Kullanıcı Adı:  Üye Olacağım
Şifre:  Şifremi Unuttum!
Hatırla?  

15 Jul 2010 Huneyn Muharebesi

Huneyn Muharebesi


Hicretin 8. yılı, 5 Şevval, Cumartesi. (Mîlâdî 27 Ocak 630) Mekkenin fethi ile Kureyşin hemen hemen tamamı Îslâmiyetle şereflenmişti. Fetih, aynı zamanda civar kabileler, bilhassa Kureyşlilere taraftar bulunan kabileler üzerinde müsbet tesirler bırakmış ve onların Îslâm ve Müslümanlara karşı gönüllerinde sevgi dolu sıcak bir alâka duymasına sebep olmuştu. Bu ciddi alâka, onların bundan böyle Resûl-i Ekrem safında yer alacaklarının bir işareti sayılıyordu.

Bununla birlikte, gönülleri hâlâ bu sıcak ilgiden mahrum bulunan ve bu mahrumiyetten sıyrılmak arzusu taşımayanlar da vardı: Sakif ve Havazin kabileleri bunların başında yer alıyordu. Bunlar, eskiden beri Peygamberimiz ve Müslümanlara karşı şiddetli düşmanlıklarıyla biliniyorlardı. Birçok Arap kabilesi gelip Resûl-i Ekreme sadakât elini uzattığı halde, bunlar düşmanlıklarını bir türlü yenemiyorlardı. O civarın en güçlü kabileleri oluşu, kendilerini aldatıyor ve yersiz bir gurura sevk ediyordu.

Resûl-i Ekrem Mekkeyi fethedip Kureyşlilerle birlikte birçok kabilenin de gönlünü kazanınca, bunların endişeleri daha da kabardı. Büyüyen endişeleri onları, hazırlanıp Mekke üzerine yürüme kararı almaya kadar götürdü. Gayeleri, Peygamberimizin üzerlerine gelmesine fırsat tanımadan Mekkeye ansızın baskında bulunmaktı.

Bu maksatlarını her iki kabilenin ileri gelenleri kendi aralarında yaptıkları konuşmalarda izhar ediyorlardı:

Muhammedin bizimle savaşmaya gelmesine herhangi bir engel kalmamıştır. En uygunu olan; o üzerimize yürümeden, bizim onun üzerine yürümemizdir!1

Nitekim kısa zamanda etraftaki bazı kabilelerin de katılmasıyla Havazinlerin lideri Mâlik bin Avfın kumandasında 20.000 kişilik bir ordu teşkil ettiler. Kumandan Mâlik bin Avf, askerlerin cesaretle çarpışmaları, dönüp geri kaçmamaları için bütün kadın, çocuk ve davarların da orduya katılmasını temin etmişti.

Yirmi bin kişilik düşman ordusu kadınları, çocukları ve hayvanlarıyla, gelip Evtas mevkiinde karargâhını kurdu.1

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Havazin ve Sakiflilerin Îslâm topraklarına saldırmak için bir araya geldiklerini haber alınca, derhal Abdullah bin Ebî Hadredi bilgi almak üzere düşman topluluğunun arasına gönderdi.

Tebdil-i kıyâfetle düşman ordusu arasında bir kaç gün dolaşan bu Sahabî, gereken bütün bilgileri topladı. Ordu kumandanı Mâlik bin Avfın diğer kumandanlara söylediği şu sözleri bizzat kulağıyla duydu:

Bu Muhammedin son çarpışması olacaktır. Onun şimdiye kadar karşılaştığı kimseler, harp bilgisinden mahrum bulunan kimselerdi. Onun için onlara galebe çalıyordu. Seher vakti olunca, hayvanlarınızı, kadınlarınızı ve çocuklarınızı arkanızda sıralayacaksınız! Sonra askerleri sıralayacaksınız! Müslümanlarla karşılaşınca hücuma kalkacaksınız! Kılıçlarınızın kınlarını kırınız ve tek bir adam gibi hep birden saldırınız! Biliniz ki, zafer ilk saldırıya geçenindir!

Abdullah (r.a.) bu bilgileri topladıktan sonra Mekkeye döndü ve duyduklarını olduğu gibi, Peygamberimize haber verdi.

Peygamberimiz ordusunu hazırladı

Resûl-i Ekrem Efendimiz, kendi aleyhinde böyle büyük bir ordunun toplandığını haber alınca yerinde bastırmak için süratle hazırlığa geçti.

Bu arada yanında zırhlar ve silahlar bulunan henüz Müslüman olmamış Safvan bin Ümeyyeye şöyle dedi:

Ey Ebû Ümeyye! Yarın gidip düşmanla karşılaşacağız! Şu silahlarını bize emânet olarak ver.

Safvan, Yâ Muhammed! Zorla almak, geri vermemek üzere mi istiyorsun? diye sordu.

Peygamber Efendimiz, Hayır, emânet olarak, kırılan ve yitirilenleri tazmin etmek üzere istiyorum buyurdu.

Bunun üzerine Safvan yüz tane zırhla, onlara yetecek kadar silah verdi. Hatta bunları harp yerine kadar taşımayı da Efendimizin teklifi ile üzerine aldı.1

Peygamberimiz, Mekkenin fethi günü Müslüman olan ve henüz yirmi yaşında bir genç olan Attab bin Esîdi Mekkeye vali tayin etti. Îslâm ve Kuranı öğretmek üzere de Muaz bin Cebel Hazretlerini şehirde vazifelendirdi.2



Îslâm ordusunun Mekkeden ayrılışı

Tarih, Hicretin sekizinci senesi, Şevval ayının beşinci günü idi.

On iki bin kişilik Îslâm ordusu Hz. Peygamber Efendimizin (a.s.m.) kumandasında Mekkeden, düşmanın toplandığı mevkie doğru hareket etti. Ordunun iki binini Mekkeliler teşkil ediyordu. Ayrıca orduda seksen kadar da müşrik vardı. Kureyşin bir çok ileri geleni bu seksen kişinin arasında bulunuyordu. Maksatları, hangi tarafın galip geleceğini bizzat görmek ve elde edilen ganimetten istifade etmekti.

Peygamber Efendimiz, o âna kadar böylesine kalabalık bir ordunun başında yola çıkmış değildi. Fakat o, sadece kalabalığın zafer getirmeyeceğini biliyordu. Zaferi ihsan edenin de, hezimete uğratanın da Cenab-ı Hak olduğunun, insanın sadece zaferi netice verecek sebepleri mükemmel bir şekilde hazırlamakla vazifeli bulunduğunun derin idrâki içindeydi. Bu sebepledir ki, bu kadar kalabalık, azametli ve ihtişamlı bir ordunun başında bulunmasına rağmen, tavrından en küçük bir büyüklenme sezilmiyordu.

Ancak, bu muhteşem kalabalığa güvenen mücahidlerden bazıları şöyle dediler:

Artık, bugün azlık yüzünden mağlûp olmayız!1

Halbuki onlar, Allahın yardımıyla, bir çok kere az bir kuvvetle kendilerinden hem sayıca, hem silahça kat kat üstün bulunan bir çok kalabalığı mağlûp etmişlerdi. Bedir Zaferi bunun ap açık bir misali idi. Hendek, Müte bunun gözle görünür örnekleri idi. Buna rağmen, sanki zaferleri getiren tek unsurun kalabalık insan yığınları olduğu havasında konuşmuşlardı.

Haliyle Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.), bu sözden hoşlanmadı ve bunu tavrıyla ihsas etti.



Huneyne varış

Şevval ayının on biri Salı günü idi.

Resûl-i Ekrem, ordusuyla inişli çıkışlı, bir çok dar geçitleri ve gizli yolları bulunan Huneyn Vadisine vardı.

Seher vakti, ordusunu saf düzenine koydu. Bayraktar ve sancaktarlara bayrak ve sancaklarını teslim etti.

Muhacir Müslümanlardan sancağı Hz. Alinin, bayrakları ise Sad bin Ebî Vakkas ile Hz. Ömerin elinde bulunuyordu. Ensar Müslümanların iki sancağından birini Hübab bin Münzir, diğerini ise, Üseyyid bin Hudayr taşıyordu.

Hâlid bin Velidin (r.a.) kumandasındaki Süleymoğulları Îslâm ordusunun öncü kuvvetlerini teşkil ediyorlardı.

Resûl-i Ekrem, tedbirde asla kusur etmiyordu. Düldülün üzerinde bulunuyordu. Sırtına iki zırh gömlek, başına takke giymiş ve takkenin üzerine ise miğfer geçirmişti.1

Herkesten ziyâde Yüce Yaratıcısından korkan, herkesten fazla ibâdet ve tâata düşkün bulunan Fahr-i lem Efendimiz, Cenab-ı Hakkın âdetullah tabir edilen hayattaki maddî kanunlarına da herkesten ziyâde riâyet ediyor, onlara uymada gayet titiz davranıyordu. Düşman karşısındaki bu vaziyetiyle de bu durumunu açıkça ortaya koyuyordu. Allahın hıfz ve inayeti altında bulunmasına rağmen, herkes bir zırh giymişken o iki zırh giyiyor ve başındaki takkesinin üzerine de miğfer geçiriyordu.



Îlk çarpışma

Sabahın alaca karanlığı henüz çevreye hâkimdi. Peygamberimiz, düşmanı gafil avlamak maksadıyla ordusuna Huneyn Vadisine inme emrini verdi. Vadiye, önce düşmanın tertibat ve harekâtından habersiz olan Hz. Halid, emrindeki öncü kuvvetlerle daldı. Bu dalışla birlikte, vadinin iki hâkim yerinde pusu kurmuş olan düşmanın oklarına hedef oldular. Askerî manevraya elverişli olmayan dar vadide, ok yağmuru mücahidleri şaşkına çevirdi. Etrafın henüz karanlık olması ise işi bütün bütün güçleştiriyordu. Neye uğradıklarını anlamayan mücahidler geri çekilmek zorunda kaldılar. Öncü kuvvetlerin geri çekilişini, orduya gönüllü olarak katılan Mekkeli yeni Müslümanların geri çekilişi takip etti. Geri çekilme, artık bir nevi bozguna dönme istidadı gösterir gibi oldu.

Durum oldukça nazik, manzara oldukça acıklı ve ibretliydi.

Hz. Resûlullahın etrafında sadece yüz kadar mücahidin bulunduğu görülüyordu. Düşman ise yirmi bin kişilik kuvvetiyle o tarafa doğru ilerliyordu. Efendimiz, iki tarafından kaçışan mücahidlere şöyle seslendi:

Ey insanlar! Nereye gidiyorsunuz? Bana doğru geliniz. Ben Allahın Resûlüyüm! Ben, Muhammed bin Abdullahım! diye sesleniyordu.

Harp meydanı bir ana baba gününe dönmüştü. Develer birbirine giriyor, at kişnemeleri toza dumana karışarak etrafa korku saçıyordu.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, herkesin kendisini bırakıp gerisin geri kaçtığı, düşman kuvvetlerin ise sel gibi üzerine akıp geldiği bu sırada Düldülün üzerinde bir cesaret âbidesi gibi duruyordu. Tek adım geri çekilmediği gibi, zerre kadar korku eseri de göstermiyor, cesaretini, ümid ve metanetini kaybetmiyordu. Bu kan ve ateş deryasında böylesine sebat ederek durmak, düşmanın yirmi bin kişilik kuvvetine karşı mukavemet göstermek, ancak o kahramanlar kahramanının şânı idi.

Îslâm ordusunun böylesine beklenmedik bir bozgunla karşı karşıya kalması ânında Kureyşlilerden bazı kimseler ileri geri konuşmaya başladılar.

