İbadet ile ilgili bilgiler

ibadet-ile-ilgili-bilgiler-531345e66f306

www.muslumanlar.com

S 1. Niçin ibadet etmeliyiz ?
C 1.Yaradılışımızın gâyesi Allah’ı tanımak ve ona ibadet etmektir. Bizi yoktan var eden
ve sayılamayacak kadar nimetler veren yüce Allah’a karşı teşekkür etmeli ve emrettiği
ibadetleri seve, seve yapmalıyız.
S 2. İbadetler kaç çeşittir ?
C 2. İbadet üç çeşittir: a) Beden ile yapılan ibadetler;
Namaz kılmak, Oruç tutmak.
b) Mal ile yapılan ibadetler; Zekat vermek.
c) Hem mal hemde beden ile yapılan ibadetler; Hac ibadeti.

S 3. İbadetin faydaları nelerdir ?
C 3.İbadetler ruhumuzu yüceltir, bizi kötülüklerden sakındırır, ahlakımızı olgunlaştırır ve en değerli
varlığımız olan imanımızı korur. İnsan ibadet sayesinde Allah’a yaklaşır, onun rahmetine sığınır
ve huzura kavuşur. İbadetin ayrıca bedeni ve sosyal bir çok faydaları da vardır.

S 4. Mükellef kime denir?
C 4. Dinin emir ve yasaklarından sorumlu kişilere denir.

S 5. Mükellefin şartları nelerdir?
C 5. a) Akıllı olmak, b) Ergenlik çağına gelmek.

S 6. İslamın şartları nelerdir?
C 6. a) Kelime-i Şahadet getirmek, b) Namaz kılmak,
c) Oruç tutmak, d) Zekat vermek, e) Hacca gitmek.

S 7. Farz nedir?
C 7. Farz: Dinimizce yapılması kesinlikle emredilen hü-
kümlere denir. Örnek; Namaz kılmak, Oruç, tebliğ…

S 8. Farzın hükmü nedir?
C 8. Farz görevini yerine getiren sevap kazanır. Özürsüz yapmayan azabı hak etmiş olur.
Farzı inkâr eden Kâfir olur.

S 9. Vacip ve vacibin hükmü nedir?
C 9. Farz kadar kesin olmamakla birlikte kuvvetli bir delil ile yapılması emredilen şeydir.
Örnek; bayram Namazı…

S10. Sünnet ve sünnetin hükmü nedir?
C10. Farz ve vacipten başka Peygamberimizin ibadet niyetiyle yaptığı şeylerdir.
Hükmü: Sünneti yapan sevap alır ve Peygamberimizin şefaatini kazanır.
Sünneti bile bile terk eden azarlanır.

S11. Mihrab nedir?
C11.Camilerde kıble yönünde bulunan ve imamın Namaz kıldırırken durduğu girintili bölüm.

S12. Minber nedir?
C12. Camilerde imamın cuma ve bayram hutbelerini okuduğu yüksekçe basamaklı yer.

S13. Kürsü nedir?
C13. Camilerde vaaz verilen yüksekçe oturma yeri.

S14. Minare nedir?
C14. Camilerin bitişiğinde ezan okumak için yapılan kule şeklindeki yüksek yapı.

S15. Şerefe nedir?
C15. Minarelerde çepeçevre ve çıkıntılı olarak yapılan ezan okuma yeri.

S16. Alem nedir?
C16. Minarelerin tepesinde bulunan hilal (ay) şekli.

S17. Namaz kimlere farzdır?
C17. Müslüman, akıllı, ve ergenlik çağına gelmiş kişilere.

S18. Namazın şartları nelerdir?
C18. 1- Hadesten Taharet: Abdestsizliğin giderilmesi.
2- Necasetten Taharet: Beden, elbise ve Namaz
kılınacak yerdeki pislikleri temizlemek.
3- Setri avret: Erkeklerin göbek ile diz kapağı arasını,
Kadınların el ve yüzü hariç tüm bedenini örtmesi.
4- İstikbal-i Kıble: Namaz kılacak kişinin yüzünü,
kıbleye dönmesi.
5- Vakit: Namazları vakitleri içerisinde kılınması.
6- Niyet: Hangi Namazı kıldığını bilmesi, dil ile
söylemek ise sünnettir.

S19. Mevlid kandili nedir?
C19. Peygamberimizin doğduğu gecedir (Rebiül evvel ayının 12. Gecesi)

S20. Regaib gecesi nedir?
C20. Recep ayının ilk cuma gecesi, yani perşembeyi cumaya bağlayan geceye “Regaib gecesi” dir.

S21. Mirac gecesi nedir?
C21. Peygamberimizin göklere yükseldiği ve Namazın farz kılındığı recep ayının 27. gecesidir.

S22. Berat gecesi nedir?
C22. Şaban ayının 15. Gecesidir. Berat kurtuluş anlamındadır.
Bu geceyi uyanık geçirip günahlardan af dilemeliyiz.

S23. Kadir gecesi nedir?
C23. Bin aydan hayırlı olan Ramazan ayının 27. Gecesidir.

S24. Cuma kimlere farzdır?
C24. a) Erkek olmak, b) Hür olmak, Mukim olmak,
d) Sağlıklı olmak, e) Yürümeye gücü yetmek.

S25. Cuma Namazı kaç rekattır.
C25. Cuma Namazı: On rekattır. 4 rekat ilk sünnet, 2 rekat hutbeden sonra cemaatle kılınan farz,
4 rekat farzdan sonra kılınan son sünnet.

S26. Teravih Namazı kaç rekattır?
C26. Teravih Namazı yatsı Namazından sonra, vitir Nama-zından önce kılınan 20 rekat Namazdır
2′şer rekat veya 4′er rekat olarak kılınır.

S27. Zekàtın tarifi nedir?
C27. Dinin tarif ettiği ölçülere göre zengin olan Müslümanların yılda bir defa malının kırkta birini
fakir olan Müslümanlara vermesidir.

S28. Zekàtı kimler verir?
C28. a)Müslüman, b) Akıllı, c) Erginlik çağına gelmiş, d) Hür, e) Asıl ihtiyaçlarından ve
borçlarından başka “nisab” miktarı mala sahip, f) Malının üzerinden bir yıl geçen kimselere
zekat farzdır.

S29. Zekàt verilmesi gereken mallar nelerdir?
C29. a) Altın: 80,18gram veya daha fazlası.
b) Gümüş: 560 gram veya fazlası.
c) Para: 80 gr. Altın miktarına eşit para.
d) Ticaret malları: Para ölçüsünde.
e) Koyun ve keçi: 40 taneden fazla.
f) Sığır ve manda: otuz sığır veya manda olursa.
g) Deve: Beş deve ve fazlası.

S30. Zekât verilmesi gerekmeyen mallar nelerdir?
C30. Kendisi ve bakmakla yükümlü olduğu kimselerin ihtiyacı olan şeylerden zekât verilmez.
Oturulan ev, ev eşyası, binek arabaları, ticaret için olmayan kitap ve aletler, yiyecek ihtiyaçları.

S31. Zekât kimlere verilir?
C31. a) Fakirler, b) Yoksullar, c) Borçlular, d)Yolda kalanlar, e)Allah yolunda cihad yapan,
f) ilim öğrenenler…

S32. Zekât kimlere verilmez?
C32. a) Anne-Baba, büyük Anne, büyük Baba, çocukları, torunlarına.

S33. Fıtır sadakası ne demektir?
C33. Borcundan ve asli ihtiyaçlarından başka en az nisap miktarı mala veya onun değerinde paraya
sahip olan Müslüman fıtır sadakakası verir. Fıtır sadakası bayramdan önce verilen bir
sadakadır. Çocukların sadakalarını babaları verir.

S34. Fıtır sadakası hangi cins yiyeceklerden verilir?
C34. Buğday = 1460 gr. , Arpa = 2920 gr. , Kuru üzüm = 2920 gr. , Hurma = 2920 gr. ,
veya bunların karşılığı para.

S35. Oruç nedir?
C35. Oruç: Tanyerinin ağarmasından (imsak vaktinden),
akşam güneşi batıncaya kadar yemek, içmek ve cinsi ilişkiden uzak durmaktır.

S36. Oruç kimlere farzdır?
C36. Müslüman, akıllı ve ergenlik çağına
girmiş olan kişilere farzdır.

S37. Oruca niyet ne zaman yapılır?
C37. Orucun sahih olması için niyet şarttır. Niyetsiz oruç kabul olmaz.
Ramazan orucuna akşamdan itibarenkuşluk vaktine kadar niyet edilebilir.

S38. Farz olan oruç ne demektir?
C38. Ramazan ayında tutulan oruçtur. Ramazanda tutulamayan orucun kazası ve kefaret oruçları da
farzdır.

S39. Vacip olan oruç ne demektir?
C39. Adak oruçları ile bozulan nafile orucu kaza etmek vaciptir.

S40. Sünnet olan oruç ne demektir?
C40. Muharrem ayının 9 ve 10. veya 10 ve 11. günleri oruç tutmak sünnettir.

S41. Müstehab olan oruç ne demektir?
C41. Kameri ayların 13, 14 ve 15. günleri ile haftanın pazartesi ve perşembe günleri ve
Ramazandan sonra şevval ayında altı gün.

S42. Kaza orucu ne demektir?
C42. Herhangi bir özürden dolayı tutamadığı oruçları, özürü bittikten sonra herhangi bir günde tutmak.

S43. Kefaret orucu ne demektir?
C43. Özürsüz olarak bozulan Ramazan orucunun yerine altmış gün peşpeşe ara vermeden tutulan
ceza orucudur.

S44. Orucu başka zamanda tutmayı mubah kılan özürler nelerdir?
C44. a) Hastalık, b) Yolculuk, c) Ölümle veya zor bir durumla karşı karşıya gelmek,
d) Şiddetli açlık ve susuzluk, e)Yaşlılık ve düşkünlük.

S45. Fidye ne demektir?
C45. Fidye: Oruç tutmaya gücü yetmeyen düşkün ve yaşlı kimseler ile iyileşme ümidi olmayan
hastalar, Ramazan ayının her günü için fakire bir fidye verirler.

S46. Orucun faydaları nelerdir?
C46. a) Oruç ahlakımızı güzelleştirir, b) İnsanın merhamet ve yardım duygularını geliştirir,
c) İnsana nimetlerin değerini öğretir, d) İnsanı sağlıklı yapar, e) Sabırlı olmayı öğretir…

S47. Haccın edasının şartları nelerdir?
C47. a) Vücutça sağlıklı olmak, b) Hacca gitmesine bir engel bulunmamak, c) Yol güvenliği olmak,
d) Kadının yanında kocası veya evlenmesi caiz olmayan bir akrabası olmak.

S48. Hac kimlere farzdır?
C48. a) Akıllı olan, b) Erginlik çağına giren, c) Müslüman olan, d) Hür olan,
e) Hacca gidip gelinceye kadar kendisinin ve ailesinin geçinebileceği maddi güce sahip olan.

S49. Haccın farzları nelerdir?
C49. a) İhrama girmek, b) Arafat’ta Vakfe durmak, c) Kàbe’yi tavaf etmek.

S50. Kaç çeşit Hac vardır?
C50. a) Haccı İfrad , b) Haccı Temettü , c) Haccı Kıran

S51. Haccı İfrad ne demektir?
C51. Umresiz yapılan Hac demektir. Hacı adayı ihrama girerken sadece Hacca niyet eder ve
Hac vazifelerini yerine getirir. İfrad Haccı yapanlara kurban vacip değildir.

S52. Haccı Temettü ne demektir?
C52. Umre ve Haccı ayrı ayrı ihrama girerek yapmaktır Hacı adayı önce umre için ihrama girer,
umre vazifesinden sonra, ihramdan çıkar. Günü gelince yeniden ihrama girer Hac vazifesini
tamamlar. Kurban kesmek vaciptir.

S53. Haccı Kıran ne demektir?
C53. Umre ve Haccı bir ihramda yapmaktır. Hacı adayı İhrama girerken hem umreye hem de
Hacca niyet eder. Önce umreyi sonra Haccı yapar. Kurban kesmek vacip.

S54. İhram nedir?
C54. Hac ve Umre yapacak olan kimsenin diğer zamanlarda helal olan bazı fiil ve davranışları belli
bir süre kendisine haram kılmasıdır. (İhram;erkekler için iki parça beyaz havludur.
Kadınlar için kendi elbiseleridir,uzunca bir entari şeklinde olursa daha efdaldir.

S55. Umre nedir?
C55. Belirli bir zamana bağlı olmadan usulüne göre ihrama girdikten sonra tavaf etmek, sa’y yapmak
ve ihramdan sonra tıraş olmaktan ibarettir. Umre sünnettir belli bir zamanı yoktur.
Arefe ve onu izleyen kurban bayramı günlerinde umre yapılmaz.

