garkeden Fahr-i Kâinat Efendimiz, namazın edâsından sonra yine Hücre-i Saadetine döndü. Yataklarına yattılar.

Bu arada kumandan Hz. Üsâme son defa kendisiyle vedâlaşmak üzere geldi. Resûl-i Ekrem, Allahın bereketi ile artık hareket et! buyurdu.2

Emri alan kumandan Hz. Üsâme bin Zeyd doğruca ordugâha gidip mücahidlere hareket emrini verdi.

Hz. Ebû Bekirin izin isteyip, Sünhtaki evine gidişi

Pazartesi günü, Hz. Ebû Bekir de, Fahr-i Kâinat Efendimizin durumunun bir ara iyileştiğini fark etmişti. Bunun için huzura girip, Yâ Resûlallah! Allaha hamdolsun! Onun lütuf ve keremiyle sağ salim sabaha çıktınız! Müsâade buyurursanız, Sünhtaki evime gideyim dedi.

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Olur buyurdu.

Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir, Sünhtaki evine gitti.3



Müslümanlara ve ev halkına son seslenişi

Son gün Pazartesi. Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübârek dillerinden şu cümleler dökülüyordu:

Ey insanlar! Karanlık gece kıtaları gibi fitneler geliyor! Ey insanlar! Siz bana karşı hiç bir şeyle delil bulamazsınız! Zira ben, ancak Allahın Kitabı Kuranın helâl kıldığını helâl, haram kıldığını da haram kıldım!

Ey kızım Fâtıma! Ey halam Safiyye!

Allah katında makbul olacak ameller işleyiniz. Bana güvenmeyiniz. Çünkü ben, sizi Allahın gazabından kurtaramam!1



Peygamberimizin Hz. Fâtımaya söyledikleri

Hz. Fâtıma, Resûl-i Ekremin hayatta kalmış olan biricik kızı idi. Kâinatın Efendisinin evlâd sevgisini kendisiyle tatmin ettiği tek evlâdı.

Hz. Fâtımatüz-Zehrâ, güzel ahlâkta, yürüyüşte, oturuşta, kalkışta Peygamber Efendimize en çok benzeyen evlâdı idi.

Resûl-i Ekrem hastalığının son gününde bir ara biricik kızı, güzel ahlâk ve zerâfet timsali Hz. Fâtımayı yanına çağırdı.

Hz. Fâtıma gelince, onu sol tarafına oturttu. Ona gizlice bir şey söyledi.

Hz. Fâtımayı birden bir hüzün ve keder havası kapladı. Arkasından gözyaşları boşanmaya başladı.

Peygamber Efendimiz, sonra bu güzîde kızına gizlice bir şey daha söyledi. Bu sefer, biraz evvel gözyaşı döken Hz. Fâtıma birden gülümseyip sevinmeye başladı.

O sırada orada bulunan Hz. işe, daha sonra bunun sebebini sorunca Hz. Fâtıma şu cevabı verir:

Önce bana pek yakında dünyadan ve benden ayrılacağını söyledi. Bunun için ağladım.

Sonra da ilem içinde en evvel bana sen kavuşacaksın deyince de sevindim.2

Ve artık son anlar

Rebiülevvel ayının on ikisi, Pazartesi günü. Güneş, batıya doğru kayıyordu.

Peygamber Efendimizin mübârek başları, Hz. işenin kucağında, göğsüne dayalı idi. Artık nefes alıp vermekte güçlük çekiyordu. Dili Allahı zikretmekle meşguldü: Allahım! Beni, Refîk-i Alâya1 ulaştır duâsını tekrarlıyordu. Bu esnada bile ümmetine irşadda bulunmaktan geri durmuyordu: Ellerinizdeki kölelerinize iyi davranınız! Namaza dikkat ve devam ediniz!2 diyordu.

Bu hazin manzara orada bulunan Hz. Fâtımanın yüreğini âdeta dağlıyordu. Bir ara Resûl-i Kibriyâ Efendimizi bağrına bastı: Vay! Babamın çektiği ıztıraba diyerek gözlerinden yaşlar boşanmaya başladı.