Ebû Süfyan bin Harb, Bu bozgunun denize kadar arkası alınmaz dedi.

Safvan bin Ümeyye o sırada henüz Müslüman olmamıştı. Buna rağmen Ebû Süfyanın bu sözlerinden hoşlanmadı.

Ağzına taş toprak dolsun senin diye karşılık verdi.

Yine o sırada Safvan bin Ümeyyenin kardeşi gelip, Müjdeler olsun! Bugün sihir bozuldu, tesirini kaybetti deyince Safvan bin Ümeyyeden şu cevabı aldı.

Sus! Allah senin ağzını yırtsın! Bana Havazinlilerden birinin hakim olmasından, Kureyşli birinin hâkim olması daha hoş gelir.

Süheyl bin Amr ise, Muhammed ve Ashabı, bir daha toparlanamazlar, savaşamazlar diye konuştu. Henüz yeni Müslüman olmuş Ebû Cehilin oğlu Îkrime, Böyle söylemen doğru değil dedikten sonra sözlerine şöyle devam etti:

Îşler, ancak Allahın elindedir. Muhammedin elinde bir şey yoktur. Bugün savaş onun aleyhinde ise, yarın muhakkak onun lehinde olacaktır.

Süheyl, Îkrimenin bu sözlerini hayretle karşıladı ve Sen, daha önce, bu söylediklerinin tersini söyler durmaz mıydın? diyerek hayretini dile getirdi.

Îkrime şu cevabı verdi:

Vallahi, biz uygun olmayan şeyler üzerinde ısrar ediyormuşuz. Aklımızı çalıştırmamış; ne zarar, ne de fayda vermeyen bir takım taşlara tapmış durmuşuz.1

Bu bozgun sırasında Kureyşlilerin henüz Müslüman olmayanlarından, Peygamber Efendimizin hayatını ortadan kaldırmayı düşünenler bile oldu.

Şeybe bin Osman bunlardan biri idi. Uhud Harbinde babası öldürülmüştü. Bu yüzden de içi intikam ve kinle doluydu. Kılıcını sıyırdı. Sağ taraftan Peygamber Efendimize (a.s.m.) doğru varmak istedi. Bu sırada sağında amcası Hz. Abbasın elinde pırıl pırıl parlayan kılıcıyla durmuş olduğunu gördü: Amcası oradayken ben yanına varamam diyerek Peygamber Efendimizin (a.sm.) sol tarafına geçti. Oradan hucum etmek istiyordu. Fakat, o tarafında da amcasının oğlu Ebû Süfyan bin Hârisin durduğunu gördü: Amcasının oğlu da onu yardımsız bırakmaz diyerek bu sefer Peygamber Efendimizin (a.s.m.) arkasından yanına varmak istedi. Efendimize oldukça yaklaşmıştı. Kılıcını kaldırıp vurması için de artık bir engel kalmamıştı. Tam o esnada aralarında birden bire bir ateş peydâ oldu. Şeybe birden ürperdi, korktu. Ateşin kendisini yakıp kavuracağını sandı. Korkusundan gözlerini elleriyle kapayıp geri çekildi. Ancak o zaman Peygamber Efendimizin (a.s.m.) Allah (c.c.) tarafından korunduğunu anlamıştı.

Geri çekildiği sırada, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, ona doğru mübarek başını çevirip gülümsedi ve Ey Şeybe! Yanıma gel buyurdu.

Kâinatın Efendisinin hayatına kastetme cesaretini az evvel kendisinde bulan Şeybe o anda tir tir titriyordu. Kalbi korku ile ürperiyordu. Efendimizin yanına geldi. Peygamberimiz, mübarek ellerini göğsüne koydu ve Allahım! Bundan şeytanın vesvese ve desiselerini gider diye duâ etti.

Bir anda Şeybenin kalbindeki intikam ve kin duygusu yok oluvermiş, yerini iman ve Peygamberimize karşı sevgiye terk etmişti. O ânı Şeybe şöyle ifade eder.

Vallahi, elini göğsümden kaldırmamıştı ki, Allahın yaratıklarından bana ondan daha sevgili olan bir kimse kalmamıştı.

Daha sonra Peygamber Efendimiz, Ey Şeybe! Haydi artık kâfirlerle savaş buyurdu.

Şeybe der ki: Resûlullahın önünde kılıç vurup savaştım. Vallahi canım ve her şeyimle onu korumak istiyordum. O anda sağ olsaydı da babamla karşılaşsaydım, hiç çekinmeden onu da kılıçla vurup öldürürdüm.1

Böylece, Gerek Arap gerek Arap olmayanlardan Muhammede tâbi olmadık kimse kalmasa bile, ben yine tâbi olmam diyen biri daha Hz. Resûlullahın getirdiği nurun cazibesinden kendisini kurtaramayıp Îslâmın saadetli sinesine kavuşmuş oluyordu.

Etrafında bir avuç mücahidle kalan Resûl-i Ekrem, düşmanın bir sel gibi üzerine akıp gelmekte olduğunu görünce, onlarla çarpışmak için boz Düldülü mahmuzlamak istiyor, ancak amcası Hz. Abbas Düldülün dizginini, Ebû Süfyan bin Hâris ise üzengisini tutup buna mani olmaya çalışıyorlardı.

Bu dehşetli hengâmede, Resûl-i Kibriyâ, Düldülün dizginini tutan amcası Hz. Abbasa, Ey Ensar cemaatı! Ey Semure ağacının altında bîat etmiş bulunan Sahabîler topluluğu! Neredesiniz, diye seslen emrini verdi. Hz. Abbas, gür sesiyle nidâ etti.1

Gür sadâ, dalga dalga vadiyi çınlattı. Kaçan mücahidler, durdular. Etraf alaca karanlıktan sıyrılıp, aydınlığa kavuştuğu gibi, mücahidler de yüreklerini kaplayan ürkeklikten sıyrılıp, kendilerine geldiler. Zihinlerinde artık şimşekler çakıyordu. Nereye gidiyoruz? Resûlullahı kime terk ediyoruz? diyorlardı.

Sanki daldıkları derin bir uykudan uyanır gibi olmuşlardı. Resûl-i Ekreme verdikleri vaadleri bir anda hatırlıyorlar ve toparlanmaya başlıyorlardı. Kaçan ayaklar, şimdi kan ve ölüm deryasında cesaret âbidesini andıran Peygamberimizin etrafına koşuşuyordu. Bozulan ordu, tekrar toparlanmaya başladı. Öyle ki, atı hızlı koşamayanlar atlarından inip kendileri olanca güçleriyle bu dâvetin ifâsını tatbike koşuyorlardı. Uhudda da aynı durum vuku bulmuştu. O zaman da Resûl-i Kibriyânın cesareti, matenati, düşman karşısındaki sebâtı, Îslâm ordusunu çok daha feci bir duruma düşmekten kurtarmıştı.

Bir anda Efendimizin etrafını saran mücahidler, kılıçlarını sıyırıp cesaret ve var güçleriyle düşmanın üzerine saldırdılar. Kılıç şakırtılarına, mücahidlerin tekbir sadâları karıştı. Düşman bir anda dehşet ve korku içinde kaldı.

Hz. Osman, Hz. Ali, Ebû Dücâne gibi kahraman Sahabîler o dehşetli hengâmede Resûl-i Kibriyânın (a.s.m.) önünde düşmana göğüslerini siper ederek çarpışıyorlardı. Hz. Ali, çevikliği ve cesareti ile düşman askerlerinin cesâretini kırıyordu.

Harbin bu en şiddetli ânında Fahr-i lem, üzerinde bulunduğu Düldülün üzengisine basarak dikildi ve Îşte şimdi fırın tutuştu! Harp kızıştı!1 buyurdu.

Sonra da dehşetli manzarayı seyrederek, Ben Allahın Resûlüyüm, Yalan yok!2 diye seslendi.

Bu sözleriyle o, peygamberlikle yalanın bir araya gelemeyeceğini ifâde ediyordu ve bütün kalbiyle Allahın vadettiği yardımına inandığını haykırıyordu. Bu sesleniş, sabrın ve sebâtın mükâfatı olan zaferin müjdesiydi.

Bu arada Hz. Ali ile Ebû Dücâne (r.a.), düşman bayraktarlarından birini yere serdiler. Bayraktarlarının yere serildiğini gören Havazinliler korkmaya başladılar.

Mücahidleri çarpışma şevkinin sardığı, düşmanın da ürkmeye başladığı bir anda Resûl-i Ekrem Düldülünden indi ve Yüce Rabbine şöyle yalvardı:

Allahım! Bize, yardımını indir! Muhakkak Sen, onların bize galip gelmesini istemezsin.3

Cenab-ı Hakka böylesine gönülden yalvarıp, zafer niyaz eden Efendimiz, sonra da eline bir avuç kum aldı, Yüzleri kara olsun! diyerek, düşman askerlerine doğru attı.4

O anda, Resûl-i Zişân Efendimizin bir mucîzesi olarak, düşman askerlerinin gözlerine bir avuç kumdan isabet etmedik hiç kimse kalmadı.

Artık, düşman ordusunda bozgun başlamıştı

Meleklerin mücahidlerin imdadına gelmesiyle de, düşman askerinin geri kalan çarpışma güçlerini alıp götürdü ve gerisin geri kaçmalarını sağladı.

Hz. Abbas, o ânı sonradan şöyle tasvir edecektir:

Vallahi, Resûlullahın, kumu onlara doğru savurmasından sonradır ki, güçlerini yitirdiklerini, işlerinin tersine gittiğini gördüm. Sonunda Allah onları bozguna uğrattı. Allah Resûlünün, Düldülü tepip, onları takibe koyulduğunu, hâlâ gözlerimle görür gibiyim.1

Cenab-ı Hak, mücahidlerin gönlünde meydana gelen bir anlık bozgun burukluğundan sonra ihsan ettiği parlak zaferi, Kurân-ı Keriminde şöyle beyan buyurur:

Muhakkak ki Allah pek çok yerde ve Huneyn gününde size yardım etmişti. O gün çokluğunuza güvenmiştiniz; fakat bu size bir fayda vermedi. Yeryüzü, o kadar genişliğiyle beraber, size dar geldi ve arkanızı dönüp gittiniz.

Sonra Allah, Resûlünün ve müminlerin üzerine emniyet ve rahmetini indirdi, görmediğiniz ordular indirdi ve kâfirleri azaplandırdı. Îşte kâfirlerin cezası budur.2

Bozguna uğrayan düşman ordusu, bir kaç kısma ayrılarak savaş meydanını üzgün üzgün terk etti. Bir kısmı Tâife gitti. Bir kısmı Evtasa toplandı. Diğer bir kısmı ise Nahle taraflarına doğru yol aldı.

Çarpışma sonunda, Müslümanlardan 4 şehid, düşmanın ise 70 ölü verdiği görüldü.

Düşman, harp meydanına çoluk çocuğuyla geldiği için geride esir olarak bir çok kadın ve çocuk da bıraktı. Bu savaşta, mücahidlere o âna kadar elde edemedikleri bol miktarda ganimet kalmıştı.

Alınan esirler arasında Peygamberimizin süt kardeşi Sadoğullarından Şeymâ da vardı. Kendisine karşı yapılan bazı sert hareketler üzerine, Bilin ki, ben Efendinizin süt kardeşiyim diyerek bu sert davranışlarından vazgeçmelerini söyledi. Ancak mücâhidler, sözünde doğru olup olmadığını öğrenmek için onu alıp Huzur-u Risâlete getirdiler. Şeymâ, Yâ Muhammed! Ben, senin süt kardeşinim deyince, Efendimiz, Bunu neyle ispatlarsın? diye sordu.