S56. Vakfe nedir?
C56. Hacda Arafat ve Müzdelife denilen yerlerde belirli zamanlarda bir süre kalmaktır.
Arafat vakfesi farz, müzdelife vakfesi vaciptir.

S57. Tavaf nedir?
C57. Kabe’nin etrafını usulüne göre yedi defa dönmektir.

S58. Sa’y nedir?
C58. Kabe’nin yakınında bulunan Safa ile Merve tepeleri arasında gidip gelmektir.
Bu gelişler, Safa’dan Merveye dört Merve’den Safa’ya üç olmak üzere yedi defadır.

S59. Telbiye nedir?
C59. İhramlı olarak ve yüksek sesle: “Lebbeyk, Allahümme lebbeyk,
lebbeyke la şerike leke lebbeyk, inne’l-hamde ve’nnimete leke ve’lmülk, la şerike lek” demektir.

ibadet ile ilgili ayetler, ibadet ile ilgili bilgiler

, İbadet ile ilgili bilgiler

A

Temel Dini Bilgiler

temel-dini-bilgiler-531345dd0a8bc

www.muslumanlar.com

Ben bir MÜSLÜMAN’IM ELHAMDÜLİLLAH
Rabbim………… :ALLAH (Celle Celaluhu)

Dinim…………… :İSLAM

Kitabım………… :KUR’AN-I KERİM

Peygamberim… :Hz. MUHAMMED MUSTAFA (Sallellahu teala aleyhi ve sellem)

Amelde HANEFİ mezhebindenim.

S 1: Din neye denir?
C 1: Din:Akıl sahibi insanları kendi istekleri ile dünya ve ahirette iyiliğe ve mutluluğa ulaştıran ilahi bir kanundur.

S 2: İslâm dininin gayesi nedir ?
C 2: İslâm dininin gayesi: Hükümlerine uygun hareket edenlere dünya ve ahiret saadetini kazandırmaktır.

S 3: İmanı tarif edermisiniz ?
C 3: İman: Peygamber Efendimizin Allah’ü Teâlâ tarafından getirmiş olduğu hususların doğruluğuna kalb ile inanmak
ve bunu dil ile söylemektir.

S 4: Kelime -i Şehadet ve Kelime -i Tevhid -i okuyunuz ve manasını söyleyiniz.
C 4: Kelime -i Şahadet:”Eşhedü ellâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühu ve Rasulüh”
Manası:” Ben şahadet ederim ki Allah’ tan başka ilah yoktur , ve yine şehadet ederim ki Hz.Muhammed (S.A.V)
onun kulu ve Resülüdür.”
Kelime -i Tevhid:”Lâ ilâhe illallah Muhammedur Rasulullah.
Manası:” Allah’tan başka ilah yoktur. Hz. Muhammed (S.A.V) Allah’ ın Resülüdür.”

S 5: İmanın şartlarını sayınız.
C 5: İmanın şartları altıdır:
a) Allah’ ü Teâlâ’ nın varlığına ve birliğine inanmak,
b) Allah’ ü Teâlâ’ nın Melekler’ine inanmak,
c) Allah’ü Teâlâ’nın Kitaplar’ına inanmak,
d) Allah’ü Teâlâ nın Peygamber’lerine inanmak,
e) Ahiret gününe inanmak,
f) Kadere (Hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna ) inanmak.

S 6: İnanç yönünden insanlar kaça ayrılır ?
C 6: İnanç yönünden insanlar üçe ayrılır;
1) Mümin: Allah’ü Teâlâ’ nın varlığına, birliğine ve Hz Muhammed (S.A.V) in Onun Peygamberi olduğuna kalb ile inanan
ve bu inancını dili ile söyleyen kimselere Mümin denir.

2) Münafık: Allah’ ü Teâlâ’ nın varlığına, birliğine ve Hz. Muhammed (S.A.V )in Peygamberliğine kalb ile inanmadığı halde
dili ile inandığını söyleyen kimselere Münafık denir.

3) Kafir: Allah’ ü Teâlâ’ nın varlığına birliğine ve Hz: Muhammed (S.A.V) in Peygamber’liğine kalb ile inanmayan ve inanmadığını dili ile de söyleyen kimselere Kafir denir.

S 7: İman ile ibadetler arasındaki münasebetleri anlatınız.
C 7: Bir müslüman dini hükümleri inkar etmediği müddetçe ibadet etmese bile dinden çıkmaz, kafir olmaz. Ancak ibadetlerini yerine getirmediği için günah işlemiş olur, cezayı hak eder. Ayrıca ibadetlerin başkaları için değil müslümanlar için emredildiğini unutmamalıyız.

S 8: Allah’ın zati sıfatlarını sayınız.
C 8: 1) VÜCUT: Var olmak Allah vardır yokluğu düşünülemez.
2) KIDEM: Allah’ ın varlığının başlangıcı yoktur.
3) BEKA: Allah’ ın varlığının sonu yoktur.
4) VAHDANİYET: Allah tektir.
5) MUHALEFETÜN LİL HAVADİS: Sonradan olan şeylere benzemez.
6) KIYAM BİNEFSİHİ: Varlığı kendisindendir, hiç bir şeye muhtaç değildir, her şey ona muhtaçtır.

S 9: Allah’ın Sübuti sıfatlarını sayınız.
C 9: 1)HAYAT: Allah daima diridir,
2) İLİM: Allah geçmiş gelecek, gizli aşikar her şeyi bilir,
3) SEMİ’: Allah her şeyi işitir,
4) BASAR : Allah her şeyi görür,
5) İRADE: Allah diler ve dilediğini yapar,
6) KUDRET: Allah sonsuz kudret sahibidir,
7) KELAM: Allah söz sahibidir Kuran Allah’ın kelamıdır,
8) TEKVİN: Allah yaratıcıdır.

S 10: Melekler nasıl varlıklardır?
C 10: Melekler :Yemeye, içmeye ihtiyacı olmayan, erkeklik ve dişiliği bulunmayan nurdan yartıklardır.

S 11: Dört büyük meleği görevleriyle beraber sayar mısınız?
C 11: 1) CEBRAİL: Meleklerin en büyüğüdür, görevi Allah ile Peygamberler arasında elçilik yapmaktır.
2) MİKAİL: Tabiat olaylarının idaresi ile görevlidir.( yağmur, rüzgar vs)
3) İSRAFİL: Sura üflemekle görevlidir.
4) AZRAİL: Ömrü sona eren insanların canını almakla görevlidir.

S 12: Kiramen katibin melekleri hakkında bilgi veriniz.
C 12: Bunlar sağımızda ve solumuzda bulunan iki melektir.Sağdaki melek sevaplarımızı soldaki melek ise günahlarımızı yazar.Böylece amel defterimiz meydana gelir.

S 13: Münker ve Nekir kimdir?
C 13: Öldükten sonra kabirde insana soru sormakla görevli iki melektir.

S 14: Dört büyük kitabı ve hangi Peygamberlere indiğini söylermisiniz?
C 14: Tevrat Musa (A.S)’a , Zebur Davud (A.S)’a, İncil İsa (A.S) ‘a, Kur’an Muhammed (A.S)’a inmiştir.

S 15: Peygamberimize ilk vahiy hangi tarihte nerede indi ve ilk inen ayetler hangileridir?
C 15: Peygamberimize ilk vahiy 610 yılında Nur dağındaki Hira mağarasında indi .İlk inen Ayet’ler Alak suresinin ilk ayetleri idi.

S 16: Kur’anı Kerim’in özelliklerini sayar mısınız?
C 16: a) Kur’anı Kerim Peygamberimize indiği gibi hiç bir değişikliğe uğramadan bize kadar gelmiştir.
Kıyamete kadarda bozulmadan kalacaktır.
b) Kuran toplu olarak değil,zaman ve hadiselere göre ayetler ve sureler halinde inmiştir.
c) Kur’an son ilahi kitaptır. Ondan sonra başka kitap gelmeyecektir.
d) Kur’an bütün insanlığa gönderilmiş olan bir kitaptır.Her asrın ihtiyaçlarını karşılayacak hakikat ve hikmetlerle doludur.
e)Kur’an Peygamber Efendimizin en büyük ve daimi mucizesidir.Hem kelimeleri, hem anlamı , hemde taşıdığı yüksek
hakikatlerle eşsiz bir mucizedir.

S 17: Kur’an-ı Kerime karşı görevlerimizi sayar mısınız?
C 17: a) Her müslüman Kur’anı Allah’ ın kelamı olarak bilmeli, ve tecvit kurallarına uygun olarak yanlışsız okumalıdır.
b) Kur’an abdestli olarak ele alınmalı, Euzu besmele ile okunmaya başlanmalıdır.Okurken mümkünse kıbleye yönelmeli
ve son derece edepli ve saygılı olunmalıdır.
c) Kur’an temiz yerde okunmalı. Başka işlerle meşgul olan onu dinlemeyenlerin yanında ve pis yerlerde okunmamalıdır.
d) Başkalarının okuduğu Kur’anı saygı ile dinlemelidir.
e) Kur’an yüksek ve temiz yerlerde bulundurulmalı alçak yerlere konulmamalıdır.
f) Her müslüman Kur’anın yap dediklerini yapmalı, yapma dediklerinden sakınmalı ve Kur’anın ahlakı ile ahlaklanmalıdır.

S 18: Kur’an kaç sure ve ayettir, Kur’anda ismi geçen Peygamberlerin isimleri nelerdir?
C 18: Kur’an 114 Sure ve 6666 Ayettir. Kur’anda ismi geçen Peygamberler şunlardır:
Adem, İdris, Nuh, Hud, Salih, Lud, İbrahim, İsmail, İshak; Yakup, Yusuf, Şüayb, Harun, Musa; Davud, Süleyman, Eyyüb, Zülkifl, Yunus, İlyas, Elyesa, Zekeriyya, Yahya, İsa, Muhammed ( Aleyhim’üs Salâtü Vesselam)

S 19: Mucize ve Keramet ne demektir?
C 19: Mucize: Peygamberlerin Fahri Kainat olduklarını isbat etmek için Allah’ın yardımı ile gösterdikleri olağan üstü olaylardır.Keramet:Allah’ın yardımı ile veli kulları tarfından meydana getirilen olağan üstü olaylardır.

S 20: Peygamber Efendimizin özelliklerini anlatınız.
C 20: a) Peygamberimiz Allah’ın en sevgili kulu yaratılmışların en faziletlisidir.
b) Son Peygamberdir.Ondan sonra Peygamber gelmeyecektir.
c) Bütün insan ve cinlerin Fahri Kainatidir.
d) Peygamberliği kıyamete kadar bütün zamanları içine almıştır.
e) Peygamberimizin tebliğ ettiği İslam dini kıyamete kadar devam edecektir.

S 21: Kıyamet günü insanlara nelerden sorulacaktır?
C 21: Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor:Kıyamet gününde insan dört şeyden sorguya çekilmedikce huzurdan ayrılamaz;
a) Ömrünü nerede geçirdiğinden,
b) Vücudunu nerede yıprattığından,
c) Malını nereden kazanıp nereye harcadığından,
d) Bildiği ile ne kadar amel ettiğinden.

S 22: Kader ve Kazayı tarif ediniz.
C 22: Kader:Kainatta olacak şeylerin zamanını, özelliklerini ve nasıl olacaklarını Alla’ü Teâlâ’nın ezelde bilmesi ve takdir etmesine kader denir.
Kaza: Allah’ü Teâlâ ‘nın ezelde takdir ettiği şeyleri zamanı gelince bu taktire uygun olarak yaratmasına kaza denir.Kaderi bir plana benzetirsek kaza da plana uygun olarak o şeyin yapılmasıdır.

İBADET

S 23: Niçin ibadet etmeliyiz anlatınız.
C 23: Yaradılışımızın gayesi Allah’ı tanımak ve ona ibadet etmektir.Bizi yoktan var eden ve sayılamayacak kadar nimetler veren yüce Allh’ a karşı teşekkür etmeli ve emrettiği ibadetleri seve, seve yapmalıyız.

S 24: İbadetler kaç çeşittir birer misalle sayarmısınız?
C 24: İbadetler üç çeşittir:
a) Beden ile yapılan ibadetler; Namaz kılmak.
b) Mal ile yapılan ibadetler : Zekat vermek,
c) Hem mal hemde beden ile yapılan ibadetler: Hac ibadeti.

S 25: İbadetlerin faydalarını anlatınız.
C 25: İbadetler ruhumuzu yüceltir, bizi kötülüklerden sakındırır, ahlâkımızı olgunlaştırır ve en değerli varlığımız olan imanımızı korur. İnsan ibadet sayesinde Allah’ a yaklaşır, onun rahmetine sığınır ve huzura kavuşur. İbadetin ayrıca bedeni ve sosyal bir çok faideleri de vardır.

S 26: İslâm’ın şartı kaçtır sayarmısınız?
C 26: İslâm’ın şartı beştir;
a) Kelime-i Şahadet getirmek,
b) Namaz kılmak,
c) Oruç tutmak,
d) Zekat vermek,
e) Hacca gitmek.