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Bugünden sonra baban hiç bir zaman ızdırap çekmeyecektir buyurdu ve ilâve etti:

Kızım! Sakın ağlama! Ben vefât ettiğim zaman Înnâ lillahi ve innâ ileyhi Raciûn de.3

Hz. Cebrâil ile Hz. Azrailin birlikte gelişleri

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bu fâni dünyada artık son dakikalarını yaşıyordu.

Bu esnada, Hz. Cebrâil Hz. Azrail ile birlikte geldi. Resûl-i Kibriyâ Efendimizin hal ve hatırını sordu. Sonra, Ölüm meleği Azrail içeri girmek için izin ister dedi.

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz müsâade edince, Hz. Azrail içeri girdi. Efendimizin önünde oturdu, Yâ Resûlallah! dedi, Yüce Allah, senin her emrine itaat etmemi bana emretti. Îstersen ruhunu alacağım. Îstersen sana bırakacağım.

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz Hz. Cebrâile baktı. O da, Yâ Resûlallah, Mele-i Alâ seni beklemektedir dedi.

Bunun üzerine Hâtemül-Enbiya Efendimiz, Yâ Azrail! Gel, memuriyetini yerine getir1 buyurdu.

Peygamberimizin Rabbine kavuşması

Mübârek başları Hz. işenin kucağında, göğsüne dayalı idi. Yanında su kabı vardı. Îki elini suya batırıp ıslak ellerini mübârek yüzlerine sürdü. Mübârek dudaklarından Lâ ilâhe Îllallah cümlesi döküldü. Sonra ellerini yüzünden kaldırdı. Gözlerini evin tavanına dikti. Allahım! Refîk-i Alâ cümlesini tekrarlaya tekrarlaya altmış üç yaşında iken mübarek ruhu Refîk-i Alâya yükseldi.2

Tarih: Hicretin 11. senesi, Rebiülevvel ayının on ikisi, Pazartesi günü.

Milâdî 8 Haziran 632.

* * *



Resulullahın Vefatından Sonrası

Hâtemül-Enbiyâ Efendimizin (a.s.m.) pâk ruhları artık alâ-yı illiyyine (en yüksek makama) yükselmişti. Ezvâc-ı Tahirat üzerine bir örtü örttüler ve feryada başladılar.

O sırada annesi tarafından Hz. Resûlullahın son anlarını yaşadığını haber alan Hz. Üsâme hareket etmeyip ordusuyla Mescid-i Şerife gitmişti. Hâne-i Saadette feryad ve figanın yükseldiğini duyan Ashab, kalblerinden vurulmuşa döndüler. Sanki gök kubbe bir anda yıkılmış gibiydi. Herkesin nutku tutulmuş, gözler damla damla keder ve hüzün akıtıyordu.

Cesaret ve adalet timsali Hz. Ömer bile kendisini bu dehşetli ânın tesirinden kurtaramadı; hattâ herkesten daha çok dehşete kapılarak şöyle bağırdı:

Resûlullah ölmemiştir ve sağdır. Ona sadece Hz. Musaya ârız olan saika gibi bir saika arız olmuştur. Kim Muhammed öldü derse onu kılıcımla iki parça ederim.1

Halkı teskin eden Sıddık-ı Ekber

Hz. Ebû Bekir o sırada Sünh Mahallesindeki evinde bulunuyordu. Yürekleri dağlayan haberi kendisine ulaştırdılar. Gönlünün bir parçasının âdeta koptuğunu fark eden Hz. Ebû Bekir süratle Hâne-i Saadete girdi.

Dehşet ve hayret içinde Fahr-i Kâinatın mübârek yüzlerini örten örtüyü kaldırdı. Yüzü tecessüm etmiş bir nurdu. Eğildi, tazim ve hürmetle pâk ve nurlu alınlarından üç kere öptü. Akan gözyaşları arasında dilinden dökülen kelimeler şunlar oldu:

Ölümün de hayatın gibi temiz ve lâtif, yâ Resûlallah!1

Sonra da Ehl-i Beyte teselli verdi.

Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer

Hz. Ebû Bekir, Hâne-i Saadetten çıktıktan sonra Mescid-i Şerife vardı.

Hz. Ömerin Resûlullah vefât etmedi sözlerini duymuştu. Bunun üzerine şöyle konuştu:

Kim ki Muhammede (a.s.m.) tapıyorsa, bilsin ki, Muhammed (a.s.m.) ölmüştür. Kim ki Allaha ibadet ve kulluk ediyorsa bilsin ki, Allah Hayydır, ölümsüzdür.2

Sonra da şu âyet-i kerimeyi okudu:

Muhammed ancak bir peygamberdir. Ondan önce de nice peygamberler gelip geçti. O ölür veya öldürülürse gerisin geri mi döneceksiniz? Kim geri dönerse Allaha en küçük bir zarar vermiş olmaz. Fakat şükredenlere Allah mükâfatını verecektir.3

Bu âyet-i kerime, Uhud Muharebesinde, Muhammed öldürüldü şâyiası üzerine nazil olmuştu. Ashab; onu belki yüzlerce, binlerce defa okumuş oldukları halde, o andaki teessür sebebiyle bir anda unutuvermişlerdi sanki!

Îşte, yalnız metanetini muhafaza eden Hz. Ebû Bekir bunu unutmamış ve Ashaba hatırlatmakla en büyük hizmeti ve vazifeyi ifâ etmiş oluyordu.

Bu hitabe ve bu âyet-i kerimeyi hatırlamaları üzerine Sahabîler kendilerine geldiler. Bir anda toparlandılar ve şaşkınlıklarını üzerlerinden attılar.

Daha sonra Hz. Ebû Bekir şu meâldeki âyet-i kerimeyi okudu.

Muhakkak ki sen de öleceksin onlar da ölecekler.1

Metanetini yitirmeyen Hz. Ebû Bekir bu hitabesiyle o zamanki Îslâm cemaatına büyük bir hizmet ifâ etmiş oluyordu.

Ashab-ı Güzîn artık Kâinatın Efendisinin bu dünyadan göçmüş olduğunu anlayıp kabul ettikleri gibi, Hz. Ömer de; Resûlullah ölmemiştir sözünü söylemekten vazgeçerek kendine geldi.

Evet, Medine, Medine olalı beri, Kâinatın Efendisinin kendisine teşrifi ile duyduğu sevinç kadar hiç bir sevinç duymamıştı. Şimdi ise aynı Medine en büyük hüzün ve keder ânını yaşıyordu. deta semâlarını hüzün ve kederden bir kara bulut kaplamıştı.



Hz. Ebû Bekirin halife seçilmesi

Resûl-i Kibriyâ Efendimizin vefâtıyla Medine mateme bürünmüştü. Gözlerden gözyaşı, gönüllerden tahassür, keder ve elem akıyordu.

Ancak, bununla hiç bir iş hallolmazdı. Müslümanların işlerini görecek, Îslâmın hükümlerini tatbik edecek, Resûl-i Ekrem Efendimize halife olacak bir devlet başkanının seçilmesi gerekliydi.

Bunun için derhal teşebbüse geçildi. O sırada, bu yüksek makama herkesten en lâyık ve ehliyetli olan Sıddık-ı Ekber Hz. Ebû Bekirdi. Zira, Ashab-ı Kiramın en yüksek tabakası en evvel Mekkede îmân eden seçkin Sahabilerdi. Onların da en efdali Hz. Ebû Bekir idi. Gerçi, Hz. Abbas ve Hz. Ali, akrabalık cihetiyle herkesten ziyade Resûl-i Ekrem Efendimize yakın idiler. Fakat, Nebiyy-i Muhterem Efendimiz, yâr-ı gârı olan Hz. Ebû Bekiri Ashabının hepsinden üstün tutardı. Vefâtını netice veren hastalığında da bunu göstermişti. Mescid-i Şerife açılan kapıların hepsini kapattırdığı halde, Hz. Ebû Bekirinkini açık bıraktırmıştı. Ebediyyet âlemine göç etmesine üç gün kala imamlık vazifesini yine ona devretmiş, Îslâmın temel şartlarının en mühimi olan namazda onu bütün Müslümanların önüne geçirmişti.