Şeymâ, Omuzumda bulunan diş izi ile ki, onu sen ısırmıştın1 dedi.

Îzi gören Kâinatın Efendisi, süt kardeşi Şeymâyı tanıdı. Kendisiyle Sadoğulları yurdunda, koşuştukları, oynadıkları, gezdikleri Şeymâ idi bu. Însan kadrini çok iyi bilen, kendisine yapılan en ufak bir yardım ve iyiliği seneler sonra da olsa unutmayan Kâinatın Serveri, süt kardeşi olan bu çocukluk arkadaşına ridâsını serip üzerine oturttu. Bir anda, o çocukluk günleri hafızasında canlandı. Gözleri dolu dolu oldu. Sonra da süt anne ve babasını sordu. Şeymâ, onların ikisinin de çoktan ölüp gittiklerini söyledi.

Daha sonra Şeymâya, Îstersen, sevgi ve saygı görerek yanımda otur. Îstersen, faydalanacağın bazı mallar verip, seni kavim ve kabilenin yanına göndereyim buyurdu.

Şeymânın cevabı şu oldu:

Sen bana mal verip, beni kavmimin yanına döndür!2

Resûlullahın bu kadirşinaslığı karşısında Şeymânın ruh âlemi aniden aydınlandı ve şehâdet getirerek saadet dairesine girdi.3 Peygamber Efendimiz kabilesinin yanına dönmek isteyen Şeymâya iki köle verdi. Sonra da Cirâne mevkiine gidip beklemesini söyledi. Tâif dönüşünde ise ona ve âile halkından hayatta bulunanlara deve ve davarlar verdi.



Düşmanın takib edilmesi

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bozguna uğrayan Havazinlilerin takip edilmesini mücahidlere emretti. Ordunun öncü kuvvetlerini yine Süleymoğulları teşkil ediyordu ve Hâlid bin Velidin kumandası altında bulunuyorlardı.

Takip esnasında Resûl-i Ekrem Efendimiz bir kadın cesedine rastladı. Kadının Hâlid bin Velid tarafından öldürüldüğü söylenince, mücahidlerden biriyle derhal ona, Hâlide yetiş ve ona Allah Resûlü, seni çocuk, kadın ve hizmetçi öldürmekten men ediyor de1 diye haber gönderdi:

Bu arada, çocukların da öldürüldüğü haberi üzerine de, Peygamber Efendimiz (a.s.m.) şöyle buyurdu:

Dikkat ediniz! Çocuk öldürülmeyecektir!

Sahabînin biri, Yâ Resûlallah! Onlar müşriklerin çocukları değiller mi? diye sorunca, Fahr-i Kâinattan şu ibretli ve hakikatlı cevabı aldı:

Sizler de hidayete ermeden önce müşriklerin çocukları değil miydiniz? Her çocuk, Îslâm yaratılışı üzere doğar. Dili dönünceye kadar öyle devam eder. Sonra anne babaları, onu ya Yahudileştirir, ya da Hıristiyanlaştırır.2



Evtasta çarpışma

Huneyn Vadisinde mücahidler tarafından bozguna uğratılan Havazinlilerden bir kısmının Evtas Vadisinde toplandıkları görülüyordu. Resûl-i Ekrem, Ebû mir el-Eşârî Hazretlerine bir sancak vererek bazı mücahidlerle toplanan düşman üzerine yolladı. Evtasta mevzilenen düşman, kendisini savunmaya geçti.

Teke tek yapılan döğüş ve vuruşmada, kumandan Ebû mir (r.a.), Havazinlilerden bir çoğunu yere serdi. Sonra da mızraklarla vuruşmaya başladı. Bu sırada, kumandan Ebû mir (r.a.), atılan bir okla ağır yara aldı ve sancağı yeğeni Ebû Mûsa el-Eşârîye vererek onu kumandan tayin etti. Bir müddet sonra da aldığı ağır yaranın tesiriyle şehid olarak hayata gözlerini yumdu.1

Kumandanlığa geçen Ebû Mûsa, savaşa girişti ve düşman kuvvetlerini dağıtmaya muvaffak oldu. Düşman, oradan doğruca Taife gidip sığındı. Daha önce de kumandanları Mâlik bin Avf gidip oraya sığınmıştı.

Peygamber Efendimiz, çarpışmadan kesin netice almak istiyordu. Huneyndeki çarpışmayla bu kesin netice henüz elde edilmiş değildi. Düşman, Taife sığınmıştı. Bu sebeple Taif üzerine yürümek gerekiyordu.

Buna binâen, Huneyn Savaşında elde edilen ganimetler ve alınan esirleri Cirâne mevkiine gönderdi ve orada muhafaza edilmesini, vazifelendirdiği Sahabîlere bildirdi.2

Resûl-i Ekrem, henüz Huneyn mevkiinden ayrılmamıştı. Öğle namazını kılmış ve istirahat etmek üzere bir ağacın gölgesinde oturuyordu.

Bu sırada iki kişinin huzuruna girdiği fark edildi. Bunlar Gatafanların reisi Uyeyne bin Hısn ile Akrâ bin Hâbis idi. Uyeyne, Peygamberimizden haksız yere öldürülen mir bin Azbatın kanını dâvâ ediyor ve katil Muhallim bin Cessâmenin kendilerine teslimini istiyordu.3

Uyeyne bin Hısn, Vallahi, yâ Resûlallah! O benim kabilemin kadınlarına ölüm acısını tattırıp, canlarını yaktığı gibi, ben de onun kadınlarına ölüm acısını tattırıp canlarını yakmadıkça, yakasını bırakmam diyerek Muhallim bin Cessâmenin kısas için kendisine teslimini istiyordu. Akrâ bin Hâbis ise Muhallimi müdafaa ediyordu.

Resûl-i Ekrem, Onun diyetini kan bedelini alsan olmaz mı? diye teklifine Uyeyne bin Hısn yanaşmadı. Bu sırada sesler yükseldi, gürültüler çoğaldı.

Bunun üzerine Resûl-i Ekrem, Hayır, bu seferimiz sırasında elli deve, dönüşümüzde de elli deve diyet alacaksın diye teklifte bulundu. Ancak, Uyeyne aynı şekilde bu teklifi de kabule yanaşmadı.

Uzun uzun konuşulduktan sonra Uyeyne bin Hısn, teklif edildiği şekilde diyet almayı kabul etti.1

Böylece Resûl-i Ekrem, halk arasında az da olsa gerginliğe sebep olan bir kan davasını halletti.

Fakat işin, ibret alınması gereken bir tarafı da bundan sonra cereyan etti.

Müslümanlar Muhallim bin Cessâmeye, Resûlullahın huzuruna çık, yaptığın bu hareketinden dolayı senin için Allahtan mağfiret dilesin deyince, uzun boylu, üzerine yeni bir elbise giymiş ve kısasa kendisini hazırlamış bulunan Muhallim Huzur-ı Risâlete vardı. Efendimizin önünde diz çöktü. Mahzundu, üzgündü, gözlerinden yaşlar akıyordu. Yaptığı şeyden pişmanlık duyduğunu ve Allaha tevbe ettiğini söyleyerek, Resûlullahtan, Allahtan mağfiret dilemesini istedi: Yâ Resûlallah! Pişmanım, Allaha tevbe ediyorum. Benim için Allahtan mağfiret dile!

Resûl-i Ekrem, Kimsin sen? diye sordu.

Muhallim bin Cessâme diye cevap verdi.

Resûl-i Ekrem, Demek sen, ona [mire] Allahın emânıyla emân verdin [selâmına karşılık selâm verdin] sonra da onu vurup öldürdün, öyle mi? buyurunca, Muhallim bin Cessâme başını önüne eğdi ve sustu.

Efendimiz, sonra da ellerini kaldırarak, yüksek sesle, Allahım! Muhallim bin Cessâmeyi affetme diye beddua etti.

Bedduayı duyan Muhallimin tüyleri diken diken oldu. Uğrayacağı âkıbetin dehşetini düşünerek tir tir titremeye başladı. Tekrar yalvardı, Yâ Resûlallah! Pişmanım! Allaha tevbe ediyorum! Ne olur benim için Allahtan af dile!

Ne varki, Muhallimin bu yakarışı da pek fayda etmiyor ve aynı şekilde Hz. Resûlullahın bedduasına uğruyordu. Sonra da huzurdan kovuluyordu.

Yapılan bedduanın üzüntüsü ve uğrayacağı âkıbetin dehşeti Muhallimi ancak bir hafta kadar ayakta tutabildi. Ölünce, onu gömdüler. Ne var ki, toprak ölüsünü kabul etmiyordu. Defalarca gömdükleri halde, toprak yine cesedini dışarı attı.1

Sonunda kavmi, üzerine taş yığarak onu iki dağ arasında bıraktı.2

Durumu Efendimize intikal ettirdiklerinde, şöyle buyurdular:

Vallahi, toprak ondan çok daha kötülerinin üzerini örtmüştür. Fakat, Allah aranızdaki [haksız yere adam öldürme] yasağı hakkında size gösterdiği bu hâdiseyle öğüt ve ibret vermek istemiştir.3

* * *



Tâif Kuşatması

Huneyn Harbinde, Müslümanlar karşısında hezimete uğrayan Sakifliler, yurtları olan Tâife gidip sığınmışlardı. Şehrin kapılarını üzerlerine kapayarak, savaşmaya hazırlanmışlardı.

Burası şirkin son sığınaklarından biriydi. Bir daha iman ve Îslâma karşı koyacak cesareti kendisinde bulamayacak bir şekilde başı ezilmeliydi. Havazin ve Sakiflileri Müslümanlara karşı ayaklardıran Mâlik bin Avf da gelip buraya sığınmıştı. Onun da yakalanıp hakettiği cezaya uğratılması gerekiyordu.

Bu sebeple Peygamber Efendimiz, mücahidlerle birlikte Tâife doğru yol almaya başladı. Burasını çok iyi biliyordu. Seneler önce, burada hayatının en acı ve acıklı günlerini yaşamıştı. Tâiflileri Îslâma dâvet etmeye gelmişken onlar kendisini taşa tutmuşlar, kan revan içinde bırakmışlardı.

Îslâm ordusu kısa zamanda Tâif önlerine vardı. Fakat Sakifliler kuvvetli kalelerine kapanmışlar ve bütün ihtimalleri göz önünde bulundurarak bol miktarda yiyecek stoku da yapmışlardı.

Bu surları yarıp şehre dalmak elbette mümkün değildi. Bu sebeple Resûl-i Ekrem, şehri muhasara altına aldı. Ordugâh surlara çok yakın kurulmuş olduğundan, mücahidler düşmanın yağmur gibi oklarına maruz kaldılar. Bu arada bir kaç mücahid de atılan oklarla şehid oldu.1

Bunun üzerine Resûl-i Ekrem, ordugâhı surlardan uzaklaştırdı ve bugünkü Tâif Mescidinin yanına nakletti.2

Bu arada yanında bulunan hanımlarından Hz. Ümmü Seleme ile Hz. Zeynep için iki çadır kuruldu. Resûl-i Ekrem, namazlarını bu iki çadır arasında kılar ve orada otururdu. Sakifliler Müslüman olduktan sonra burada bir mescid yapacaklar ve adına da Sâriye Mescidi diyeceklerdir.1

Muhasara esnasında çarpışma, karşılıklı şiddetli ok atışlarıyla devam etti.