S 27: Abdestin farzları kaçtır sayarmısınız?
C 27: Abdestin farzları dörttür;
a) Yüzü yıkamak,
b) Elleri dirseklerle beraber yıkamak,
c) Başın dörtte birini mesh etmek,
d) Ayakları topuklara kadar yıkamak.

S 28: Abdesti bozan şeyleri sayarmısınız?
C 28: abdesti bozan şeyler;
a) Vücudun herhangi bir yerinden kan, irin veya su akması,
b) Ağız dolusu kusmak,
c) Tükürdüğü zaman tükrüğünün enaz yarısının kan olması,
d) Küçük veya büyük abdest bozmak, arkadan yel çıkarmak,
e) Bayılmak veya sarhoş olmak,
f) Namazda gülmek ( Namaz haricinde gülmek abdest bozmaz),
g) Uyumak.

S 29: Gusül abdestinin farzlarını sayarmısınız?
C 29: Gusül abdestinin farzları;
a) Ağıza su alıp boğaza kadar çalkalamak,
b) Burna su çekip yıkamak,
c) Bütün vücudu (iğne ucu kadar kuru yer bırakmadan) yıkamak.

S 30: Gusül abdestinin sünnetlerini sayınız.
C 30: Gusül abdestinin sünnetleri,
a) Gusüle besmele ile başlamak,
b) Niyet etmek,
c) Bedenin herhangi bir yerinde pislik var ise onu önce yıkamak,
c) Edep yerlerini yıkamak,
e) Gusülden önce abdest almak,
f) Başımızdan, sağ omuzumuzdan, sol omuzumuzdan suyu dökerek ve bedeni ovarak yıkamak,
g) Ayaklarımızın bulunduğu yere su birikiyorsa en son ayakları yıkamak.

S 31: Namaz kimlere farzdır?
C 31: Namaz;
a) Müslüman olan,
b) Erginlik çağına gelmiş olan,
c) Akıllı olan kimselere farzdır.

S 32: Beş vakit namazı rekatları ile sayar mısınız?
C 32: Beş vakit namaz;
a) Sabah namazı dört rekattır, iki rekat sünnet, iki rekat farz;
b) Öğle namazı on rekattır; Dört rekat ilk sünnet, dört rekat farz, iki rekat son sünnet,
c) İkindi namazı sekiz rekattır; dört rekat sünnet, dört rekat farzdır.
d) Akşam namazı beş rekattır; üç rekat farz , iki rekat sünnet.
e) Yatsı namazı on üç rekattır; dört rekat ilk sünnet, dört rekat farz, iki rekat son sünnet, üç rekat vitir dir.

S 33: Cuma namazı kaç rekattır sayar mısınız?
C 33: Cuma namazı on rekattır; Dört rekat ilk sünnet, iki rekat farz, dört rekat son sünnet.

S 34: Namazın farzlarını sayar mısınız?
C 34: Namazın farzı 12 dir, bunlardan altısı namazdan öncedir. Bunlara ” Namazın şartları”denir. Altısı da namaza başladığımızdan itibarendir, bunlarada “Namazın rükunları” diyoruz.Namazın sahih olması için bu 12 farzın yerine getirilmesi gerekir.

Namazın şartları
a) Hadesten taharet: Yani abdestimiz yoksa abdest almak, gerekiyorsa güsül abdesti almak.
b) Necasetten taharet: Bedenimizde, elbisemizde veya namaz kılacağımız yerde pislik varsa temizlemek.
c) Setri avret: Namazda örtülmesi gereken yerleri örtmek.
d) İstikbali kıble: Namazı Kıbleye yani Kabeye dönerek kılmak.
e) Vakit: Namazları kendi vakitleri içinde kılmak.
f) Niyet: Hangi namazı kıldığına niyet etmek.

Namazın rükunları
a) İftitah tekbiri: Namaza başlarken tekbir almak.
b) Kıyam: Namazda ayakta durmak.
c) Kıraat: Kur’an okumak.
d) Rüku: Namaz da eller diz kapağına erişecek kadar eğilmek.
e) Sücud: Ayaklar, dizler ve ellerle beraber alnı yere koymak.
f) Kade-i ahire: Namaz sonunda Ettehiyatü okuyacak kadar oturmak.

S 35: Mihrab, Minber ve Kürsü ne demektir tarif ediniz?
C 35: Mihrab: Camilerde kıble yönünde bulunan ve imamın namaz kıldırırken durduğu yerdir.
Minber: Camilerde imamın cuma ve bayram hutbelerini okuduğu yüksekçe merdivenli yer.
Kürsü: Camilerde va’z edilirken yüksekçe oturma yeri.

S 36: Minare, Şerefe ve Alem nedir?
C 36: Minare: Camilerin bitişiğinde ezan okumak için yapılan kule şeklinde yüksek yapı.
Şerefe: Minarelerde çepeçevre ve çıkıntılı olarak yapılan ezan okuma yeri. Buraya minarenin içindeki basamaklarla
çıkılır. Minarelerde genellikle bir şerefe bulunur. Birden fazla şerefeli minarelerde vardır.
Alem: Minarenin tepesine yerleştirilen Hilal (ay) şeklindeki tepeliktir.

S 37: Oruç kimlere farzdır?
C 37: Oruç: a) Müslüman, b) Akıllı, c) Ergenlik çağına gelmiş olan kimselere farzdır.

S 38: Ramazan orucuna ne zaman niyet edilir?
C 38: Ramazan orucuna akşam iftardan itibaren ertesi günün kuşluk vaktine kadar niyet edilebilir.

S 39: Oruçta Kaza ve Kefaret ne demektir?
C 39: Kaza: Bozulan veya tutulamamış olan orucun yerine gününe gün oruç tutmaktır.
Kefaret: Bozulan bir orucun yerine iki ay ara vermeden oruç tutmaktır.

S 40: Orucu bozup, hem Kaza hemde Kefareti gerektiren şeyler nelerdir?
C 40: Oruçlu olduğunu bilerek ve isteyerek:Yemek, içmek ve cinsi ilişkide bulunmak, orucu bozar hem kaza hemde kefaret gerektirir.

S 41: Zekatı kimler verir ?
C 41: Zekatı; Müslüman, akıl baliğ, hür ve dinen zengin sayılan kimseler verir.

S 42: Zekat kimlere verilir?
C 42: Zekat;
a) Fakirlere,
b) Miskinlere, (hiç bir şeyi olmayanlara)
c) Borçlulara, d) Yolculara,
e) Allah yolunda olanlara verilir.

S 43: Zekat kimlere verilmez?
C 43: a) Ana, baba, dede, nene, oğul, kız ve torunlara verilmez,
b) Zenginlere verilmez,c) Müslüman olmayanlara verilmez,
d) Karı koca biribirlerine veremez.

S 44: Fıtır sadakası nedir?
C 44: Ramazan ayında fakirlere verilen bir sadakadır, buna fitrede denir. Dini ölçülere göre zengin olanlar hem kendilerinin hemde çocuklarının fitrelerini vermelidirler.

S 45: Hacc kimlere farzdır?
C 45: Hacc; Akıl baliğ, Müslüman, hür ve Hacc’ a gidip dönünceye kadar kendisinin ve bakmakla yükümlü olduğu aile fertlerinin geçinebileceği maddi güce sahip olan kimselere farzdır.

S 46: Kimler Kurban keser?
C 46: Müslüman, Akıl baliğ, hür, mukim (yani misafir olmayan) ve İslam’a göre zengin olan kimseler kurban keser.

S 47: Bir yılda kaç dini bayram vardır?
C 47: Bir yılda iki dini bayram vardır,
a) Ramazan bayramı,
b) Kurban bayramı. Ayrıca Cuma günü de biz müslümanlar için bir bayram günü demektir.

S 48: Mübarek geceleri sayar mısınız?
C 48: a) Mevlid Kandili: Peygamber Efendimizin doğduğu gecedir. Bütün müslümanlar olarak Fahri Kainat Efendimizin doğum
yıldönümü olan bu geceyi büyük bir çoşku ile kutlarız.
b) Regaib Kandili: Mübarek Recep ayının ilk Cuma gecesi mübarek Regaip kandilidir. Bu gece Allah’ü Teâlâ nın rahmet
ve bağışlamasının bol olduğu, duaların kabul edildiği mübarek bir gecedir.
c) Mi’rac Kandili: Peygamber Efendimizin en büyük mucizelerinden birisi olan Mirac mucizesi Hicret’ten bir buçuk yıl
önce Recep ayının 27 ci gecesinde meydana gelmiştir.
d) Berat Kandili: Şaban ayının onbeşinci gecesi mübarek Berat gecesidir. Bu gece yüce Allah’ın kendisine yönelip af
dileyen müminleri bağışlayarak kurtuluş beratı verdiği bir gecedir.
e) Kadir Gecesi: Ramazan ayının yirmi yedinci gecesi Kadir gecesidir. Yüce kitabımız Kur’ anı Kerim Peygamber
Efendimize Ramazan ayı içinde bu gece inmeye başlamıştır. Kadir gecesinin bin aydan daha hayırlı olduğu Kur’ anı
Kerim’de açıkca belirtilmiştir.

SİYER
S 49: Peygamber Efendimiz hangi tarihte ve nerede dünya ya gelmiştir?
C 49: Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (S.A.V); Miladi 571 yılı nisan ayının yirmisine tekabül eden Rebi ul’ evvel ayının 12. pazartesi gecesi tan yeri ağarırken Mekke’ de dünyaya geldi.
S 50: Peygamber Efendimizin annesi, babası ve dedesinin isimlerini söyleyiniz.
C 50: Peygamber Efendimizin annesi, Amine validemiz, babası; Abdullah ve dedesi; Abdulmuttaliptir.

S 51: Peygamber Efendimizin ilk hanımı kimdir? Çocuklarının adlarını söyleyiniz:
C 51: Peygamber Efendimizin ilk hanımı Hz. Hatice validemizdir. Efendimizin altısı Hz. Hatice validemizden, birisi Mısırlı hanımı Meryem validemizden olmak üzere yedi çocuğu dünyaya gelmiştir.
Erkek evlatları: Kasım, Abdullah ve ibrahimdir,
Kız evlatları: Zeynep, Rukiye, Ümmügülsüm ve Fatımadır.

S 52: İlk vahiy hangi tarihte, nerede ve Peygamber Efendimiz kaç yaşında iken indi?
C 52: İlk vahiy 610 yılında, Nur dağındaki Hira mağarasında, Peygamber Efendimiz 40 yaşında iken indi.

S 53: İlk Müslümanlar kimlerdir?
C 53: İlk Müslüman lar ( kadınlardan) Peygamber Efendimizin eşi Hz. Hatice validemiz, çocuklardan Hz. Ali, kölelerden
Hz. Zeyd b. Haris ve büyüklerden Hz. Ebu Bekir dir.

S 54: Peygamber Efendimiz hangi tarihte, nereden nereye hicret etmiştir?
C 54: Peygamber Efendimiz 622 yılında Mekke’den Medine’ye hicret etmiştir.

S 55: İslam tarihinde yapılan ilk Mescid hangisidir?
C 55: İslam tarihinde ilk yapılan mescid; Peygamber Efendimizin Mekke’den Medine’ye hicret ederken uğradığı, Kuba köyünde yapılan Kuba mescididir.

S 56: Ensar ve Muhacir kimlere denir?
C 56: Mekke’den hicret ederek Medine’ye gelen Müslümanlara “Muhacir”; Medine’nin yerli halkı olan ve Mekke’den hicret edenlere her türlü yardımı yapan Müslüman’lara “Ensar” denir.

S 57: Peygamber Efendimiz hangi tarihte, nerede ve kaç yaşında ruhunu teslim etti?
C 57: Peygamber Efendimiz 632 yılında Medine’ de 63 yaşında iken ruhunu teslim etti.

S 58: Sahabe kime denir?
C 58: Peygamber Efendimizi gören ve Müslüman olarak ölen kimselere sahabe denir.

S 59: Peygamber Efendimiz nerede defnedilmiştir? Kabrine ne ad verilmiştir?
C 59: Peygamber Efendimiz vefat ettiği yere defn edilmiştir (Suudi Arabistan- Medineyi Münevvere).
Kabrinin bulunduğu yere ” Ravza-i Mutahhare” denilmektedir.

AHLAK
S 60: Allah’ü Teâlâ ya karşı vazifelerimizi sayınız?
C 60: Allah’ ü Teâlâ’ ya karşı vazifelerimiz şunlardır;
a) Allah’ü Teâlâ’nın varlığına ve birliğine inanmak,
b) Emirlerine uygun hareket etmek,
c) Allah sevgisini her şeyden üstün tutmak, onun adını saygı ile anmak,
d) Verdiği nimetlere şükretmek ve ibadet vazifelerimizi yerine getirmek.