Bu sebeple Hz. Resûlullahtan sonra, halifeliğe en lâyık o idi.

Nitekim netice de öyle oldu. Resûl-i Ekrem Efendimizin ebediyyet âlemine irtihal buyurdukları Pazartesi günü öğleden sonra akşama kadar yapılan uzun konuşma, görüşme ve müzakerelerden sonra Hz. Ebû Bekir Hz. Resûlullahın halifesi seçildi ve ona bîat edildi.



Hz. Ebû Bekire umumî biât

Rebiülevvel ayının on üçü, Salı günü. Hz. Ebû Bekir, Mescid-i Nebevîye geldi. Minbere çıkıp oturdu.

Henüz konuşmaya başlamadan önce, Hz. Ömer ayağa kalktı. Allaha hamd ve şükürde bulunduktan sonra, Müslümanlara, Allah, halifeliği sizin hayırlınız, Resûlullahın (a.s.m.) yâr-ı gârı olan zâta nasip etti. Kalkınız, ona bîat ediniz!

Mescid-i Şerifte bulunan Müslümanlar kalkıp Hz. Ebû Bekire umumî bîat yaptılar.1

Bîat işi bitince Hz. Ebû Bekir, Allaha hamd ve şükür ettikten sonra şöyle konuştu:

Ey insanlar! Ben, üzerinize vâli ve emir oldum. Halbuki, sizin en hayırlınız değilim. Eğer iyilik edersem bana yardım ediniz. Fenalık yaparsam bana doğru yolu gösteriniz!

Doğruluk emânettir. Yalancılık hiyânettir. Înşaallah, içinizdeki en zayıfınız kendisinin hakkını alıncaya kadar, yanımda en güçlünüz olacaktır! Înşallah, içinizde en güçlünüz de, üzerine geçirdiği hakkı kendisinden alıncaya kadar benim yanımda en zayıfınız olacaktır.

Ey insanlar! Allah yolunda cihadı terk etmeyin! Bilin ki, cihadı terk eden kavim zelîl olur.

Ben, Allah ve Resûlüne itâat ettikçe, siz de bana itâat ediniz. Ben, Allah ve Resûlüne âsi olursam, sizin de bana itâatınız lâzım gelmez.

Kendim ve sizin için Allahtan af ve mağfiret dilerim!1

Peygamber Efendimizin yıkanması ve kefene sarılması

Rebiülevvel ayının on ikisi Pazartesi günü, Müslümanlar öğleden sonra akşama kadar işlerini yürütecek bir halifenin seçimi ile meşgul olduklarından, Peygamberimizin yıkanması, techiz ve defni Salı gününe kaldı. O gün, Hz. Ebû Bekire Mescid-i Nebevîden umumî bîat yapıldıktan sonra bu işlere başlandı.

Resûl-i Kibriyâ Efendimizin Hücre-i Saadetlerinde yıkama işiyle meşgul olmak için Hz. Ali, Hz. Abbas, Fadl bin Abbas, Kusem bin Abbas, Üsâme bin Zeyd ve Peygamberimizin azaldlısı Şükrân (Salih) bulunuyordu.2

Bu arada Ensar-ı Kiram da bu ulvî hizmette bulunmak istiyordu. Bu husustaki arzularını izhar ettiler. Onları temsilen de Hz. Ali, Evs bin Havlîyi içeri aldı.3

Yıkama işini Hz. Ali yaptı. Zirâ, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz sağlığında ona, Vefât ettiğim zaman beni, sen yıka diye vasiyyet etmişlerdi.4

Evs bin Havlî testi ile su taşıyor, Hz. Abbas ile Üsâme ve Şükrân, Peygamberimizin üzerine su döküyorlardı. Hz. Ali de eline sarmış olduğu bez ile gömlek üzerinden oğuşturarak Peygamberimizi yıkıyordu. Mübarek cesedleri son derece temizdi, mis gibi kokuyordu. Hücre-i Saadetin içini, o âna kadar görülmemiş bir güzel koku kaplamıştı. Peygamber Efendimizde, ölülerde görüle gelen şeylerden hiç birinden eser yoktu. Hz. Ali yıkarken, Anam babam sana fedâ olsun! Hayatında da, vefâtında da temizsin, güzelsin, yâ Resûlallah!1 diyordu.