Mancınık kurularak, Tâiflilerin taşa tutulması

Muhasaranın uzadığını ve Sakiflilerin teslim olmaya niyetli görünmediklerini anlayan Peygamber Efendimiz, bu sefer mancınık kurulup düşmanın taşa tutulması hususunda mücahidlerle istişârede bulundu. Selmân-ı Farisi Hazretleri, Ben de bunu uygun görüyorum. Çünkü biz Fars ülkesinde düşman kalelerine mancınıklar dikerdik, onlar da bize karşı mancınıklar dikerlerdi. Böylece birbirimizi yenmemiz mümkün olurdu. Mancınık kurulmadığı zamanlarda uzun müddet beklemek zorunda kalırdık diyerek fikrini beyân etti.

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bu teklifi güzel karşıladı ve mancınık yapılmasını emretti. Emri derhal yerine getirildi. Daha önce orduda bulunanlarla birlikte mancınıkların sayısı üç oldu. Îslâm ordusunda ayrıca iki debbâbe (sığır derisinden yapılmış kuvvetli araba) vardı.

Mücahidler bu debbâbelerin altına girerek şehir kalesine yaklaşmayı ve duvarını kazıp delmeyi denedilerse de, bunda başarılı olamadılar. Zira, düşman askerleri tarafından atılan oklar, kızgın demir parçaları ve şişler bu derileri delip ilerlemelerine mani oluyordu. Hattâ bu arada Îslâm ordusu şehid de verdi.

Muhasara uzuyor ve arzu edilen netice elde edilemiyordu. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz bir başka tedbire başvurdu: Düşmanı, iktisadi baskı altına almak için, şehrin dışındaki Tâiflilerin ileri gelenlerine âit kaliteli ve nâdir üzümler yetiştiren bağ ve bahçelerin tahrip edilip, kesileceğini duyurdu ve kesilmesini mücahidlere emretti. Tek geçim kaynakları olan bağ ve bahçelerinin kesildiğini gören Sakifliler, telaşa kapıldılar ve Peygamberimize, Ey Muhammed! Mallarımızı neden kesiyorsun? Bizi yenersen, ya onları alırsın. Yahud da dediğin gibi Allahın rızasını ve akrabalık1 hakkını gözeterek bize bırakırsın diye seslendiler.2

Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz, Ben, bağınızı, Allah rızasını ve akrabalık hakkını gözeterek yerinde bırakıyorum dedi ve üzüm asmalarının kesilmesini menetti.3

Bu arada kahraman Sahabî Hz. Hâlid bin Velid ortaya atılarak düşmandan çarpışacak er diledi. Fakat, düşmanda bu yolda hiç bir hareket görülmedi. Îçlerinden biri, Hz. Hâlidin er dilemesine şu cevabı verdi:

Bizden hiç kimse seninle çarpışmak üzere kaleden aşağı inmeyecektir. Biz kalemizde, oturmaya devam edeceğiz. Çünkü, yıllarca bize yetecek yiyecek stokumuz var. Eğer bu yiyecekler tükenir ve sen de o zamana kadar beklemeyi göze alırsan, o takdirde hepimiz kılıcımızı sıyırır, senin karşına çıkarız. Son nefesimize kadar seninle çarpışırız.4



Yeni bir taktik

Kuşatma uzadıkça uzuyordu. Sakiflilerinse kaleden çıkıp göğüs göğüse çarpışmaya niyetleri yoktu. Teslim olmayı da düşünmüyorlardı.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (a.s.m.) başka bir tedbire başvurdu:

Kaleden inip yanımıza gelen ve Müslüman olan köle hürdür diye ilân ettirdi.1

Bu ilân üzerine yirmiye yakın köle kaleden indi ve Îslâm ordusuna katılıp Müslüman oldu. Peygamber Efendimizde onları azad etti. Sonra da hepsini hali vakti yerinde olan Müslümanlara teslim ederek, onlara Kuran okutmalarını ve sünnetleri öğretmelerini emretti.

Sakifliler Müslüman olduklarında, bu kölelerin kendilerine geri verilmesini isteyecekler, Peygamberimiz ise, Onlar, Allahın azâd etmiş olduğu kimselerdir. Sizlere geri veremem! buyurarak isteklerini reddedecektir.2

Bir ara Uyeyne bin Hısn huzura çıkarak, Yâ Resûlallah! Îzin ver de gidip onlarla konuşayım. Onları Îslâmiyete dâvet edeyim, olur ki Allah onlara hidâyet ihsan eder dedi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz izin verince, Uyeyne çıkıp Tâiflilerin yanına gitti. Peygamber Efendimize söylediklerinin tam aksine onlara, Vallahi, Muhammed hiç bir zaman sizin gibisiyle karşılaşmadı. Kaleleriniz korunmaya müsaittir. Direnmenize devam ediniz dedi.

Bundan sonra dönüp geldi. Resûl-i Ekrem Efendimiz, Ey Uyeyne, onlara neler söyledin? diye sordu.

Uyeyne hiç bozuntuya vermeden, Onları Müslüman olmaya dâvet ettim. Muhammed, sizi teslim almadıkça, geri çekilmeyecektir. Kendiniz için ondan eman alınız dedim diye konuştu.

Uyeyne sözlerini bitirince Peygamber Efendimiz hiddetle, Yalan söylüyorsun! Sen onlara, şöyle şöyle söyledin dedi ve onun söylemiş olduğu sözleri teker teker nakletti.

Kızarıp bozaran Uyeyne af diledi:

Doğru söylüyorsun, yâ Resûlallah. Söylediklerimden dolayı Allahtan affımı dilerim. Pişmanım. Allaha tevbe ediyorum.1

O sırada Hz. Ömerül-Faruk, Yâ Resûlallah! Müsaade buyur da, götürüp şunun boynunu vurayım dedi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hayır! Ashabımı öldürüyorum diye insanlar, hakkımda söz ederler2 buyurdu.

Resûl-i Ekremin rüyâsı

Bu arada Peygamber Efendimiz bir rüyâ gördü. Rüyâsında kendilerine bir kap tereyağı ikram ediliyor, bir horoz ise gagasıyla kabı devirip içindeki yağı döküyordu.

Efendimiz rüyâsını anlatınca, Hz. Ebû Bekir, Yâ Resûlallah! Sanırım bugünlerde Tâifliler hakkında umduğun şeye eremeyeceksin dedi.

Peygamber Efendimiz de aynı kanaatte idi. Buna, ben de imkân görmüyorum buyurdu.3

Muhasaranın kaldırılması

Resûl-i Ekrem, Tâifi fethetmenin o anda kendisine nasib olmayacağını artık anlamıştı. Bundan sonraki bekleme, vakit kaybetmekten başka bir işe yaramayacaktı.

Bu arada Ashabına şimdilik kendilerine Tâifi fethetme izni verilmediğini duyurdu. Bunun üzerine Hz. Ömer gelerek, Göç etmeye hazırlanmaları, halka duyurulacak mıdır? diye sordu.

Peygamber Efendimiz, Evet buyurdu. Bunun üzerine Hz. Ömer, Müslümanlara Tâifi terk etme hazırlıklarına geçmelerini ilân etti.

Hz. Ömer, o arada bir de, Yâ Resûlallah! Sakifler aleyhinde duâ etsen olmaz mı? diye sordu.

Peygamber Efendimiz, Allah, onlar aleyhinde dua etmeye de izin vermedi buyurdu.

Sonra da, Siz hemen göç etmeye bakınız diye emretti.1

Fakat, mücahidlerin bir kısmı, netice almadan buradan ayrılmak istemiyordu. Hattâ, Tâifi fethetmeden nereye gideceğiz? dedikleri de duyuluyordu.

Bu mücahidler gidip, Hz. Ebû Bekire başvurdular. Hz. Sıddık onlara, Bu işi, Allah ve Resûlü daha iyi bilir. Emir, Resûlullaha gökten gelir diyerek cevap verdi.

Bunun üzerine Hz. Ömerül-Farukun yanına vardılar, onunla konuştular.

Hz. Ömer ise onlara şu cevabı verdi:

Biz, Hudeybiye hâdisesini gördük. Hudeybiyede içime, Allahtan başkasına malûm olmayan bir şüphe girmişti. O gün, Resûlullaha (a.s.m), hiç söylemediğim sözlere başvurdum. Az kalsın ev halkım ve malım mahvolup gidecekti.

Resûlullahın (a.s.m.), Allah tarafından yaptığı işte bizim için hayır vardır. Halk için, Hudeybiye Sulhundan daha hayırlı bir fetih olmamıştır. Resûlullahın (a.s.m.) Peygamber olarak gönderildiği günden, Hudeybiyede sulh şartlarının yazıldığı güne kadar, Müslüman olanlardan daha çok kimse, kılıç kullanmadan Müslüman oldular.

Resûlullahın yaptığı işte bir hayır vardır. Ben, o Hudeybiye işinden sonra, hiç bir zaman, hiç bir iş hakkında ona dönüp itiraz edemem. Bu iş Allahın işidir. O, dilediğini Peygamberine vahyeder.2

Peygamber Efendimiz, umumî kanaatın, Tâifte bir müddet daha kalmak olduğunu fark edince, mücahidlere, Öyle ise, yarın sabah çarpışmaya hazır olunuz diye buyurdu.

Sabah olunca, çarpışmaya girdiler. Ancak, bu çarpışma yara almalarından başka bir işe yaramadı. Bundan öteye bir netice elde edemeyeceklerine artık kendileri de kanaat getirdiler. Peygamber Efendimiz tekrar Înşallah yarın döneceğiz deyince sevindiler. Hemen göç hazırlıklarına başladılar. Peygamberimiz onların bu haline tebessüm buyurdu.

Resûl-i Ekrem Efendimiz ordusuyla otuz gün kadar süren bir kuşatmadan sonra Tâiften ayrıldı.

Sakifliler mücahidleri fazlasıyla uğraştırmış, yormuş, yaralamış ve 14 kadar Müslümanı da şehid etmişlerdi. Bu sebeple ayrıldıkları sırada, Peygamber Efendimizden Sakifliler aleyhinde duâ etmesini istediler.

Fakat âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimiz (a.s.m.), ellerini açarak, Allahım! Sakiflilere doğru yolu göster! Onları bize getir! diye duâ etti.1

Kâinatın Efendisi, öylesine engin bir merhamet duygusuna, öylesine bitmez tükenmez bir şefkat deryasına sahipti ki, en azılı düşmanlarının bile mahvolmasına gönlü razı olmuyor, bilâkis onların da Îslâm ve iman nuru ile mânen hayat bulmasını istiyor ve bunu Yüce Rabbinden niyaz ediyordu.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, kuşatmayı kaldırdıktan sonra mücahidlerle birlikte Huneyn ve Evtasta alınan ganimetlerin muhafaza edildiği Cirâne mevkiine dönmek üzere Tâiften ayrıldı.

Sürâka bin Cuşumun Müslüman olması

Resûl-i Ekrem Efendimiz Ashabıyla Tâiften Cirâneye doğru yol alıyordu. Bu sırada Efendimize doğru birinin yaklaşmakta olduğu fark edildi. Müslümanlar onu tanımadıklarından buna mani oldular. Hattâ art niyetli biri olabilir düşüncesiyle, Sen nereye gidiyor, ne yapmak istiyorsun? diyerek üzerine yürümek bile istediler.

Müslümanların kendisini Peygamber Efendimize yaklaştırmayacağını anlayınca, hicret esnasında Hz. Ebû Bekirin kendisi için yazmış olduğu yazıyı iki parmağının arasına alarak kaldırdı, Yâ Resûlallah! Bu, benim için yazdığın yazıdır. Ben, Sürâka bin Cuşumum! dedi.