S 61: Peygamber Efendimize karşı vazifelerimizi sayınız?
C 61: Peygamber Efendimize karşı vazifelerimiz şunlardır;
a) Onun son ve en büyük Peygamber olduğuna inanmak,
b) Onu çok sevmek ve adı anıldığı zaman salavatı şerif okumak,
c) Onun gösterdiği yolda yürümek ve güzel ahlakını kendimize örnek edinmek.

S 62: Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’ e karşı vazifelerimizi sayar mısınız?
C 62: Kur’anı Kerim’e karşı vazifelerimiz şunlardır;
a) Kur’an-ı Kerim’in Allah’ü Teâlâ tarafından Peygamber Efendimiz vasıtasıyla gönderilen son kitap olduğuna inanmak,
b) Onu usulüne uygun güzelce okumak ve manasını anlamaya çalışmak,
c) Kur’anı okurken ve dinlerken son derece saygılı olmak,
d) Kur’anın yap dediklerini yapıp, yapma dediklerinden sakınmak.

S 63: Bedenimize karşı vazifelerimizi sayar mısınız?
C 63: Bedenimize karşı vazifelerimiz şunlardır;
a) Dengeli beslenmek,
b) Sağlığımızı korumak,
c) Temizliğe dikkat etmek.

S 64: Ruhumuza karşı vazifelerimizi sayar mısınız?
C 64: Ruhumuza karşı vazifelerimiz şunlardır;
a) Ruhumuzu asılsız ve yanlış inançlardan temizlemek,
b) Doğru ve faydalı inançlarla ruhumuzu donatmak
c) Kötü düşünce ve çirkin huylardan ruhumuzu korumak.

S 65: Karı, kocanın biribirlerine karşı vazifelerini sayar mısınız?
C 65: Karı kocanın biribirlerine karşı vazifeleri şunlardır;
a) Her şeyden evvel karı, koca arasında karşılıklı sevgi olmalı,
b) Koca; ailenin ihtiyaçlarını karşılamak için çalışmalı, helalinden kazanmalı,
c) Koca; ailesinin dini ve ahlaki vazifelerini yerine getirmesinde yardımcı olmalı, eksiklerini öğretmeli,
d) Erkek hanımına karşı nazik ve yumuşak huylu olmalı. Kaba ve kırıcı olmamalıdır.
e) Kadın kocasına sevgi ve saygı ile bağlanmalı, ev idaresinde ve çocukların terbiyesinde kocasına yardımcı olmalıdır.
f) Kadın tutumlu olmalı, kocasının kazancını israf etmemeli.
g) Kadın evine, yuvasına bağlı olmalı. Namusunu titizlikle korumalı. Evden dışarıya çıkarken ve yabancı erkeklerin göreceği yerlerde örtünmeli, tesettürlü olmalıdır.

S 66: Ana babanın çocuklarına karşı vazifelerini sayar mısınız?
C 66: Ana ve babanın çocuklarına karşı vazifeleri şunlardır:
a) Çocuğuna güzel bir ad koymak
b) Çocuklarına haram lokma yedirmemek, onların ruh ve beden sağlığını korumak.
c) Çocukları iyi terbiye etmek, namaz kılmayı diğer dini bilgileri öğretmekve kendi güzel yaşantısı ile onlara örnek olmak.
d) Çocuklara ilgi gösterirken, hediye verirken ayrım yapmamak.Eşit ve adaletli davranmak.
e) Evlenme çağına geldiklerinde onları evlendirmek.

S 67: Çocukların ana ve babalarına karşı vazifelerini sayar mısınız?
C 67: Çocukların ana ve babalarına karşı vazifeleri şunlardır;
a) Ana ve babayı söz ve davranışlarıyla hiç bir zaman incitmemek. Onlara öf bile dememek.
b) İhtiyaç duydukları takdirde geçimlerine yardımcı olmak.
c) Allah’a isyana davet etmedikleri müddetce emirlerini dinlemek.
d) Yanlarında yüksek sesle konuşmamak ve yolda yürürken onların önünde yürümemek.
e) Öldükleri zaman varsa vasiyetlerini yerine getirmek, onları rahmetle anmak ve onlar için her zaman hayır dua etmek.

S 68: Kardeşlerin biribirlerine karşı vazifelerini sayar mısınız?
C 68: Kardeşlerin birbirlerine karşı vazifeleri şunlardır;
a) Kardeşler arasında karşılıklı sevgi, saygı ve birlik olmalı.
b) Miras, para ve mal gibi maddi çıkarlar kardeşlerin arasını açmamalı
c) Küçük kardeşler büyüklerine saygı göstermeli, büyüklerde küçüklerini korumalı, sevgi ve merhamet göstermeli.
d) Kardeşler birbirlerinin menfaatlarını kendi menfaatları gibi gözetmeli.

S 69: Komşularımıza karşı vazifelerimizi sayar mısınız?
C 69: Komşularımıza karşı vazifelerimiz şunlardır;
a) Onlara karşı saygılı olmak. Söz ve davranışlarımızla onları incitmemek.
b) Sevinç ve hüzünlerini paylaşmak, gerektiğinde onlara yardımcı olmak,
c) Ses ve gürültü ile onları rahatsız etmemek.d) Hastalanınca ziyaret etmek, ölenin cenazesine iştirak etmek.

temel dini bilgiler, temel dini bilgiler test soruları

, Temel Dini Bilgiler

A

Peygamber Efendimizin On İki Yaşından Otuz Yaşına Kadar Olan Hayatı

peygamber-efendimizin-on-iki-yasindan-otuz-yasina-kadar-olan-hayati-531326906e09a

www.muslumanlar.com

Peygamberimizin, Amcasıyla Şam’a Gidişi

Kâinatın Efendisi Peygamberimiz (a.s.m.) on iki yaşına girmişti. Akranları arasında artık farklı beden ve sîmâya sahipti. Sîmâsı etrafa pırıl pırıl nurlar saçıyordu. Gönlü huzur doluydu.

Onu yanında barındıran Ebû Tâlib ise o sırada büyük bir geçim sıkıntısı içinde idi. Bunun için de ticaretle uğraşmaya kendisini mecbur hissetmekteydi. Bu maksatla da Kureyş’in o sene tertiplediği ticaret kervanına katılarak Şam’a gitmeyi kararlaştırdı.

Yol hazırlıkları yapılıyordu. Yapılan hazırlıklar Peygamber Efendimizin (a.s.m.) gözleri önünde cereyan ediyordu. Haliyle çok sevdiği amcası kendisinden bir müddet ayrılacaktı. Ama o buna nasıl tahammül edebilirdi? Yıllar önce de hem muhterem babasını, hem de aziz annesini böyle iki seyahat sonunda kaybetmişti. Şimdi ise, hâmisi Ebû Tâlip böyle bir seyahata çıkacak ve günlerce kendisinden uzak bulunacaktı. Nazik ve latif ruhu bu ayrılığa nasıl dayanacaktı?

O da amcasıyla birlikte gitmeyi candan arzuluyordu. Günlerce üzgün durduktan sonra amcasına açılmak zorunda kaldı. Hasret ve hüzün dolu mübarek sesiyle ona şöyle hitap etmekten kendini alamadı:

“Amcacığım! Beni nereye ve kime bırakıp gidiyorsun? Burada ne annem var, ne de babam.”

Bu sözlerini gözyaşlarıyla bir çiçek gibi süsleyen Kâinatın Efendisinin derin hüzün ve üzüntüsüne değil kendisini canı gibi seven Ebû Tâlip, en katı yürekliler bile dayanamazdı. Şefkat duygusunu coşturan bu ifâdeler karşısında Ebû Tâlip derhal kararını değiştirdi. Kâinatın Efendisi de amcasıyla birlikte gidecekti. Efendimizin gönlü bu karardan sonra sevinçle doldu. Hazırlıklar tamamlandı ve amcasıyla birlikte ticâret kervanına katıldı.

Kervan, çölleri aşa aşa Busra’ya vardı ve burada mola verdi. Busra, Şam ile Kudüs arasında suyu bol ve bahçelerle kaplı bir kasabaydı.

Rahip Bahîra’nın müşahede ve tesbiti

Busra panayırına yakın küçük bir manastırda o sıra bir râhip yaşıyordu: Bahîra.1 Bu râhip, Hıristiyanların o zaman hatırı sayılır bir âlimi idi. Çünkü, manastırda bir kitap vardı ki, orada ibâdete kapanan her râhip, o kitaptan okuyarak Hıristiyanların en bilgili kimsesi olurdu. O güne kadar gelmiş geçmiş bütün râhipler de o kitaptan istifade etmişlerdi.2

Kureyş’in ticaret kafilesi, her sene olduğu gibi bu sene de râhibin bu manastırına yakın bir yerde konakladı. Gariptir ki, daha önceki senelerde oraya gelen Kureyş kervanının hiçbiriyle ilgilenmeyen, konuşmayan Bahîra, bu sefer kafileye beklenmedik bir sürpriz ile yakın alâka gösterdi, hatta kendileri için bir ziyafet tertipledi.

Bu ilgi, bu ziyafet nedendi? Kafiledekileri düşündüren soru bu idi.

Bilgin Râhip, kafilede o âna kadar rastlamadığı bazı garipliklere şâhid olmuştu. Manastırda, Kureyş kafilesini seyrederken, bir bulutun Efendiler Efendisini gölgelediğini görmüştü. Kafile gelip bir ağacın altına konunca, aynı bulutun ağacı da gölgelediğini; ağacın dallarının ise, nur çocuğun üstüne âdeta eğilip gölge ettiğini müşâhede etmişti.

Bu garipliği gören râhib Bahîra onları yemeğe çağırmak istedi. Mekkelilere şu haberi gönderdi:

“Ey Kureyşliler! Size yemek hazırladım, Bu ziyafetime, büyüğünüz, küçüğünüz, hürünüz, köleniz dahil hepinizin gelmesini istiyorum.”

Bahîra’nın bu garip tavrı yemeğe gelen Kureyşli tüccarların dikkatinden kaçmadı. Sebebini merak ettiler ve sordular:

“Ey Bahîra! Vallahi, bugün sende bam başka bir hal var. Biz sana her gelişimizde uğrarız. Şimdiye kadar bize böyle birşey yaptığın vâki değil. Sendeki bu hal nedir?”

Bahîra, sırrını açıklamadı ve şu cevapla yetindi:

“Evet, gerçekten doğru söylediniz, ama ne de olsa sizler misafirimsiniz. Bunun için sizi misafir etmek, yemek yedirmek istedim. Buyurun yiyiniz!”

Dâvete icabet edildi ve sofraya oturuldu. Ancak, kafileden sofrada bir tek kişi eksikti: Bahîra’nın aradığı Kâinatın Efendisi. Nur Çocuk yaş itibariyle en küçükleri olduğundan kafilenin eşyalarını beklemekle vazifeli olarak ağacın altında oturuyordu.

Bahîra, bütün dikkati ile sofradakileri süzmekle meşguldü. Ancak, aradığı nurlu sîmâ yoktu aralarında. Sordu:

“İçinizde yemeğe gelmeyen, geride kalan kimse var mı?”

Cevap verdiler:

“Hayır, ey Bahîra, senin dâvetine icabet edip gelmeyen kimse yok. Sadece bir çocuk var. Eşyalarımızı beklemek üzere bırakılmış bir çocuk.”

Mukaddes kitapları dikkatle incelemiş olan ve onlardan son Fahri Kainatin özellik ve alâmetlerini öğrenmiş bulunan Bahîra, onun da gelmesini ısrarla istedi.

Kureyşli tüccarlar Bahîra’nın bu ısrarlı isteğini reddetmediler ve Kâinatın Efendisi Nur Çocuğu da alıp getirdiler. Efendiler Efendisi sofrada yemek yemekle meşgul iken, Bahîra’nın gözleri bütün dikkat ve hayretleriyle onun üzerinde dolaşıyordu. Her halini, her hareketini dikkatli bakışlarla süzmekteydi.

Bahîra, aradığını bulmuştu. Maksadına erişmişti. Zira, bütün dikkatiyle süzmekte olduğu Nur Çocuğun her hali ve her hareketi yanındaki kitapta yazılı sıfatlara tıpa tıp uyuyordu.

Yemek yendi ve sofradakiler dağılırken Bahîra, Kâinatın Efendisi Peygamberimizin kulağına eğildi ve “Bak delikanlı, Lât ve Uzza hakkı için sana soracağım şeylere cevap ver.”

Nur gözlerde bir rahatsızlık, bir nefret belirtisi. “Lât ve Uzza adına benden bir şey isteme. Vallahi onlardan nefret ettiğim kadar, hiçbir şeyden nefret etmem.”

Bahîra, önceki teklifinden vazgeçti. “O halde Allah hakkı için, sana soracaklarıma cevap ver.”

Peygamber Efendimiz, “İstediğini sor” buyurdu.