Yıkama işi bittikten sonra Hâtemül-Enbiyâ Efendimiz, yine Hz. Ali, Hz. Abbas, Fadl bin Abbas ve Şükran tarafından kefene sarıldı.2



Peygamberimizin üzerine namaz kılınması

Rebiülevvel ayının on üçü, Salı günü öğleye doğru Resûl-i Kibriyâ Efendimizin yıkanma ve kefene sarılma işi tamamlandı. Hücre-i Saadetinde seririnin üzerine konuldu. Bundan sonra Hâne-i Saadetlerinin kapısını açtılar. Önce melekler, sonra erkekler, sonra kadınlar, daha sonra da çocuklar Fahr-i Alem Efendimize karşı bu son vazifelerini huşû ve hüzün içinde ifâ ettiler.



Resûl-i Ekremin defni

Resûl-i Ekremin nereye defnedileceği hususu görüşüldü. Bir kısmı, Mekkeye götürülmesini, diğer bir kısmı Medinede ve Bakî mezarlığına, bazıları ise Mescidin içine defnedilmesini teklif etti.3

Fakat, Hz. Ebû Bekir imdada yetişerek şöyle dedi:

Ben, Resûlullahtan şu sözü işitmiştim ve hâlâ unutmamışımdır: Cenab-ı Hak, her peygamberin ruhunu o peygamberin defnolunmak istediği yerde alır. Dolayısıyla, Resûlullahı istirahat döşeğinin bulunduğu yere defnetmeliyiz!4

Bu teklif Ashab-ı Kiram tarafından benimsendi. Böylece Resûl-i Kibriyâ Efendimizin, Hz. işenin evinde yattığı döşeğin altının kabir olarak kazılması kararlaştırıldı. Bundan sonra döşek kaldırılarak altı lahd tarzında kazıldı.



Hz. Bilâlin Müslümanları ağlatması

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz henüz defnedilmemişti. Bu sırada Hz. Bilâl, hüzün ve hasret akıtan yanık sesiyle ezan okudu. Eşhedü Enne Muhammeder-Resûlullah dediği zaman, Ashab-ı Kiram hüngür hüngür ağlamaya başladı. Mescid-i Nebevî, ağlama sesleriyle çalkalandı.

Bu, Hz. Bilâlin son ezânı oldu. Resûl-i Kibriyâ Hazretleri defnedildikten sonra artık ezan okumadı.



Peygamberimizin kabre konması

Çarşamba gecesinin geç vakitleri idi. Nihâyet, gönül ve göz yaşları arasında Server-i Kâinatın mübarek naşını kabrine tevdi ettiler.

Bu büyük, eşsiz ve benzersiz hayatın safhalarını gücümüzün yettiği kadar anlatmaya çalışıp burada bitirirken şöyle duâ ediyoruz:

Allahım! Bizi dünyada Resûlünün sünnetinden ayırma! hirette ise şefâatından mahrum kılma! min min min

Share on Facebook! Share on Twitter! StumbleUpon

Makaleler « Medine Hayatı »

» Vefatı » Kaynak » Hicretin Onuncu Senesi
» Veda Haccı » Hicretin Dokuzuncu Senesi » Huneyn Muharebesi
» Hicretin Sekizinci Senesi » Mekke'nin Fethi » Hicretin Altıncı Senesi
» Hicretin Yedinci Senesi » Hendek Savaşı » Hicretin Beşinci Senesi
» Hicretin Dördüncü Senesi » Bedir Muharebesi » Hicretin Îkinci Senesinin Diğer Mühim Hâdiseleri
» Hicretin Üçüncü Senesi » Hicretin Îkinci Senesi » Hicretin Birinci Senesi