Peygamber Efendimiz onu tanıdı, Bugün, verilen sözü yerine getirme ve iyilik yapma günüdür! buyurduktan sonra Müslümanlara, Onu bana yaklaştırınız diye emretti.

Efendimizin huzuruna varan Sürâka şehâdet getirerek Müslüman oldu.

Sürâka der ki:

Resûlullaha, Yâ Resûlallah! Kendi develerim için doldurduğum havuzlarımın başını yitirilmiş develer sararlar. Havuzumdan onları sulasam, bana ecir ve sevap var mıdır? diye sordum. Resûlullah (a.s.m.), Evet, her ciğeri olanı sulamakta insana sevap vardır buyurdu.

Bundan başka bir şey sormadım. Sonra kavmimin yanına vardım. Mallarımın zekâtını ayırıp Resûlullaha gönderdim.1



Ganimet ve esirler

Yoluna devam eden Efendimiz Cirâne mevkiine geldi.

Mücahidlerin bu çarpışmalarda elde ettikleri ganimet ve esir sayısı oldukça fazlaydı. Esir alınan kadın ve çocuk sayısı altı bini buluyordu.1

Alınan ganimet malları ise, Yirmi dört bin deve, kırk bin davar ve dört bin ukiyye2 gümüş idi.3

Resûl-i Ekrem, Havazinlilerin gelip Müslüman olabilecekleri ihtimalini gözönünde bulundurarak, esirlerin taksimine hemen başlamadı. Bu arada, Sahabînin birini Mekkeye göndererek, esirler için elbiseler getirtip hepsini giydirdi.4

On geceden fazla beklediği halde, Havazinlilerin gelmediğini görünce, Müslümanlar arasında bölüştürüldü.



Havazin heyetinin gelişi

Esirlerin mücahidler arasında taksim edilmesi işi henüz yeni bitmişti ki, Havazinlilerden bir heyet çıkageldi ve Peygamberimize, Müslüman olduklarını, yurtlarındaki halkın da Îslâmiyeti kabul ettiklerini haber verdi.5

Havazinliler, Resûl-i Ekrem Efendimizin süt annesi Halimenin mensup olduğu kabile idi. Yani Allah Resûlüne dadılıkta bulunmuş bir kabile idi. Bunu ileri sürerek kendilerine lütufkâr davranılmasını, mal ve esirlerin geri verilmesini istediler.

Resûl-i Ekrem onlara, Ben, tevbe edip gelirsiniz diye, ganimet ve esirleri bölüştürmeyi uzun bir müddet tehir ettim. Fakat siz artık çok geç kalmış sayılırsınız. Esirleri, mücahidler arasında taksim etmiş bulunuyorum. Onları size tekrar iâde etmem oldukça zor bir iştir dedi.

Bu konuşmasından sonra da onları iki şey arasında serbest bıraktı:

Îsterlerse mallarını, isterlerse kadın ve çocuklarını tercih edeceklerdi.

Havazinliler, kadın ve çocuklarını tercih ettiler.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, Hisseme ve Abdülmuttaliboğulları hissesine düşenleri size geri veriyorum buyurdu.

Sonra da şu tavsiyede bulundu:

Öğle namazını kıldırdığım zaman ayağa kalkarak, Biz kadınlarımız ve çocuklarımız hususunda Allah Resûlünün Müslümanlar nezdinde, Müslümanların da Allah Resûlü nezdinde şefâatını diliyoruz diye konuşursunuz. Ben de hissemi bağışladığımı tekrarlar, Müslümanların da bağışlanmasını isterim.

Peygamber Efendimiz, öğle namazını kıldırınca, Havazinliler yapılan tavsiye üzerine ayağa kalkarak; Hz. Resûlullah ve Müslümanlardan esirlerinin bağışlanmasını taleb ettiler.

Resûl-i Ekrem, halkın huzurunda yüksek sesle hissesine ve Abdülmuttaliboğulları hissesine düşen esirleri bağışladığını tekrarladı. Bunu duyan Muhacir ve Ensarın hepsi de kendilerine düşen esirleri bağışladılar.1

Böylece, Resûl-i Kibriyânın mübârak dillerinden dökülen bir iki cümle ile, bir anda altı bin civarındaki esir kadın ve çocuk serbest bırakıldı.

Bu hadise, hem Nebiyy-i Muhterem Efendimizin engin şefkat ve merhametini göstermek, hem de Müslümanların ona mutlak bağlılıklarını aksettirmek bakımından dikkat çekicidir.

Mâlik bin Avfın Müslüman olması

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Havazinlilere kadın ve çocuklarını geri verdikten sonra, Mâlik bin Avf ne yapıyor? diye sordu.

Havazin temsilcileri, Kaçıp Tâif Kalesine sığındı. Şimdi, Sakiflilerin yanında bulunuyor dediler.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:

Ona haber veriniz ki, eğer Müslüman olur, yanıma gelirse, kendisine ev halkını ve malını geri verir, ayrıca da yüz deve ihsan ederim.1

Heyet, haberi kendisine götürünce Mâlik, çıkıp Hz. Resûlullahın huzuruna gelerek Müslüman oldu. Resûl-i Ekrem vaad ettiği şekilde kendisine ev halkını, malını teslim etti, hem de yüz deve ihsanda bulundu.

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz yüz deve ihsanından başka, düne kadar en şiddetli düşman olan Mâlik bin Avfı, kabilesinden Müslüman olanlar üzerine vâli tayin ederek taltif etti.2

Însanları güzel davranışları, tatlı sözleri ve bol bol ihsan ve iltifatlarıyla gönülden fetheden Peygamber Efendimizin bu ihsanı karşısında Mâlik bin Avf da gönlünün fethedildiğini şöyle ifade etti.

Însanlar arasında Muhammedin bir benzerini şimdiye kadar ne görmüşüm ve ne de işitmişim. Kendisinden ihsan edilmesi istenildi mi, fazlasıyla verir. Îstediğin takdirde, yarın meydana gelecek olan hadiselerden de sana haber verir.3

Bir ay kadar önce Müslümanlara karşı büyük bir ordu hazırlamış olan Mâlik bin Avf, o andan itibaren Îslâmın emir ve hizmetindeydi.

Esirlerin sahiplerine iâdesinden sonra, Resûl-i Ekrem Efendimiz ganimetlerin taksimine başlayacaktı. O sırada bedevîlerden bir kısmı, Yâ Resûlallah, deveden, davardan ganimetlerimizi bölüştür diyerek, Efendimizi rahatsız ettikleri ve ridâsından çekiştirdikleri görüldü. Bedevîler o derece ileri gittiler ki, Efendimiz bir ağaca dayanmak zorunda kaldı. Bu hareket karşısında Kâinatın Efendisi şöyle buyurdu:

Siz, Allahın size nasip ettiği ganimeti aranızda bölüştürmeyeceğimi mi zannediyorsunuz? Vallahi, ganimet malları Tihâmenin ağaçları sayısınca bile olsaydı, hiç bir cimrilikte ve korkaklıkta bulunmadan onları aranızda bölüştürürdüm. Sonra da eline bir deve tüyü alıp, herkesin görebileceği şekilde parmakları arasında tutarak kaldırdı ve şöyle buyurdu:

Ey insanlar! Vallahi sizin ganimetinizden beşte bir dışında, bana şu tüy kadar bile geçmiş birşey yoktur. Beşte bir pay da gerektiğinde yine sizlere harcanıyor.1

Bundan sonra ganimet mallarını saydırdı ve herkesin hissesine düşen miktarı dağıttırdı.



Müellefe-i kulûba yapılan ihsan

Cirânede bulunan Îslâm ordusunda Mekkenin fethi günü Müslüman olmuşlardan iki bin kadar yeni iman etmiş kimseler yanında, henüz Îslâmla şereflenmemiş Mekke ileri gelenlerinden de bir çok kimseler vardı. Yeni iman etmişlerin imanlarının sabitleştirilmesi, imandan mahrum bulunanların ise Îslâma gönüllerinin ısındırılması için Peygamberimiz bir usûle başvurdu.

Bilindiği gibi ganimetin beşte biri Peygamberimizin tasarrufundaydı. Beytülmâl namına alınan beşte birden istediği ve lüzûm gördüğü yere sarfederdi.

Îşte yukarıda zikrettiğimiz sebep ve gayeye binâen yeni Müslüman olmuşları memnun etmek ve Müslümanlığa henüz pek ısınmamış Kureyş ileri gelenlerinin gönlünü Îslâma ısındırmak için beşte bir ganimetten onlara fazlaca verdi.

Kureyş reisi Ebû Süfyana, oğlu Yezid ve Muâviyeye yüzer deve ve kırkar ukiyye gümüş ihsanda bulundu. Böylece Ebû Süfyan ve oğulları toplam üç yüz deve ve yüz yirmi ukiyye gümüş almış oluyorlardı. Böylesine büyük bir kerem ve ihsana mazhar olan Ebû Süfyan, Efendimizin cömertlik ve ihsan severliğini şöyle dile getirdi: Anam, babam sana fedâ olsun! Sen ne kadar cömert ve iyilik seversin. Seninle sulh yaptığımız zamanlarda sen ne güzel bir sulhçu idin. Allah seni hayırla mükâfatlandırsın.1

Bunun yanında Resûl-i Ekrem, Kureyş ileri gelenlerinden bir kısmına iki yüz, bir kısmına yüzer, diğer bir kısmına da ellişer deve ihsan etti.2



Safvan bin Ümeyyenin Müslüman olması

Safvan bin Ümeyye, Peygamberimiz ve Müslümanlara şiddetli düşmanlık ve muhalefette bulunanlardan biri idi. Hattâ, Mekkenin fethi günü, görüldüğü yerde öldürülmesi emredilenler arasındaydı. Fakat, o da gönlü şefkat deryasını andıran Peygamberimize iltica edince, affa uğramıştı. Müslüman olması için de iki ay mühlet istemiş. Peygamber Efendimiz ise ona dört ay mühlet vermişti.

O da Îslâm ordusuna katılmıştı.

Resûl-i Ekrem Efendimizin (a.s.m.) Cirânede ganimetleri kontrol ettiği bir sıradaydı. Gözü bir anda henüz Müslüman olmamış Safvana takıldı. O, deve koyunlarla dolu vâdiye gözünü dikmiş dikkatlice bakıyordu.

Bu dikkatli bakışı, Nebiyy-i Muhterem Efendimizin gözünden kaçmadı ve gönlünde yatanı sezmesine kâfi geldi:

Ebû Vehb! Vadi pek mi hoşuna gitti? diye seslendi.

Safvan, Evet dedi.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, O halde o vadi içindekilerle beraber senin olsun! buyurdu.

Safvan, birden şaşırdı, kulaklarına âdeta inanamıyordu. Hayatında kendisinden istenen hiç bir şey için Hayır demeyen Kâinatın Efendisinin bu ihsanı, cömertliği ve keremi karşısında hayret içinde bir müddet bekledikten sonra, kalbinin fethedildiğini şöyle ifade etti:

Peygamber kalbinden başka hiç bir kimsenin kalbi, bu kadar temiz, iyi ve cömert olamaz!1

Safvan, artık kendini, Îslâm nurunun, nübüvvet güneşinin cazibesini kaptırmıştı. Orada şehâdet getirerek Müslüman oldu.

Böylece senelerin Îslâm düşmanı Safvan bin Ümeyye, Müslüman olması için aldığı dört ay mühletin henüz birinci ayı bitmişken kendini Müslümanlar safında buluyordu.