Sorduğu her soruya aldığı cevap Bahîra’yı hayretler içinde bırakıyordu. Çünkü onun son Fahri Kainat hakkında bildiklerine aynen uyuyordu. Son olarak Kâinatın Efendisinin sırtına baktı ve Peygamberlik Mührünü gördü.

Artık Bahîra’da, şeksiz şüphesiz kesin kanaat hasıl olmuştu: Bu genç, beklenen Son Peygamberdi.

Rahib Bahîra ile Ebû Tâlip başbaşa

Rahib Bahîra, bu teşhisinden sonra, Efendimizin amcası Ebû Tâlib’in yanına vardı. Aralarında şu konuşma geçti:

“Bu çocuk senin neyin olur?”

“Oğlumdur.”

“Hayır, o senin oğlun değil. Bu çocuğun babasının hayatta olmaması lâzım.”

“Evet, doğru söyledin, o benim öz oğlum değil, yeğenimdir.”

“Peki, babasına ne oldu?”

“Annesi bu çocuğa hamile iken vefat etti.”

“Evet, doğru konuştun.”

Artık her şey ap açık ve kesindi.

Sonunda, Peygamberimizin amcasına şu tavsiyede bulunarak hakperestliğini gösterdi:

“Yeğenini hemen memleketine geri götür. Onu hasetçi Yahudilerden koru. Vallahi, Yahudiler çocuğu görüp de, benim fark ettiklerimi onlar da fark ederlerse ona kötülükte bulunurlar. Çünkü, senin bu yeğenin ileride büyük şân ve nâm kazanacaktır. Durma, onu hemen geri götür.”1

Bu tavsiye üzerine Ebû Tâlip, mallarını orada satarak aziz yeğeni ile Mekke’ye geri döndü.2

Rahib Bahîra gibi, bir çok Hıristiyan ve Yahudî âlimi, Resûl-i Ekrem Efendimizin sıfatlarını kitaplarında görmüşler ve “Evet, kitaplarımızda Muhammed-i Arabî’nin (a.s.m.) sıfatları yazılıdır” diyerek, doğru bir itirafta bulunmuşlardır. Bu itirafa rağmen, yine de birçoğu İslâmın şerefiyle şereflenmekten mahrum kalmışlardır.

Bu eşsiz bahtiyarlığa erenler arasında ise şunları sayabiliriz: Abdullah bin Selâm, Vehb bin Münebbih, Ebû Yâsir, Şamûl, Esid ve Sa’lebe bin Sâye, İbni Bünyamin, Muhayrık, Kâbü’l-Ahbâr, Dağatır, İbni Nafûr ve Carûd.3

Kur’an-ı Kerim, ehl-i kitabın bu hakperest âlimlerinden şu âyetiyle bahseder:

“Îmân edenlere düşmanlıkta insanların en şiddetlisi olarak sen, elbette Yahudîleri ve Allah’a ortak koşanları bulacaksın. Îmân edenlere muhabbette en yakın kimseler olarak da, elbette ‘Biz Hıristiyanlarız’ diyenleri bulacaksın. Çünkü onların içinde ilim sahibi keşişler ve kendilerini ibadete vermiş râhipler vardır; onlar büyüklük de taslamazlar.

“Peygambere indirileni dinledikleri zaman, âşina oldukları hakikatlerden duygulanarak gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün. Onlar, ‘Ey Rabbimiz, îmân ettik’ derler. Sen de bizi, hakka şâhitlik eden mü’minlerle beraber yaz’ derler.”1

* * *

Peygamberimizin Cahiliye Devri Kötülüklerinden Uzak Kalışı

Ebû Tâlib, bütün bu olup bitenlerden sonra nur yüzlü yeğeni Peygamber Efendimizin (a.s.m.) âdeta ayrılmaz bir parçası haline gelmişti. Kendisinde gittikçe kuvvet peyda eden kanaat şuydu: “Bu yeğenim ilerde büyük ve mühim bir şahsiyet olacaktır.”

Bu sebeple Peygamberimiz üzerinde himâyesini son derece dikkatli ve şuurlu bir şekilde sürdürüyor, âdeta bir dediğini iki etmiyordu. Artık Peygamberimiz de ruhu ve dış görünüşü ile eşsiz bir genç olmuştu. Kalb ve ruhundaki eşsiz fazilet ve güzellikler sûretini de fevkalâde güzel şekillendirmişti.

Uzuna yakın orta boylu, siyah dalgalı saçlıydı. Açık ve yüksek alınlı, kalın siyah kaşlıydı. Kaşları birbirine çok yakın, fakat bitişik değildi. Göz bebekleri, çok tatlı bir siyahtı. Uzun ve siyah kirpikleri, bakışlarına ap ayrı bir tatlılık verirdi.

Kader-i İlâhi, onu ezelden insanlığın Peygamberi olarak takdir ve tâyin etmişti. Bu sebeple o, âlemlerin Rabbi’nin terbiyesi altında hayat seyrine devam ediyordu. Bunun içindir ki, bütün Arabistan’la birlikte Mekke’de de hüküm süren fısk, fücûr, sefâlet ve dalâletten, kötülük ve ahlâksızlıklardan en ufak bir eser, en küçük bir iz hayatında görülmezdi.

Putlardan şiddetle nefret ederdi. Ömründe bir defa bile onlara hürmette bulunmadı. Kureyş müşriklerinin bir âdeti vardı. Her senenin belli bir gününde Buvâne adlı putun etrafında toplanırlar, geceye kadar orada bulunurlar, yanında traş olurlar, kurban keserek büyük merasim tertiplerlerdi.

Yine böyle bir merasim için bütün Kureyş hazırlanmıştı. Ebû Tâlip de onlar gibi âile efradını toplayarak merasime iştirak etmek istedi. Ancak o buna yanaşmadı ve mâzur görülmesini istedi. Efendimizin bu davranışını Ebû Tâlip ve halaları taaccüple karşıladılar. Hatta kızar gibi oldular. Bir iki sefer daha tekliflerini tekrarladıkları halde Resul-i Ekrem Efendimiz yine red cevabı verdi. Bunun üzerine, “İlâhlarımızdan yüz çevirmek demek olan bu hareketinden dolayı bir felâkete uğrayacağından korkuyoruz” dediler.

Bunu demekle de yetinmediler, üzerine öylesine vardılar ki, Sevgili Peygamberimiz daha fazla ısrar edemedi ve istemeye istemeye, sadece amcası Ebû Tâlip ve halalarının hatırını kırmamak için kendilerini takibe razı oldu. Fakat, putun yanına varır varmaz, nur yüzlü Efendimizin bir ara ortadan kaybolduğunu fark ettiler. Bir müddet sonra yanlarına gelince onu müthiş bir hal içinde gördüler. Benzi sararmıştı ve her halinden korktuğu belli oluyordu.

Amcası ve halaları, “Ne oldu sana?” diye sordular.

Sevgili Efendimiz şu cevabı verdi:

“Bana bir fenalık gelmesinden korktum.”

“Allah sana kötülük eriştirmez. Sende çok iyi haslet ve meziyetler var. Söyle bakalım, sen ne gördün?” dediler.

Bu sefer Peygamberimiz şunları anlattı:

“Ben, bu putun yanına yaklaştığım zaman, uzun boylu ve beyazlar giyinmiş biri orada peydâ oldu. Bana, ‘Ya Muhammed! Geri çekil, sakın o puta el sürme!’ diye haykırdı.”1

Bu vakâdan sonra Resulüllah Efendimiz herhangi bir sebep ve sâikle putların yanına uğramadı ve onların bu bayram ve merasimlerine hiç bir zaman katılmadı.

Evet, Fahri Kainatlik vazifesiyle memur edilir edilmez, eline Tevhid bayrağını alıp dalgalandıracak bir zât, elbette çocukluğunda ve gençliğinde de Tevhid inancının zıddı olan şirkten ve putperestlikten uzak, ter temiz bir hayata sahip bulunacaktır.

Cenâb-ı Hak, sevgili Resulünü henüz ne teklif, ne memuriyet, hiçbir şeyle alakâlı bulunmadığı zamanlarda bile her türlü çirkinlikten koruyor ve onu hususî bir murakabe altında terbiye ediyordu. Resul-i Kibriyâ Efendimiz de, “Rabbim bana edebi güzel bir sûrette ihsan etmiş, edeblendirmiş”1 sözleriyle bu gerçeğe işaret buyurmuşlardır.

İnsaflı müsteşrikler de her şeye rağmen bu hususu inkâr edememişlerdir. Sir W. Miur Muhammed’in Hayatı isimli eserinde şu itirafta bulunmaktan kendini alamaz: “Hz. Muhammed hakkındaki bütün neşriyatımız bir nokta üzerinde ittifak eder. O da onun ahlâkının temizliği ve yüksekliğidir.”

* * *

Dördüncü Ficar Muharebesi ve Efemdimiz

Peygamber Efendimiz, yirmi yaşında iken Dördüncü Ficar Muharebesi patlak verdi.1

İslâmdan evvel, Cahiliye devrinde, Araplar arasında cinayetlerin, kanlı çarpışma ve şiddet olaylarının, kan davalarının ve her türlü hırsızlık ve yolsuzlukların ardı arkası kesilmiyordu. Kalbleri şefkat ve merhametten mahrum, cemiyet hayatları hak ve hukuktan uzak insanlardan birbirini kırıp geçmekten başka zaten ne beklenebilirdi?

Muharrem, Receb, Zilkâde ve Zilhicce ayları öteden beri Araplarca mukaddes aylar sayılıyordu. Bu aylarda her türlü kötülüğün işlenmesi, her türlü haksızlığın yapılması, kan dökülmesi kesinlikle yasaktı. Bunun için de “haram aylar” adıyla anılıyorlardı.

İşte Ficar Muharebeleri, bu aylardan birinde vuku bulduğu ve iki taraf arasında büyük haksızlıklar, zulümler irtikâp edildiği, kan döküldüğü için bu ismi almıştı.2

Araplar arasında Ficar Muharebeleri dört kere meydana gelmişti. Birinci Ficar Muharebesi sırasında, Kâinatın Efendisi henüz on yaşlarında bulunuyordu.3

Dokuz sene gibi uzun bir zaman süren bu dört muharebe, aslında basit ve ehemmiyetsiz hâdiseler yüzünden meydana gelmişti. Birinci Ficar Muharebesi, Gıfarîlerden bir adamın Ukaz Panayırında uzanmış olarak, “Arab’ın en şereflisi benim” sözü üzerine Havazin Kabilesinden birinin bunu kendisine hakaret kabul edip kılıcını çekerek, övünen adamın ayağını yaralaması sebebiyle Kinane ve Havazinler arasında vuku bulmuştu.

İkincisi, yine Ukaz Panayırında bir kadına sataşmak yüzünden Kureyş ile Havazin kabileleri arasında patlak vermişti.

Üçüncüsü, Kinâneoğulları Kabilesinden bir adamın, Âmiroğulları Kabilesinden birine olan borcunu ödemeyip, müddeti uzatması sebebiyle Kinâne ve Havazin kabileleri arasında meydana gelmişti.

Peygamberimizin yirmi yaşlarında iken katıldığı Dördüncü Ficar Muharebesi ise, Kureyş ile Kinâneoğulları ile Kays-ı Aylan kabileleri arasında Kinâneli Barraz bin Kays adındaki adamın Kays-ı Aylan (Havazin) Kabilesinden Urve namındaki adamı öldürmesi neticesi çıkmıştı.1

Kureyşliler, Kinâneoğullarının müttefiki bulunduklarından, dolayısıyla bu muharebeye katılmak zorunda kalmışlardı. Ukaz Panayırında yapılan Dördüncü Ficar Muharebesine Ebû Tâlip, haram ayda olduğu ve çok zulüm işleneceğini tahmin ettiği için katılmak istememişti. Ancak Kureyş Kabilesinin diğer kollarının diretmesi üzerine iştirâk etmek mecburiyetinde kaldı.

Muharebe sırasında, Ebû Tâlib’in aziz yeğeni Efendimizi bir iki defa yanına alarak götürdüğü rivâyet edilmiştir. Ancak o, sadece atılan düşman oklarını toplayıp, amcasına vermekle yetinmiştir.2

Çarpışmanın bir türlü son bulmadığını gören taraflar, nihâyet birbirlerine anlaşma teklif ettiler. Buna göre, ölüler sayılacak, hangi tarafın ölüsü fazla ise, diğer taraf onların diyetlerini ödeyecek, böylece de harp son bulmuş olacaktı.

Sayım neticesinde Kays-ı Aylanların ölüleri yirmi kadar fazla çıktı. Kinâneoğulları ve Kureyşliler tarafından bu yirmi kişinin diyeti ödenerek, Fil Tarihinden yirmi yıl sonra vuku bulan bu kanlı çarpışma da böylece nihâyet buldu.1

* * *

Peygamberimiz Hilfu’l-Füdul Cemiyetinde

Peygamber Efendimiz yirmi yaşına basmıştı. Son Ficar Harbinde çok kimse hayatını kaybetmiş, oluk oluk kan akmıştı. Bununla Arap kabileleri arasındaki düşmanlık duygusu daha da bilenmişti. Her an basit sebepler yüzünden büyük hâdiseler çıkabilir, adam öldürülebilir, kabileler birbirine saldırabilir duruma gelinmişti.

Mekke’de dışardan gelen yabancılar için can, mal ve namus emniyeti diye bir şey kalmamıştı. İsteyen istediği yabancının malını alıyor, karşılığında tek kuruş ödemiyordu. Âciz ve güçsüzler her türlü zulme maruz kalıyor ve bunlara karşı koyma cesaretini gösteremiyorlardı. Bu vahşet saçan manzaraya bir çare bulunması gerekiyordu. İnsanlık haysiyetine yakışmayan bu hareketlerin önüne geçilmeliydi. Fakat, ne yapılabilirdi?

Namus ehlinin, haksızlık karşısında vicdanı ıztırap duyanların, cemiyetin emniyet ve asayişini düşünüp duranların halletmek istedikleri meselelerdi bunlar.

Zebidlinin gasb edilen malı

Bardağı taşıran son damla, Yemen’in Zebid Kabilesinden birinin bir deve yükü malının şehrin ileri gelenlerinden Âs bin Vâil tarafından gasbedilmesi hâdisesi oldu. Zebidlinin yardım istemek maksadıyla çaldığı her kapı, yüzüne kapatılıyordu. Sonunda Ebû Kubeys Dağına çıkarak uğradığı zulüm ve hakareti Kureyşlilere yüksek sesle bildirmeyi denedi ve bu yüksek tepeden şehir halkını yardıma çağırdı.1

Bu dâvet, cemiyetin perişan halini düşünen kafaları uyandırdı. Derhal bir araya toplanarak bu yolsuzluklara, bu gayr-ı meşrû davranışlara çare aramaya koyuldular. Bu konuda başı çeken ve Mekke’nin hatırı sayılır büyüklerini bir araya getirmeye teşebbüs eden ilk şahıs, Peygamberimizin amcası Zübeyr oldu.1

Hâşim, Muttalib, Zühre, Esed, Hâris, Teymoğullarının ileri gelenlerinden birçoğunun iştirâkı ile, Mekke’nin zengin, itibarlı ve en yaşlısı sayılan Abdullah bin Cud’a’nın evinde toplanıldı ve “Hilfu’l-Füdul” cemiyeti kuruldu. Uzun uzadıya konuşup tartıştıktan sonra şu maddeleri karar altına aldılar:

1. Mekke’de,—ister yerlisinden, ister dışından olsun—zulme uğramış kimse bırakılmayacaktır.

2. Bundan böyle Mekke’de zulme asla meydan verilmeyecek, zâlime asla müsâmaha ve fırsat tanınmayacaktır.

3. Mazlumlar zâlimlerden haklarını alıncaya kadar mazlumlarla beraber hareket edilecektir.2

Cemiyet üyeleri, bu âhidleri üzerinde sebât edeceklerine dâir de şöylece yeminde bulundular:

“Denizlerin bir kıl parçasını ıslatacak suları kalmayıncaya, Hira ve Sebir Dağı yerlerinden silinip gidinceye, Kâbe’de istilâm ibadeti [Kâbe’nin tavafı sırasında Hacerü’l-Esved’e el sürülmesi ve izdiham dolayısıyla bizzat el sürülemiyorsa uzaktan selamlama işaretinin yapılması] ortadan kalkıncaya kadar bu ahdimizde sebat edeceğiz.”3

Kurulan bu cemiyete “Hilfu’l-Füdul” adı verildi. Sebebi şöyle izah ediliyor. “Hilf” yemin, “füdul” ise fazıllar demek. Mekke’de bulundukları bir sırada Cürhümî Kabilesinden Fazl isminde iki kişi ile, Katûrâ Kabilesinden Fudayl adında biri şehirde zulme ve tecavüze meydan vermemek hususunda yeminde bulunmuşlardı. Kureyş ileri gelenleri de bunlara benzer sebeplerden dolayı bir araya gelip karar aldıklarından, “Fazıllar Hâdisesi”ni hatırlama babında bu cemiyete “Hilfu’l-Fudul” denildi.1

Cemiyetin yaptığı ilk iş, Yemenli Zebîdî’nin ticaret maksadıyla getirdiği malın As bin Vâil’den geri alınması oldu. Sevgili Peygamberimiz de, henüz yirmi yaşında bir genç olmasına rağmen, yaşlılardan teşekkül eden bu cemiyete amcalarıyla birlikte katılmış ve zulme karşı birleşmede, re’yini müsbet olarak izhar etmiştir. Bu, Efendimizin genç yaşından beri olgun düşüncelere sahip olduğunun, zulme karşı nefret duyduğunun ve henüz o zamandan beri kavmi ve kabilesi arasında büyük bir itibara lâyık görüldüğünün ifadesidir.

Şefkat ve merhamet timsali zât, elbette Fahri Kainatlikle vazifelendirilmeden evvel de mazlumun imdadına koşacak, bu hususta gösterilen gayretlere yardımcı olacaktır. Çünkü o, güzel ahlâkı tamamlamak maksadıyla gönderilmişti. Öyle ise, güzel ahlâka vasıta olan her gayrete kendisi de katılacaktı.

Nitekim, kendilerine İlâhî risâlet vazifesi verildikten sonra da, mezkûr cemiyete katılmış olmaktan duyduğu memnuniyeti şu ifâdelerle beyân buyuracaktır:

“Abdullah bin Cud’â’nın evinde yapılan yeminleşmede ben de bulundum. Bence o yemin, kırmızı tüylü develere sahip olmaktan daha sevimlidir. Ben ona İslâmiyet devrinde bile çağrılsam icâbet ederim.”2

* * *

Peygamberimizin Şam’a İkinci Gidişi

Mekke halkının meşguliyetlerinin başında ticaret geliyordu. Ebû Tâlip de bir müddet ticaretle uğraştı. Ancak, kıtlık kuraklık yıllarının başgöstermesi, kabile savaşlarının birbirini takip etmesi ve âile efradının fazla oluşu gibi sebepler yüzünden ticaret yapabilecek mâlî kuvveti pek kalmamıştı. Bu yüzden Efendimizi de yanına alarak yaptığı Suriye seyahatinden sonra bir daha ticaret kervanlarına katılma imkânını elde edemedi. Mekke’nin içinde bazı işler yapmakla geçinip gidiyordu.

Mekke’de Peygamber Efendimizin akrabalarından zengin bir dul kadın vardı: Hatice bint-i Hüveylid. O da servetiyle ticaret kervanlarına ortak oluyordu.

Peygamber Efendimiz yirmi beş yaşında bulunduğu sırada, Kureyş yine Şâm’a göndermek üzere bir ticaret kervanının hazırlığı içindeydi. Bu kervana Hz. Hatice de, mallarıyla iştirak edecekti. Her seferinde olduğu gibi, bu defa da mallarının başında gönderecek emin ve sağlam adamlar arıyordu.

Geçim sıkıntısı içinde kıvranıp duran Ebû Talip bunu duydu. Himâyesinde bulunan yeğeni Nebiyy-i Muhterem Efendimizi yanına çağırarak kendisine açılmak zorunda kaldı ve şöyle konuştu:

“Ey kardeşim oğlu! Mal ve mülk sahibi olmadığımı biliyorsun. Şiddetli kıtlık ve kuraklık elimizi, avucumuzu kuruttu. Bizde ne ticaret bıraktı, ne de kalkacak, kımıldanacak güç ve derman. Bak, kavminin ticaret kervanı Şam’a gitmeye hazırlanıyor. Hüveylid’in kızı Hatice de bu kervana yükleyeceği mallarla katılacak ve mallarıyla birlikte kavminden bazı kimseler gönderecektir. Hatice, ticaretle uğraşan, serveti bol ve başkasının da bu servetten istifâde etmesini isteyen bir kadındır. Senin gibi emniyet edilen, temiz, vefalı bir insana onun bu konuda ihtiyacı vardır. Gidip bu hususu kendisine anlatsan, herhalde dürüstlüğün ve üstün meziyetlerinden dolayı seni başkalarına tercih edecektir.”

Bu konuşmasının ardından endişesini de üzüntü içinde şöyle belirtti:

“Gerçi, seni Şâm’a göndermekten çekiniyorum. Yahudilerin sana bir zarar vermesinden de korkuyorum. Ama ne yapayım ki, geçimimizi temin konusunda bundan başka hatırıma gelen bir fikir de yok.”1

Peygamberimiz, “Amcacığım, sen nasıl istiyorsan öyle yap” buyurarak amcasını rahatlattı.

Ebû Talib’le Resul-i Ekrem Efendimiz arasında geçen konuşma, Hz. Hatice’ye ulaştı. Nebiyy-i Mükerremin doğru sözlü, güvenilir, emniyetli, üstün ahlâklı olduğunu bilen Hz. Hatice, hemen haber göndererek çağırttı, kendisine şöyle dedi:

“Sizi Şam’a gidecek ticaret mallarımın başında göndermek istiyorum. Sizin doğru sözlü, son derece güvenilir ve güzel ahlâklı olduğunuzu biliyorum. Size kavminizden hiç kimseye vermediğim yüksek bir ücret vereceğim.”

Peygamber Efendimiz, teklifi amcası Ebû Tâlib’e haber verdi. Buna son derece sevinen amcası, “Bu Allah’ın sana ihsan ettiği bir rızıktır” dedi.

Ebû Tâlip, ücreti tayin etmeden yola çıkmasını münasip görmediğinden, Efendimize gidip bizzat Hz. Hatice ile bu hususu konuşmasını söyledi. Ancak Peygamber Efendimiz bunu istemediğini belli etti. Bunun üzerine Ebû Tâlip kendisi giderek “Ey Hatice,” dedi. “Biz işittik ki, sen falanı iki erkek deve vermek üzere tutmuşsun? Biz, Muhammed için dört erkek deveden aşağısına razı olmayız.”

Efendimiz gibi son derece itimad edilir birini bulan Hz. Hatice sevinçliydi.

“Ey Ebû Tâlib,” dedi. “Sen çok kolay ve hoşa gidecek bir ücret istemiş bulunuyorsun. Bundan daha fazlasını isteseydin ben yine kabul ederdim.”1

Ebû Tâlib, bu sözlerden fazlasıyla memnun oldu.

Hz. Hatice, kölesi Meysere’yi de Resulullah Efendimizin emrine verdi ve ona şu tembihte bulundu:

“Sana ne emrederse derhal itaat edeceksin. Hiçbir fikrine aykırı iş görmeyeceksin. Bir dediğini iki etmeyeceksin ve her halini bana bildireceksin.”

Kervanın yola çıkması için bütün hazırlıklar tamamlandı. Ebû Tâlib ile Efendimizin halaları da onu uğurlamaya geldiler, kervanda bulunanlara onunla ilgilenmelerini rica ettiler. Ve kervan yola çıktı.

Ticaret kervanı üç aylık yorucu bir yolculuktan sonra, Şam topraklarına vardı. Kervana iştirak edenlerin herbiri Busra Panayırının münasip yerlerine tezgâhlarını kurdular. Kâinatın Efendisi ise, oradaki manastıra yakın bir zeytin ağacının altına indi.

Rahip Nastura ve Efendimiz

Efendimizin daha önceki Şam seyahatı sırasında manastırda bulunan Rahib Bahîra ölmüş, yerini Nastûra adındaki rahibe bırakmıştı. Efendimizin, zeytin ağacının altına inmesi, pencereden gelen kafileyi seyreden Râhibin dikkatinden kaçmadı. Önceden tanıştığı Meysere’yi yanına çağırdı ve ağacın altında konaklayanın kim olduğu sordu.

Meysere, “O Kureyş ve Mekke halkından bir zâttır” dedi.

Nastura bir anlık bir düşünceye daldı. Sonra da Meysere’yi hayretler içinde bırakan fikrini açıkladı:

“O ağacın altına şimdiye kadar Fahri Kainatden başka kimse inmemiştir.”1

Daha sonra Meysere’ye şu suâli yöneltti:

“Onun gözünde biraz kırmızılık var mıdır?”

Meysere’den “Evet” cevabını alınca, teşhisini kesinleştirdi:

“O, Fahri Kainatdir. Hem de Fahri Kainatlerin sonuncusudur.2

Meysere, heyecan ve hayretinden şaşkına döndü. İstikbalin Peygamberinin hizmetinde bulunma saadet ve sevinci vücudunun bütün zerrelerine bir anda yayıldı. Rahibin söyledikleri de hafızasına iyice nakşolmuştu.