Müslümanlığını salih amellerle güzelleştiren Safvan, bu ihsanın âleminde yaptığı tesiri sonradan şöyle dile getirecektir:

Allah Resûlü, bana bu ihsanda bulununcaya kadar, insanlar arasında kendisine en çok kin beslediğim bir kimse idi. Ama bu ihsandan sonra, insanların bana en sevgilisi olmuştu.2

Bu hadise, Resûl-i Kibriyâ Efendimizin, insanları tanıma ve ona göre muamelede bulunma sanatında ne derece mâhir olduğunu açıkça gösteren bir misaldir. Însanları kazanmada, bazen bir iltifatı, bazen bir tatlı sözü, bazen bir tebessümü, gülümsemesi, bazen güzel bir hareketi ve bazen de bir ihsanı yetiyordu. Onun bu ciheti bile başlı başına bir tetkik konusu teşkil eder. Bu tetkik yapıldığı zaman görülecektir ki, Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.m.), dost kazanma sırrını, insanların gönlünü fethetmenin kanun ve kaidelerini tâ bin dört yüz küsur sene önce eşsiz bir şekilde sözleri, hareketleri ve davranışlarıyla ortaya koymuştur. Bir bakış, bir işâret, bir söz, bir tebessüm, bir hareket ile insanları kendine musahhar edebilmek, insanoğlunun örnek alması gereken bir peygamber hasletidir.

Peygamberimizin, Müslümanlığa henüz pek ısınmamış ve yeni Müslüman olmuş kimselerin ruh dünyasına tesir etmek üzere başvurduğu bir tatbikatın gerçek sebep ve hikmetini bilmeyen bazı Müslümanlar, rahatsızlık duydular. Onlar, bu hareketle Müslüman olmamış veya yeni Müslüman olmuşların kendilerine tercih edildiği, âdeta onlardan üstün tutulduğu düşüncesine kapılmışlardı. Ne var ki, Resûl-i Ekrem asla böyle bir düşünceyle hareket etmemişti. Nitekim, tasarrufunda hür olduğu beşte bir hisseden Müellefe-i Kulûba bol ihsanda bulunduğu sırada, huzurlarına Ashabdan Sad bin Ebî Vakkas çıkmış ve Yâ Resûlallah, demişti, Cuayl bin Sürâka dururken, siz tutup Uyeyney bin Hısn ve benzerlerine yüzer deve verdiniz.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, şikâyetin mâhiyetini çok iyi anlamıştı. Evet, Ashabdan Cuayl, gerçekten maddî cihetten oldukça fakirdi. Ama iman cihetinden zengindi. Îtirazın bu cihetten geldiğini bildiğinden, Resûl-i Ekrem, Sad Hazretlerine şu cevabı vermişti:

Vallahi, Uyeyne ve Akra gibilerle yeryüzü dolsa, Cuayl yine onların hepsinden hayırlı ve daha faziletli olur. Ancak ben, onları Îslâma, imana ısındırmak için bu tarz hareket ediyorum.

Cuaylı, tereddütsüz bağlı bulunduğu Müslümanlığına ve âhirette kendisi için hazırlanmış bulunan mükâfatlarına havale ediyorum!1

Peygamber Efendimizi asıl üzen, Medineli Müslümanların bazılarından duyduğu sözlerdi. O Ensar ki, Kâinatın Efendisi kendilerine olan bağlılık ve sevgisini, Benim hayatım sizin hayatınızladır. Ölümüm de sizin ölümünüzledir diyerek dile getirmişti.

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, daha düne kadar Îslâma ve Müslümanlara bütün şiddetiyle düşman olan, din uğrunda en küçük bir fedakârlıkta bulunmayan, bu yolda hiç bir zahmet ve meşakkat çekmemiş olan kimselere bolca ihsanda bulunuyordu. Ashabı düşündüren buydu. Nebiyy-i Muhterem Efendimizin bu davranışının gerçek hikmetini anlayamadıklarından dolayı da üzülüyorlar ve bu üzüntülerini tavırlarıyla belli ediyorlardı. Hattâ bazıları hoşa gitmeyecek sözler de sarf ediyordu.2

Ensardan bazı kimselerin duyduğu bu üzüntü ve kırgınlığı Resûl-i Ekrem Efendimize, Sad bin Ubâde Hazretleri ulaştırdı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz Ensarı bir araya toplayarak onlara, Ey Ensar topluluğu! Söylememeniz gereken bazı nâhoş sözleri söylediğinizi işittim. Sizler şöyle şöyle demişsiniz diye hitap etti.

Bu hitap karşısında Ensardan bazıları özür beyan ettiler:

Yâ Resûlallah, dediler, bunları biz değil, birtakım gençlerimiz söylemişlerdir.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, buna rağmen sözlerine şöyle devam etti:

Ey Ensar! Sizler yollarınızı şaşırmış kimseler iken ben yanınıza gelmedim mi? Allah benim vasıtamla sizlere hidâyet ihsan etmedi mi? Sizler fakir ve yoksul iken, Allah vasıtamla sizi zengin kılmadı mı? Sizler birbirinize düşmanlar idiniz. Allah benim vasıtamla kalblerinizi ısındırıp birleştirmedi mi?

Ensar cemaatı, Evet, yâ Resûlallah, dediler, sen bizi karanlıklar içinde buldun. Senin sayende aydınlığa, nura kavuştuk. Sen, bizi bir ateş çukurunun başında buldun. Senin sayende ondan kurtulduk. Sen bizi dalâlet ve şaşkınlık içinde buldun. Senin sayende doğru yola kavuştuk.

Bizler, Allahı Rab, Îslâmiyeti din, Muhammedi de (a.s.m.) peygamber olarak kabul etmiş bulunuyoruz. Allah ve Resûlünün üzerimizdeki minnet ve nimetleri her şeyden üstündür. Allah ve Resûlüne minnettarız. Yâ Resûlallah, sen dilediğini yap!1

Buna rağmen, Nebiyy-i Ekrem Efendimiz sözlerine son vermedi. Gönüllerinde en küçük bir endişenin, en ufak bir kırgınlığın kalmasını istemiyordu. Sözlerine şöyle devam etti:

Ey Ensar cemaati! Siz isteseydiniz şöyle diyebilirdiniz ve muhakkak doğruyu söylemiş olurdunuz:

Sen bize yalanlanmış olduğun halde geldin. Biz, seni doğruladık. Sen, bize terk edilmiş olarak gelmiştin. Biz, senden hiç bir yardımı esirgemedik. Sen, yurdundan kovulmuştun. Biz seni aramızda barındırdık. Sen, bize yoksul olarak gelmiştin. Biz, sana kendi nefsimiz gibi baktık. Evet, böyle deseydiniz, muhakkak ben de sizi bu hususta tasdik ederdim.

Karşılıklı bu konuşmalardan sonra, Resûl-i Ekrem Efendimiz asıl söylemek istediğini şu veciz ve müessir cümlelerle ifade etti:

Ey Ensar cemaati! Bazı insanlar elde ettikleri dünyalıklar, develer, koyunlar ile çıkıp giderlerken, sizler Allah Resûlü ile beraber yurdunuza dönmeye razı değil misiniz?

Medineli Müslümanlar bu soruya hep bir ağızdan haykırarak, Evet, yâ Resûlallah! Biz, buna razıyız cevabını verdiler.

Bu cevap üzerine Peygamber Efendimiz, mânâ âlemlerini bir anda değiştiren hitabesini şöyle bağladı:

Muhammedin varlığı kudret elinde olan Allaha yemin ederim ki, eğer hicret fazileti olmasaydı, Ensardan bir ferd olmayı arzu ederdim.

Allahım! Ensarın oğullarına, onların da oğullarının oğullarına acı ve merhamet et!1

Fahr-i Kâinat Efendimizin bu samimi, bu muhabbet ve sevgi dolu sözleri karşısında, Medineli Müslümanlar kendilerini tutamayarak hıçkıra hıçkıra ağladılar. Öyle ki, gözlerinden akan yaşlar sakallarını ıslattı.

Artık kesin kararlarını vermişlerdi. Biz, ganimet payı olarak Resûlullaha razıyız! Başka hiç bir şey verilmezse bile dediler.

Bu eşsiz bir ganimet hissesiydi.

Cenab-ı Hak, Sevgili Resûlüne işte böylesine müstesna bir ikna kabiliyeti ihsan etmişti. Bir taraftan en şiddetli düşmanlarını ruhlara tesir eden sözleriyle Îslâmın sinesine celb ederken, diğer taraftan dostların kendisine karşı duydukları kırgınlıkları da bir çırpıda bir tek hitabesiyle giderebiliyordu.



Cirâneden Mekkeye

Zilkâde ayının bitmesine on iki gün kalmıştı. Peygamberimiz, Cirânede bulunduğu zaman zarfında içinde namazlarını edâ ettiği mescide giderek orada namaz kıldı, duada bulundu, sonra da umre için ihrama girdi. Daha sonra Cirâneden ayrılarak Ashab-ı Kiramla gece Mekkeye girdi. Yol boyunca telbiye getiren Efendimiz Beytullahı görünce telbiyeyi kesti.

Sabahleyin Ashabıyla birlikte Kâbe-i Muazzamayı tavaf etti. Sonra da Safâ ve Merve arasında say yaptı. Sayın yedinci devresinde Merve yanında başını tıraş ettirdi.

Bu umrede Efendimiz kurban kesmedi.1

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, artık Medineye dönmek niyetindeydi.

Bunun için, daha önce Mekke vâliliğine tâyin ettiği Attab bin Esîde aynı vazifeyi tekrar verdi. Muaz bin Cebel Hazretlerini de Îslâmı anlatmak ve Kuran öğretmek üzere orada bıraktı.2

Bundan sonra Mekke-i Mükerremeden yola çıktı. Zilkâde ayının bitmesine bir kaç gece kala Medine-i Münevvereye kavuştu.3

* * *



Umman Hükümdarı ve Kardeşlerinin Îslâma Davet Edilişi

Hicretin 8. senesi, Zilkâde ayı. Peygamber Efendimiz, Mekkenin fethi ve Huneyn muzafferiyetinin verdiği sevinç ve huzur içinde Ashabıyla Medineye dönmüştü. Şirkin beli kırılmış, kabileler dalga dalga Îslâm nuruna koşmuşlardı. Müslümanlara âdeta yeni bir kan, yeni bir heyecan ve cihad ruhu gelmişti. Arabistanın hemen hemen her tarafında Îslâmın şerefli bayrağının dalgalanmaya başlaması, onlara huzur ve saadet veriyordu.

Bununla birlikte, kendilerine henüz Îslâm dâveti ulaşmamış hükmüdarlar da vardı. Resûl-i Ekrem bu maksatla Medineye döner dönmez, Amr bin s Hazretlerini Umana gönderdi. Vazifesi, hükümdar Ceyfer ile kardeşi Abde kendisine verilen mektubu teslim etmek ve kendilerini Îslâma dâvette bulunmaktı.1

Uman, Yemen-Hind Denizi sahilinde, Basra Körfezinin darlaştığı yerdeki büyük şehirlerden biri idi. Hurma bahçeleri ve ekinleriyle meşhur olan bu şehirde o zaman Ezdîler hakîm durumda bulunuyorlardı. Bunlar yanında başka ırktan halk da vardı.