Satışlar tamamlanmış, alınacaklar alınmıştı. Bir de baktılar ki, Peygamberimiz herkesten ziyâde kârlı bir ticaret yapmış.3 Bu sefer Meysere’nin hayretine, kafiledekilerin de hayret ve şaşkınlığı katıldı.

Kervan, Busra’dan ayrılarak Mekke’ye doğru yola çıktı.

Melekler gölge ediyor

Kervan sıcak kumlar üzerinde Mekke’ye doğru yol alıyordu. Kızgın güneş, ateşten oklarını yere saplamakta idi. Fakat o da ne? Meysere gözlerine inanamıyordu. Acaba yanlış mı görüyordu? Ama hayır, tamamıyla gerçekti. İki melek, kavurucu sıcaktan rahatsız olmaması için, bulut tarzında Kâinatın Efendisi üzerinde gölgelik yapıyordu.4

Meysere, hayranlık ve heyecanından yerinde duramaz hale gelmişti. Güneşin sıcaklığı, bu garip hâdisenin mûnis sıcaklığı yanında artık ona pek tesir etmiyordu. Ne var ki, Nur Muhammed’e (a.s.m.) bu olup bitenleri ve duyduklarını anlatma cesaretini kendinde bir türlü bulamıyordu. Hayretini, heyecanını ve şaşkınlığını hep içinde saklıyor, dışa aksetmemesi için var gücünü sarf ediyordu.

Artık kervan, Mekke’den görülmeye başlanmıştı. Hz. Hatice, evinin damında Kureyş kadınlarıyla birlikte gelen kafileyi gözlüyordu. Herkes gibi o da hayret içindeydi. Gelen Muhammed ve Meysere’ydi. Ya, Muhammed’in (a.s.m.) başı üzerinde gelenler ne? Yine iki melek Kâinatın Efendisi üzerinde gölgelik ediyorlardı. Hatice heyecan içinde yanındaki kadınlara da bu garipliği gösteriyordu:1

“Bakın, bakın, Muhammed melekler tarafından gölgeleniyor.”

Kervan Mekke’ye ulaştı. Peygamberimiz, malları Hz. Hatice’ye teslim etti. Hatice de getirilen malları yüksek bir kârla sattı.2

Meysere müşahedelerini anlatıyor

Meysere bu yolculuk esnasında Kâinatın Efendisinden çok şey görmüş, çok şey öğrenmişti.

Her şeyden önce temizliğe son derece riâyet ediyordu, ahlâkı mükemmeldi, doğru sözlüydü, arkadaşlığı samimi ve ciddî idi. Ticaretteki dürüstlüğüne diyecek yoktu. Bütün bunları, Rahib Nastura’nın söylediklerini ve yolda gördüğü garipliği, Meysere bir bir Hatice’ye anlattı.

Hz. Hatice Meysere’den duyduklarını ve kendisinin gördüğünü vakit geçirmeden gidip amcasıoğlu Varaka bin Nevfel’e anlattı.

Varaka bilgili bir Hıristiyandı. Putperestliğe taraftar değildi. Kendi halinde yaşlı ve aklı başında bir insandı. Hatice’den duydukları karşısında o da hayretini gizleyemeyerek şöyle dedi:

“Eğer bu söylediklerin doğru ise, şüphesiz Muhammed, bu ümmetin Fahri Kainatidir. Ben, zaten bu ümmetten bir Fahri Kainatin çıkacağını biliyor ve onu bekliyordum. Bu zaman, onun tam zamanıdır.1

Bu ifade ve itiraf karşısında Hz. Hatice’nin gönlü sevinçle doldu.

* * *

Peygamberimizin Hz. Hatice ile Evlenmesi

Hz. Hatice, Kâinatın Efendisini çocukluğundan beri tanıyordu. Ticaret mallarının başında Şam’a göndermesi ise, onu daha da yakından tanımasına vesile olmuştu. Dul olan Hz. Hatice, o sırada Kureyş kadınları arasında asâlet, şeref ve zenginlik bakımından üstün mevkie sahip bulunuyordu. Aynı zamanda Cenab-ı Hak, pek az kadına nasip olacak bir güzelliği de kendisine ihsan etmişti.

O âna kadar kabilesinden bir çok kimse evlenmek için kapısını çalmış ise de, o bunların hiçbirini kabul etmemişti.1 Âdeta evlenmeyi düşünmüyor gibiydi. Ne var ki, kader şimdi karşısına bam başka bir şahsiyet çıkarmıştı. Ruhundaki güzellikler yüzüne aksetmiş, gönlündeki sevgi sîmâsında tebessüme dönüşmüş, zihnindeki derin düşünce dışarıya ciddiyet ve samimiyet şeklinde tezahür etmiş müstesna bir insan.

Daha önce bütün Kureyş büyüklerinin evlenme teklifini reddeden ve âdeta evlenmek fikrini zihninden atmış bulunan Hz. Hatice, bu eşsiz insanla daha yakından tanışınca, bu fikrinden vazgeçti. İlahî kader, bu iki insanın kalbini birbirine ısındırmayı takdir etmişti.

Hz. Hatice’den gelen teklif

Evlenme teklifi, bizzat Hz. Hatice’den geldi. İffeti ve namusunu koruması sebebiyle Cahiliye Devrinde bile ter temiz kadın mânâsına gelen “tâhire” lâkabıyla anılan Hz. Hatice’den.

Teklifi getiren Hz. Hatice’nin yakın arkadaşı Münye kızı Nefise ile Peygamberimiz arasında şu konuşma geçti:

“Ey Muhammed, seni evlenmekten alıkoyan şey nedir?”

“Elimde evlenecek kadar param yok.”

“Eğer bu temîn edilse ve sen, mala, güzelliğe, şeref ve denkliğe dâvet edilsen icâbet eder misin?”

“Kimdir bu?”

“Hüveylid’in kızı Hatice.”

“Ama, bu nasıl olabilir?”

“Orasını ben bilirim.”

“O halde, ben de kabul ediyorum.”1

Nefise, sevinç içinde Kâinatın Efendisi ile konuştuklarını gelip Hz. Hatice’ye iletti. Hz. Hatice’nin sonsuz memnuniyeti, yüzündeki tebessümlerden okunuyordu. Nefise’yle birlikte sevinç ve memnuniyetlerini yaşadıktan sonra, Peygamberimize şu haberi gönderdi:

“Ey amcam oğlu! Sen, benim akrabam olduğun,2 kavmim içinde şerefli, güvenilir kimse, güzel huylu, doğru sözlü bulunduğun için seninle evlenmeyi arzu ediyorum.”3

Teklifi alan Efendimiz, durumu amcası Ebû Tâlib’e bildirdi. Ebû Tâlib teklifi tahkik etti. Hz. Hatice’nin böyle bir evliliği istediğini bizzat kendisinden öğrendi.

Düğün merasimi

Düğün merasiminin tarihi bizzat Hz. Hatice tarafından tesbit edildi. Merasim de onun evinde yapılacaktı. Tesbit edilen tarihte Peygamberimiz amcaları, halaları ve Haşimoğullarının ileri gelenlerinden bazıları ile birlikte Hz. Hatice’nin evine geldi. Güzel bir düğün merasimi için gereken her şey bizzat Hz. Hatice tarafından temin edilmişti. Koyunlar kesilmiş, yemekler hazırlanmıştı.

Yemekler yendikten sonra, âdet olduğu üzere sıra iki taraf büyüklerinin konuşmasına geldi. Hz. Hatice’nin babası Ficar Harbinde ölmüştü. Bu sebeple onu temsilen merasime, amcası Amr bin Esed katılmıştı.

Geleneğe göre ilk konuşmayı yapmak üzere Ebû Tâlib ayağa kalktı ve şöyle dedi:

“Allah’a hamdolsun ki bizi, İbrahim’in zürriyetinden, İsmail’in sulbünden, Maad’ın madeninden, Mudar’ın aslından yarattı. Bundan sonra asıl maksada gelir ve derim ki: Kardeşimin oğlu Muhammed bin Abdullah ki, akrabanız olduğu malûmunuzdur. Onunla Kureyş’ten hiçbir genç tartılamaz, ölçülemez. Şeref ve asâletçe, akıl ve faziletçe onların hepsinden üstün gelir. Gerçi malı azdır, fakat mal dediğin nedir ki? Geçici bir gölge, bir perde, alınır verilir iğreti bir şey. Allah’a yemin ederim ki, bundan sonra onun mertebesi daha da büyüyecek, daha da yükselecektir. Şimdi o, sizden kızınız Hatice’yi istemekte, mehir olarak da yirmi erkek deve vermeyi taahhüd etmektedir.”

Ebû Tâlib konuşmasını bitirince de Hz. Hatice’nin amcasıoğlu Varaka bin Nevfel ayağa kalktı. O da şöyle konuştu:

“Allah’a hamdolsun ki, bizi de anlattığın gibi yarattı. Saydıklarından daha fazlasıyla bize üstünlük verdi. Biz de sizinle hısımlık kurmak ve şereflenmek istiyoruz.

“Ey Kureyş topluluğu! Şâhid olunuz ki, ben Huveylid’in kızı Hatice’yi şu kadar mehirle Muhammed bin Abdullah’ın oğluyla evlendirdim.”

Varaka bin Nevfel, konuşmasını bitirdikten sonra Ebû Tâlip, Hz. Hatice’nin amcası Amr bin Esed’in de muvafakatını istedi. Amr da ayağa kalkarak, “Ey Kureyş topluluğu, şahid olunuz ki, ben de Muhammed bin Abdullah’a Hüveylid’in kızı Hatice’yi nikâhladım” dedi.

Böylece Kâinatın Serveri Efendimizle Kureyş kadınlarının nesep, şeref ve zenginlik bakımından en üstünü bulunan Hüveylid’in kızı Hz. Hatice-i Kübrâ nikâhlanmış oldular. O sırada Resul-i Ekrem Efendimiz 25, Hz. Hatice ise 40 yaşlarında bulunuyorlardı. Evlilikleri Milâdi tarihle 595 yılına rastlıyordu. Yâni, Efendimizin nübüvvetinden 15 yıl önce.

Bundan sonra Âlemlere Rahmet olarak gönderilen Resul-i Ekrem Efendimiz, muhtereme hanımını alarak Ebû Tâlib’in evine geldi. Burada iki deve kestirerek halka ziyâfet verdi. Ebû Tâlip de, bu mes’ud hâdisenin hatırı için develer kestirdi ve halka yemekler yedirdi. Sonra da Peygamber Efendimizle (a.s.m.) ailesini evine davet etti. Onları karşılamaya çıktığında sevinç gözyaşları arasında, “Hamdolsun Allah’a ki, bizden bütün üzüntüleri yok etti” diyor, Allah’a hamdediyordu.

Efendimizle ona ilk hanım olma şerefini kazanmış bulunan Hz. Hatice, Ebû Tâlib’in evinde ancak bir kaç gün kaldılar. Sonra tekrar Hz. Hatice’nin evine döndüler. Artık mes’ud hayatlarını burada geçireceklerdi.

Kâinatın Efendisi Peygamberimiz, kendisine “Hatice-i Kübrâ” dediği bu tâhire kadın hayatta olduğu müddetçe bir başka kadınla evlenmedi.1 Her türlü teselliyi ve en parlak saâdeti bu huzurlu evde buldu.

Peygamber Efendimize, babasından miras olarak pek bir şey kalmamıştı. Uzun zamandır himâyesinde bulunduğu Ebû Tâlip ise fakr u zaruret içindeydi. Bu bakımdan, Hz. Hatice ile evleninceye kadar binbir meşakkat ve zahmet içinde hayat sürmüştü.

Hz. Hatice ile evlendikten sonra, onun servetini ticarette kullandı ve bir derece genişliğe kavuştu. Fakat hanımı bol servet sahibi iken o, yine israfa, gösteriş ve lükse kaçmadı. Daha önceki mütevazi ve sade hayatına yakın bir yaşayışı devam ettirdi. Üstelik dünya malına da kalbinde yer vermiyordu. Onun o yüce ruhunu bam başka ulvi ve kudsî duygular kuşatmıştı. Dünya ve içindekilerin muhabbeti o ulvî duyguları söküp atmaya hiçbir zaman muktedir olamıyordu.

Daha sonra Hz. Hatice-i Kübrâ’dan, Resul-i Ekrem Efendimizin, sırasıyla Kasım, Zeynep, Rukiyye, Ümmü Gülsüm, Fâtıma, Abdullah (Tayyib-Tahir) adında altı çocuğu oldu.1

Bu mes’ud âile yuvasında Kâinatın Efendisi ile Hz. Hatice en ulvî duygularla kaynaşmışlardı. Âile yuvasında hâkim olan karşılıklı emniyet, samimi hürmet ve muhabbetti. Hz. Hatice, Kâinatın Efendisi kocasından on beş yaş büyük olmasına rağmen, yüce şahsiyetinden dolayı kendilerine karşı son derece nazik, duygulu ve itinalı davranıyordu. Peygamber Efendimizin şerefli hanımına karşı muhabbeti de fazlaydı. Öyle ki, vefatından sonra bile hiçbir vakit muhabbetini kalbinden atmadı, gönlünün en mûtenâ köşesinde ebedî beraberliğe kadar sakladı.