Amr bin s Hazretleri emir gereği Umana vardı ve mektubu hükümdar ve kardeşine teslim etti. Açılan mektupta Hz. Resûlullahın kendilerine şöyle hitap ettiğini gördüler:

Bismillahirrahmanirrahim. Allahın Resûlü Muhammed bin Abdullahtan Cülendânın oğulları Cevfer ve Abde. Hidâyete uyanlara, doğru yolu tutmuş olanlara selâm olsun.

Bundan sonra derim ki; ben her ikinizi Îslâma dâvet ediyorum! Müslüman olun ki, selâmete eresiniz! Ben sağ olanları âhiret azabıyla korkutmak, kâfirler hakkında da Allahın hükümlerini tatbik etmek için Allahın bütün insanlara gönderdiği Resûlüyüm.

Eğer, Îslâmı kabul ederseniz, hükümdarlığınız size bağlı kalacaktır. Eğer Müslüman olmaktan uzak durursanız, şüphesiz hükümdarlığınız elinizden çıkacak, süvariler, topraklarınızı çiğneyecek ve peygamberliğim sizin mülk ve saltanatınızı mağlup edecektir!1

Ceyfer ile kardeşi Abd önce Müslüman olmamak hususunda tereddüt geçirdiler. Bir müddet sonra da bu tereddütlerinden kurtularak, Îslâmiyetle şereflendiler ve Peygamber Efendimizin Risâletini tasdik ettiler. Bununla da kalmayan Cülendâoğulları, halkı da Müslüman olmaya çağırdılar. Bu dâveti duyan halk da seve seve Müslüman olmayı kabul etti.2

Bunun üzerine, Peygamber Efendimizin emir ve tavsiyeleri gereğince Amr bin s Hazretleri buranın idarî işlerini üzerine aldı. Amr (r.a.), Müslüman zenginlerden zekât ve sadaka toplayacak, onları fakirlerine dağıtacaktı. Ayrıca mecusîlerden cizye alacak, Müslümanlar arasındaki davaları da halledecekti.3

Peygamber Efendimizin vefâtına kadar, Hz. Amr bu işleri yürütmek üzere Umanda kaldı.4

* * *



Bahreyn Hükümdarının Müslüman Oluşu

Hicretin 8. senesi, Zilkâde ayı sonları. Peygamber Efendimiz, Îslâma dâvet etmek üzere, Alâ bin Hadramîyi bir mektupla Bahreyn hükümdarı Münzir bin Sâvaya gönderdi. Alâ bin Hadremî ile birlikte Hz. Ebû Hüreyre de bulunuyordu.1

Bahreyn, Hindistanla Basra ve Uman arasında bulunan deniz sahilindeki memleketlerin hepsine verilen addır. Halkının bir kısmı mecusî, bir kısmı Yahudi, diğer bir kısmı ise Hıristiyandı.

Alâ bin Hadremî, Münzir bin Sâvanın yanına vararak Peygamber Efendimizin mektubunu teslim etti. Mektupta şunlar yazılı idi:

Bismillahirrahmanirrahim. Hidâyete uyanlara selâm olsun! Ben, seni Îslâma dâvet ederim! Müslüman ol, selâmete er! Allah, iki elinin altında bulunanı [hükümdarlığını] yine sende bırakır.

Şunu da bilmiş ol ki; benim dinim develerin ve atların gidebilecekleri yerlere kadar uzanacak, hâkim olacaktır.2

Alâ bin Hadremî ile aralarında geçen kısa bir konuşmadan sonra Münzir bin Sâva, mecusî din Başkanı Sibuht ile birlikte Müslüman oldu.3 Böylece Münzir, dünya saltanatı yanında uhrevî saltanatı da temin edecek imanı elde ediyordu.

Hükümdar ve dini reisle birlikte halktan bir çok kimse de Îslâmla şereflendi.

Hükümdar Münzir, Peygamber Efendimize bir mektup gönderdi. Müslüman olduğunu, peygamberliğini de tasdik ettiğini bildirdikten sonra, Müslüman olmayanlar ve ülkesinde bulunan mecusîlerle Yahudiler hakkında nasıl davranması gerektiğini soruyordu.

Resûl-i Ekrem Efendimiz Münzirin bu mektubuna şu cevabı verdi:

Bismillahirrahmanirrahim. Muhammed Resûlullahtan, Münzir bin Sâvaya!

Allahın selamı üzerine olsun! Ben, sana olan hidâyet nimetinden dolayı kendisinden başka ilâh bulunmayan Allaha hamdederim.

Allahtan başka ilah bulunmadığına ve Muhammedin de Allahın kulu ve Resûlü olduğuna şehâdet ederim! Mektubunu aldım. Okuyup içindekileri dinledim.

Sana, Yüce Allahı ve Onun emir ve yasaklarına göre hareket etmeni hatırlatırım. Muhakkak ki, nasihat eden kimse, onunla kendisi de nasihat almış, sevabından istifade etmiş olur. Elçilerime itaat eden ve onların emirlerine riâyet eden kimse, bana itaat etmiş sayılır. Onları öğütleyen, dinleyen, beni dinlemiş olur.

Elçilerim, seni bana övdüler ve hayırla andılar. Senin kavmin hakkındaki şefâat ve iltimasını kabul ettim. Onlardan Müslüman olanları, Müslüman oldukları şeylere göre bırak.

Günahkâr olanların, geçmişteki suçlarını geç. Onları geçmişte işlediklerinden mesul tutma! Şunu bilmiş ol ki; sen iyi davrandıkça, işinden seni uzaklaştırmayız, vekilimiz olarak orada kalırsın! Yahudilik ve mecusîliklerinde devam etmek isteyenlere gelince, onları cizyeye bağlarsın.

Selâm ve Allahın rahmeti üzerine olsun.1

Peygamber Efendimizin, muhtelif tarihlerde Münzir bin Sâvaya bir kaç mektup daha gönderdiği ve Münzirin ise bunlara cevap verdiğini de burada kaydedelim.1

Resûl-i Ekrem Efendimizin emri gereğince, Alâ bin Hadremî burada kaldı ve Müslüman olanlarından öşür, müşrik olanlarından ise cizye almakta devam etti.

Yine Hicretin bu sekizinci yılında etraf kabilelerden bir çok heyetler Medineye gelerek Müslüman olduklarını Hz. Resûlullahın huzurlarında açıkladılar.2

* * *



Hz. Îbrahimin Dünyaya Gelişi

Hicretin 8. senesi, Zilhicce ayı. Bu tarihte Peygamber Efendimizin oğlu Îbrahim dünyaya geldi. Hz. Mâriyeden olan Hz. Îbrahim, Peygamber Efendimizin en son evlâdı idi.1

Medinenin yukarı tarafında, Avâli diye anılan kısmında annesine tahsis edilen bir hurma bahçesindeki evinde hayata gözlerini açan Hz. Îbrahimin doğum müjdesini Peygamberimize, oğluna ebelik vazifesini yapan Selmâ Hatunun kocası Ebû Rafi getirdi. Bu mesud hadisenin müjdesinden fazlasıyla memnun olan Peygamberimiz, Ebû Rafie bir köle bağışladı.2

Nur topu yavrusunun doğumunun yedinci günü bir kurban kestiren Resûl-i Ekrem, aynı gün oğluna ismini de verdi ve bu ismi şöyle açıkladı:

Ona, ceddim Îbrahimin ismini koydum!3

Emzikli Ensar kadınları Hz. Resûlullahın evlâdını emzirme bahtiyarlığına ermek için âdeta birbirleriyle yarış eder gibiydiler. Sonunda Resûl-i Ekrem Efendimiz nur topu evlâdını Ümmü Bürde Havle bint-i Münzire emzirmek üzere teslim etti.4 Bu vazifeyi üzerine almasından dolayı da Ümmü Bürde Havleye bir hurmalık tahsis etti. Hz. Îbrahim vefâtına kadar sütannesi Ümmü Bürde Havlenin yanında kaldı.

Peygamber Efendimiz, mübarek evlâdı Hz. Îbrahimi sık sık ziyârete gider, şefkat ve merhametini izhar ederek, başını okşar, bağrına basardı.

Peygamber Efendimizin hizmetkârı Enes bin Mâlik (r.a.), ilgili bir hatırasını şöyle anlatır:

Ben, ev halkına Resûl-i Ekremden (a.s.m.), daha şefkatli, daha merhametli davranan bir kimse hayatımda görmedim.

Îbrahim, Medinenin Avâli kısmında sütannesinin yanında bulunurken, Peygamberimiz onu görmeye gider, biz de beraberinde bulunurduk. Îbrahimin sütbabası [Ebû Seyf Bera bin Evs] demirci idi. Evinin her tarafı dumanlanmışken, Resûlullah içeri girer, oğlunu alır, öper, sonra dönerdi.

Yine bir gün Resûlullah onu görmek için yola çıkmıştı. Ben de kendisini takib ediyordum. Evine vardığımızda Ebû Seyf körüğüne asılıp duruyordu. Evin içi dumana bürünmüştü. Hemen önden koştum, ona Körüğünü durdur! Resûlullah (a.s.m.) geldi dedim. O da körüğünü durdurdu.

Resûlullah çocuğunu getirtti, bağrına bastı. Ona bazı sözler söyledi, onunla konuştu.1

* * *



Şair Kâ'b bin Züheyrin Müslüman Olması

Kâb bin Züheyr, büyük bir şâirdi. Babası Züheyr, sayılı Arap edip ve şâirleri arasında yer alırdı. Îki oğlu Kâb ile Büceyri de kendisi gibi edip ve şâir yetiştirmişti.

Şâir Züheyr bin Ebî Sülmâ, ehl-i kitap kimselerin sohbetine devam ederken, âhirzamanda bir peygamberin geleceğini onlardan işitmişti.

Bir gece rüyâsında gökten bir ip uzatıldığını, ipe tutunmak için elini uzattığı halde, onu tutamadığını görmüştü. Bu rüyâsını, ahirzamanda gelecek olan peygambere kendisinin yetişemeyeceğine yormuştu.

Bu sebeple vefâtından önce oğullarına, Gelecek olan peygambere iman ediniz! diye vasiyette bulunmuştu.1

Kuranın fesahat ve belagatı karşısında gözleri kamaşan bir çok kuvvetli edip, şâir ve hatip, Îslâmiyetle müşerref olmuştu. Bununla beraber, şirkte direnen, Peygamberimizle Müslümanlara karşı besledikleri kin ve düşmanlığı şiir ve hitabeleriyle dile getirmekten geri durmayanlar da vardı.

Kâb bin Züheyr bunlardan biri idi. Babasının ölümü üzerine, şöhretine kendisi vâris olmuştu. Kardeşi Büceyr, Resûl-i Ekrem safında yer almışken, Kâb bir türlü şirkten vazgeçmiyordu. Zaman zaman yazdığı şiirleriyle Efendimizi ve Müslümanları hicvederek, onları üzüyordu.

Bir gün yine kardeşi Büceyre Müslüman olmasından dolayı duyduğu kin ve kızgınlıkla inkâr saçan bir şiir yazıp göndermişti. Büceyr (r.a.), şiiri Peygamber Efendimize okuyunca, son derece müteessir oldular. Kâbın şiirleriyle Müslümanlara hakareti artık tahammül sınırını aşmıştı. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Ashabına şu emri verdi:

Kim Kâb bin Züheyre rasgelirse, onu öldürsün! Kanı şu andan itibaren mübah kılınmıştır.1

Bu müsaadenin verilmesinden sonra, Kâbın uğrayacağı âkıbet şüphesiz dehşetli olacaktı. Bunu düşünen kardeşi Büceyr, son bir defa kendisini ikaz edip nasihatta bulunmak üzere bir mektup yazdı. Bundan kurtulabilmenin tek çaresinin de ancak, Hz. Resûlullaha gelip af dilemek olduğunu bildirdi.2

Mektubu alan Kâb, yerinde duramaz bir hale gelmişti. deta kocaman yeryüzü kendisine dar gelmeye başlamıştı. Her an son nefesini verecekmiş gibi ecel teri döküyordu. Aleyhinde verilen bu karar üzerine, kurtulamayacağını anlamıştı. Îki şeyden birini tercih etmek zorundaydı: Ya şirkte devam edecek ve ele geçmemek için köşe bucak kaçacaktı, veyahut Hz. Resûlullahın huzuruna çıkarak sadakât elini uzatıp, o âna kadar yaptıklarından pişmanlık duyduğunu itiraf edecek ve af dileyecekti.

Kab akıllı davranıp ikinci yolu tercih etti. Zaten kardeşinden mektup gelir gelmez de, iç âlemini bir pişmanlık duygusu kaplamıştı.

Uzun mesafeyi kısa zamanda katedip Medineye gelen Kab, Resûl-i Ekremin huzuruna çıktı. Peygamberimiz, onu şahsen tanımıyordu. Kâb, bu durumu akıllıca kullandı. Peygamber Efendimizin, huzurunda diz çöküp mübârek elini tuttuktan sonra zekice şöyle bir teklifte bulundu:

Kâb bin Züheyr, tevbe etmiş ve Müslüman olarak huzur-u saadetinize gelmek istiyor. Ben, onu size getirsem, ona emân verir, tevbesini ve Müslümanlığını kabul eder misiniz?

Kâb, şiirleriyle Müslümanları üzmekten vazgeçer ve bundan pişmanlık duyup Müslüman olursa artık Resûl-i Kibriyâ ile arasında bir mesele kalmamış demekti. Nitekim, Resûl-i Ekrem bu teklife, Evet cevabı vererek bu kanâatını izhar buyurdu.

Bu cevap üzerine, Kabın mânâ âlemi birden bire parladı ve elini Hz. Resûlullahın elinden ayırmadan şehâdet getirdi:

Şehâdet ederim ki, Allahtan başka ilâh yoktur! Ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed Allahın Resûlüdür.

Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) ve etrafında bulunan Sahabîler bir anlık bir hayrete kapıldıktan sonra, Peygamber Efendimiz (a.s.m.), Sen kimsin? diye sordu.

Kâb, Ben, Kâb bin Züheyrim Yâ Resûlallah diye cevap verdi.

O sırada Ashabdan biri ortaya atıldı. Yâ Resûlallah! Îzin ver de şu Allah düşmanının boynunu vurayım dedi.

Peygamber Efendimiz (a.s.m.), Bırak onu! O, şu âna kadar içinde bulunduğu durumdan pişmanlık duymuş ve Hakka dönmüş olarak gelmiştir1 buyurdu.

Gönül ülkesi Îslâmın manevî kılıcı ile fethedilen Kab hemen o anda Arap edebiyatında şaheser parçalar arasında yer alan Banet Süâdü isimli kasidesini Hz. Resûlullaha sundu.

Suadın ayrılığın yetmiyormuş gibi, iki taraf arasında söz taşıyanlar bana; Ey Ebû Sülmânın oğlu! Sen, artık kendini ölmüş bil dediler.

Kendilerine güvenip de başvurduğum her dost ise bana; Seni oyalayıp teselli edemem, başının çaresine bak dedi.

Ben de, Çekilin yolumdan dedim. Rahmanın takdir ettiği her şey elbette olacaktır.

Însanoğlunun mesud hayatı ne kadar uzun olursan olsun, mutlaka bir gün bir tabutta taşınacaktır.

Resûlullahın beni öldüreceğini haber aldım.

Resûlullahın yanında bağışlanmak en çok umulan şeydir.

Özür beyân ederek Allah Elçisinin yanına geldim.

Resûlullahın katında özür daima kabule şayandır.

Merhamet ve teenni ile muâmele et bana!

Îçinde bir çok nasihat ve hükümler bulunan Kuran hediyesini sana ihsan eden Allah, hidâyetini arttırsın!

Rakiplerimin dedikodusuyla beni muâheze etme!

Hakkımda bir çok dedikodular yapılmışsa da, ben pek o kadar suçlu değilimdir.

Ben şimdi öyle bir makamda bulunuyorum ki, burada gördüğüm ve işittiğim şeyleri bir fil görüp işitseydi, muhakkak titrerdi.

Burada, beni ancak Allahın izniyle Peygamberin affına nâil olmak kurtarabilir.

Ben, Yüce Peygambere karşı hiçbir itirazda bulunmadan sağ elimi, onun adâletli eline uzatıyorum.

Şimdi, söz onun sözüdür!

Şüphe yok ki, Resûlullah doğru yolu gösteren bir nur, kötülükleri yok etmek için Allahın sıyrılmış keskin ve yalın kılıçlarından bir kılıçtır1

Kab, Resûl-i Ekrem ve Müslümanların kahramanlık ve yiğitliklerinden bahsederek kasidesine devam ediyordu.

Kaside içinde bir beyt var ki, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz ondan son derece memnun olmuştu. O Tâc Beyit şuydu:

Şüphe yok ki, Resûlullah doğru yolu gösteren bir nur, kötülükleri yok etmek için Allahın sıyrılmış keskin ve yalın kılıçlardan bir kılıçtır.

Bu beyti duyan Hz. Resûlullah, o anda üzerinde bulunan mübarek bürdesini [hırkasını] çıkarıp bu büyük şâire hediye ederek memnuniyeti yanında tebrik ve takdirlerini de izhar etti.

Bundan sonra Banet Süâdü adlı kaside Kaside-i Bürde olarak anılmaya başlandı.

Kab bin Züheyr, Hz. Resûlullahın bu hediyesi ile her zaman, her yerde iftihâr ederdi. Ömrünün sonuna kadar onu yanında muhafaza etti.

Bir seferinde Hz. Muâviye, on bin dirhem vererek onu almak istemişti.

Kab, Resûlullahın hırkasını giymek hususunda kimseyi nefsime tercih etmem1 diye cevap vermişti.

Fakat Hz. Muaviye, Kabın vefâtından sonra bu arzusuna nâil oldu. Mirasçılarına yirmi bin dirhem göndererek, Hz. Resûlullahın bu mübarek Hırka-i Saadetlerini kendilerinden aldı.2

Daha sonra bu mübârek hırka Emevilerden Abbasilere, onlardan da Yavuz Sultan Selim eliyle Osmanlılara geçti.3

Bugün, Hz. Resûlullahın bu mübarek hırkası Mukaddes Emânetler arasında Topkapı Sarayının Hırka-i Saadet dairesinde muhafaza altında bulunmaktadır.4

Hırka-i Saadet; 1,24 metre boyunda geniş kollu olup siyah yünlü kumaştan yapılmıştır.

Îçi, kaba dokunmuş krem renk yünlü kumaş kaplıdır.

Önünde, sağ tarafında 0,23 x 0,30 ebâdında bir parçası noksandır. Sağ kolunda da eksiklik vardır. Yer yer haraptır.

Hırka-i Saadet, müteaddit bohçalara sarılmış olduğu halde (0,57 x 0,45 x 0,21) ebâdında üstten açılır çifte kapaklı altın bir çekmece içindedir.1 Bunun üzerinde, Sultan Aziz tarafından yaptırıldığı ve şefaat talebini havi uzunca bir kitabe de bulunmaktadır.

Bu çekmece ayrıca bohçalar içinde olarak büyük bir altın sandukaya konulur. Bu da Sultan Aziz tarafından yaptırılmış olup üzerinde Lâ ilâhe illallah. Ve mâ erselnâke illâ rahmeten lil-âlemin. Lâ ilâhe illallah el-Melikül-Hakkül-Mübîn-Muhammedün Resûlullah Sadıkul-Vadil-Emîn yazılıdır.

Dört ayaklı kâidesi de altın kaplamalıdır.2

Topkapı Sarayı Müzesi sabık müdürü Tahsin Öz, daha sonra kitabında şu satırlara yer verir:

Saltanat devrinde, hükümdar, Ramazanın on beşinci günü, Topkapı Sarayına gelir. Hırka-i Saadet, merasim-i mahsusa ile açılır ve başucunda bizzat hükümdar bulunduğu halde devlet ricali ve saray memurları tarafından ziyaret olunur ve destimaller hediye olunurdu. Bilâhare saray kadınları da ziyâret ederlerdi.

Hırka-i Saadetin başmuhafızı hükümdar olup, onun gaybubetinde bu vazife Tülbent Ağasına âittir. Hırka-i Saadet hademe teşkilâtı, Topkapı Sarayı müze haline intikal edinceye kadar (3 Nisan 1924) aynı gelenek ile devam etmiştir.3

* * *



Hicretin Sekizinci Senesinin Diğer Mühim Hâdiseleri

Uyeyne bin Hısnın Müslüman olması

Uyeyne bin Hısn, Gatafanların reisi idi. Îslâm nûrunun gün geçtikçe etrafa parlak bir surette yayılması onu da düşündürüyordu. Bir gün hatırı sayılır birinden şunları dinlemişti:

Ey Uyeyne! Sen bu dar görüşlülükten hâlâ vazgeçmeyecek misin? Muhammed, memleketler fethedip duruyor, sen ise hâlà başka şeylerle meşgulsün.

Benî Nadirlerin, Hendek günü Benî Kurayzaların, ondan önce de Benî Kaynukaların, nihâyet Hayberlilerin işlerini sen de gördün. Halbuki, bunların hepsi de, Hicaz Yahudilerinin ileri gelenleri ve kuvvetlileri idiler.

Uyeyne adamı tasdik etti:

Evet! Bütün bunlar, aynen oldu.

Nihayet, Hicretin sekizinci senesinde, Mekkenin fethinden az önce Medineye gelerek Müslüman oldu.1



Benî Süleymlerin Müslüman olması

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Mekkeyi fethe gittiği zaman sıradaydı. Kudeyd mevkiinde Süleymoğullarından 900-1000 kadar kişi gelip Peygamber Efendimizle buluştular ve orada Müslüman oldular. Mekkenin fethinde, Huneyn ve Tâif savaşlarında Îslâm ordusunda bulundular.2



Îlk kısas hükmü

Tâif Seferi esnasında idi. Peygamber Efendimize Benî Leyslerden bir adam getirildi. Bu adam, Huzeyllerden birini haksız yere öldürmüştü.

Îki taraf Peygamber Efendimizin (a.s.m.) huzurunda iddialarını sıralayıp savunmalarını yaptılar.

Sonunda Peygamber Efendimiz (a.s.m.), öldürülen adama karşılık, katilin de öldürülmesine hüküm verdi. Hüküm infaz edildi.

Bu, Îslâmda kısas ile neticelenen ilk kan dâvâsı idi.1

Share on Facebook! Share on Twitter! StumbleUpon

Makaleler « Medine Hayatı »

» Vefatı » Kaynak » Hicretin Onuncu Senesi
» Veda Haccı » Hicretin Dokuzuncu Senesi » Huneyn Muharebesi
» Hicretin Sekizinci Senesi » Mekke'nin Fethi » Hicretin Altıncı Senesi
» Hicretin Yedinci Senesi » Hendek Savaşı » Hicretin Beşinci Senesi
» Hicretin Dördüncü Senesi » Bedir Muharebesi » Hicretin Îkinci Senesinin Diğer Mühim Hâdiseleri
» Hicretin Üçüncü Senesi » Hicretin Îkinci Senesi » Hicretin Birinci Senesi