Resul-i Ekrem Efendimiz, Hz. Hatice’nin keremkârlığını, hayırseverliğini ve kendisine yaptığı büyük yardımı her zaman yâd ederdi. Bu yâd ediş, Hz. Âişe Validemize, “Hatice-i Kübrâ’dan başka, Nebiyy-i Ekremin zevcelerinden hiçbirini kıskanmadım”2 dedirtecek ve onun kıskançlık damarını tahrik edecek kadar fazla idi. Nasıl yâd etmezdi ki? Çocuklarından biri hariç diğerlerinin annesi o idi. Herkes ona düşman iken, ona dost elini uzatan o idi. Her türlü ıztırap ve sıkıntı karşısında kendisini teselli eden o idi. Herkesin ona arka çevirdiği bir zamanda yanıbaşından ayrılmayan o idi.

Elbette, böylesine yüksek duygu ve meziyetler sahibi zevcesini, Peygamber Efendimiz hiçbir zaman unutmayacak ve onu her zaman hayırla yâd edecekti.

* * *

Peygamber Efendimizin Zeyd bin Harise’yi Azad Etmesi

Zeyd bin Hârise, Kelb kabilesine mensuptu. Henüz sekiz yaşlarında bir küçük çoban iken, annesiyle beraber gittiği akrabalarının yanında, bir başka kabilenin baskını sırasında esir alınmıştı. Esirler pazarından da Hz. Hatice’nin yeğeni Hâkim bin Hizân tarafından 400 dirheme satın alınıp Mekke’ye getirilmişti.1 Hz. Hatice, Zeyd’i yeğeninden almış ve evinde barındırıyordu.

Bu sırada, Efendimiz, Hz. Hatice ile evli bulunuyordu. Resûl-i Ekrem, bu küçük çocuğu sevmişti. Bu sebeple Hz. Hatice’den onu kendisine bağışlamasını istedi. Muhterem zevceleri, Peygamberimizin bu arzusunu yerine getirdi. Nebiyy-i Ekrem Efendimiz de onu alır almaz, azâd etti.2

Zeyd, belirttiğimiz gibi, henüz küçük bir çocuktu. Ebeveyni, onun nereye götürüldüğünü, kime satıldığını bilmiyordu. Hârise âilesi, çocukları için her gün gözyaşı döküyordu. Babası Hârise, evde duramaz olmuştu. Diyar diyar dolaşıyor, sormadık kabile ve uğramadık yurt bırakmıyordu. Biricik oğlu Zeyd için şiirler söylene söylene geziyordu.

Küçük Zeyd ise, sanki anne babasını unutuvermişti. Mes’ud âilenin saâdeti onun da yüksek ruhunu olanca gücüyle sarmış ve âdetâ onun ayrılmaz bir parçası haline gelmişti. Rahatı yerindeydi, Kâinatın Efendisiyle kaynaşmıştı. Onun şefkatli kanatları arasında mes’uddu, sevinçli ve huzurluydu.

Zeyd’in yeri tesbit edildi

Günün birinde Kelb kabilesinden birkaç kişi Kâbe’yi ziyarete geldi. Bu arada Zeyd’i gördüler ve kendisiyle sohbet edince de tanıdılar. Babasının, annesinin durmadan kendisi için gözyaşı döktüklerini, hasretiyle yanıp tutuştuklarını Zeyd’e anlattılar. Fakat Zeyd, gayet sakin ve rahattı. Anne şefkati ve baba sevgisinden daha ulvî ve kudsî şeylere mazhar olmanın gönül rahatlığı içinde, onlara cevabı şu oldu:

“Annemin babamın, benim için gözyaşı döktüklerini biliyorum. Sadece sizden şu söyleyeceklerimin onlara ulaştırılmasını istiyorum: ‘Ben, her ne kadar uzaklarda bulunuyor isem de, kavmimle haber gönderdim ki, hac merâsimi yapılan belli yerler yanındaki Beytullah’da oturuyor, hizmet ediyorum. Artık, aradığınızı elde etmek için son gücünüzü harcamaktan, uzun uzun yollar kat’ etmekten, develeri yeryüzünde koşturup durmaktan vazgeçin. Allah’a hamd ederim ki, ben şimdi, öyle hayırlı, öyle şerefli bir âile içinde bulunuyorum ki, Maâdd’ın sulbünden—Uludan uluya geçerek gelmiş olan—en şerefliler bu âiledendir.’”1

Bu haberi alan Hârise, kardeşi Kâb’la birlikte yanına fazla miktarda akçe de alarak Zeyd’i kurtarmak için derhal Mekke’ye geldi. Sorup soruşturup, Resûl-i Ekrem Efendimizi buldu ve “Ey Kureyş Kavminin Efendisi, efendisinin oğlu! Siz, Harem halkı ve Harem-i Şerifin komşususunuz. Beytullah’ın yanında esirlerin esâret bağlarını çözer ve karınlarını duyurursunuz,” diye konuştuktan sonra, asıl maksadını şöyle arzetti:

“Yanında bulunan oğlumuz için sana geldik. Sen bizi memnun ve razı edecek bir fidye-i necât (kurtuluş akçesi) iste; biz sana onu verelim, oğlumuzu serbest bırak.”

Nebiyy-i Ekrem, “Oğlunuz kimdir?” diye sordu.

“Zeyd bin Hârise” dediler.

Peygamberimiz, “Bundan başka bir istediğiniz var mı?” dedi.

Onlar, “Hayır, başka isteğimiz yok” cevabını verdiler.

Bunun üzerine Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, “Eğer sizi tercih ederse, fidye-i necât almaksızın o sizindir, alın götürün. Yok, eğer beni tercih ederse, vallahi, ben, beni tercih edene, kimseyi tercih etmem.”1 diye konuştu.

Hârise ve kardeşi, Efendimizin bu konuşmasından memnun oldular ve “Sen,” dediler, “bize karşı çok insaflı davrandın.”

Huzura gelen Zeyd’e, Efendimiz, “Şunları tanıyor musun?” diye sordu.

Zeyd, “Evet, tanıyorum” dedi.

Peygamberimiz tekrar, “Kimdir onlar?” dedi.

Zeyd, “Bu babamdır, şu da amcamdır” cevabını verdi.

Bundan sonra Peygamber Efendimiz, Zeyd’e, “Sen benim kim olduğumu öğrendin. Sana olan şefkat ve sevgimi de gördün. O halde ya beni tercih et, yanımda kal; ya onları tercih et, git” diyerek onu tercihinde serbest bıraktı.

Zeyd’in cevabı şu oldu:

“Ben hiçbir kimseyi sana tercih etmem. Sen, benim için anne ve baba makamındasın.”

Oğlunun bu cevabı karşısında şaşıran ve sarsılan baba Hârise, hiddetle, “Yazıklar olsun sana,” dedi. “Demek ki, sen köleliği hürriyete, anne, babana, amcana ve ev halkına tercih ediyorsun.”

Fakat Zeyd, babasıyla aynı kanaatte değildi.

“Babacığım,” dedi, “ben, bu zâttan öyle şeyler gördüm ki, kendisine hiçbir zaman başka bir kimseyi tercih edemem.”1

Küçük Zeyd, böylece Resûl-i Ekrem Efendimize olan sadakat ve bağlılığını ispatlamıştı. Kader, ona nurlu ve parlak bir istikbal hazırlıyordu. Bu hali, onun ilk müjdesiydi.

Efendimizin Zeyd’i evlâd edinmesi

Peygamber Efendimiz Zeyd’e, bu eşsiz bağlılığının mükâfatını vermede gecikmedi. Hemen elinden tutarak, onu Kureyş’in oturduğu Hıcır mahalline götürdü ve halka şöyle hitap etti:

“Ey hazır bulunanlar!

“Şâhid olunuz ki, bundan böyle Zeyd benim oğlumdur. Ben, ona vârisim, o da bana vâristir.”

Mekkeliler birini evlâd edinmek istedikleri zaman böyle yaparlardı. Efendimiz de, onların bu âdetlerine uyarak Zeyd’i böylece kendisine evlâd edinmiş oldu.

Peygamber Efendimizin bu güzel davranışı, şaşkın ve dalgın duran Hârise’nin mahzun gönlünde sevinç rüzgârı estirdi. Demek ki, oğlu emîn bir elde bulunuyordu. Gönül huzuru içinde, oğlunu Kâinatın Efendisinin yanında bırakarak yurduna döndü.2

Bundan sonra, Mekke’de, herkes Zeyd’i “Muhammed’in oğlu Zeyd” diye çağırmaya başladı. Efendimiz, Fahri Kainatlik vazifesiyle memur edilip, vahiy gelmeye başlayınca, evlâdlıkların kendi öz babalarının adlarıyla çağrılmaları emredildi.3 Bunun üzerine, Hz. Zeyd, babasının ismiyle, Hârise oğlu Zeyd diye çağrıldı.

Bu konudaki âyet-i kerimede meâlen şöyle buyurulur:

“Onları kendi babalarına nisbet edin; Allah katında doğru olan budur. Eğer babalarının kim olduğunu bilmiyorsanız, zâten onlar sizin din kardeşleriniz ve dostlarınızdır…”1

Hazret-i Ömer’in oğlu Abdullah (r.a.), bu hususu şöyle ifade etmiştir:

“Biz, ‘Evlâtlıkları babalarının adı ile çağırın’ âyeti ininceye kadar, Zeyd’i Hârise oğlu Zeyd diye değil, Muhammed oğlu Zeyd diye çağırırdık.”2

Ayrıca, bu âyetle evlâtlıkların evlâd edinen kimseye vâris olması hükmü de ortadan kaldırıldı. Hazret-i Zeyd, Efendimize Fahri Kainatlik vazifesi verildikten sonra, Hz. Hatice ve Hz. Ali’yi müteâkip derhal İslâmın sinesine koşacak ve üçüncü Müslüman olma şerefine erecektir.

Resûl-i Kibriya Efendimiz, Hazret-i Zeyd’i fazlasıyla severdi. Zaman zaman kendisine, “Ey Zeyd, sen kardeşimiz ve azadlımızsın”3 diyerek iltifatta bulunurdu.

Resûl-i Ekrem, daha sonra da çok sevdiği bu büyük insanı, dadısı Ümmü Eymen’le evlendirecektir ve bu evlilikten yine çok sevdiği ve çoğu zaman terkisinde taşıdığı Üsâme hazretleri dünyaya gelecektir.

* * *

Kâbe’nin Yeniden İmarı ve Peygamberimizin Hakemliği

Kâinatın Efendisi otuz beş yaşında idi. Bu sırada Kureyş kabilesi, Kâbe duvarlarını yıkıp, yeniden tamir kararını verdi. Zira, yıllardan beri yağan yağmur ve neticede meydana gelen seller, yapı itibarıyla pek sağlam olmayan bu ma’bedi oldukça yıpratmıştı. Çatısız bulunması sebebiyle de, yağan yağmurlar temeline kadar tesir etmiş ve binâyı âdetâ harab bir hale getirmişti. Son olarak gelen büyük bir sel, Kâbe’yi bütün bütün sarsmış, duvarlarını çatlatmıştı. Bu durum Mekkelilerde bir korku ve telâş uyandırmıştı.

Bu arada bir hâdise daha oldu. Kadının biri Harem’de ateş yaktı. Ateşin korundan sıçrayan kıvılcımlar, Kâbe’nin örtüsünü tutuşturdu ve yanmasına sebep oldu.

Bütün bunların üzerine bir de Kâbe’nin içinde bulunan bir definenin çalınması eklenince, Mekkeliler, artık, verdikleri kararı bir an evvel gerçekleştirme gayretine girdiler.1

İnşaat malzemesi yüklü gemi

Kureyşliler, Kâbe’yi nasıl ve neyle tamir edeceklerini düşünüp istişare ediyorlardı. Bu sırada Cidde’ye gitmek üzere Mısır’dan yola çıkmış bulunan bir Bizans gemisi, Cidde yakınlarında karaya oturdu. Bunu haber alan Kureyş, olay yerine bir heyet gönderdi. Geminin yükü yumuşak aktaş, tahta, direk ve demirdi. Bunlar Kureyş’in arayıp da bulamadıkları şeylerdi.

Heyet, gemide bulunanlarla anlaşarak keresteyi satın aldı. Bunun yanında, gemideki tüccara, Mekke’ye serbestçe girebilme ve mallarını gümrüksüz satabilme garantisi de verdiler. Halbuki, daha evvel Mekkeliler, şehirde ticâret eşyası satanlardan öşür alırlardı.

Gemide ayrıca Bâkûm adında Bizanslı bir mîmar da bulunuyordu. Kâbe yapımında kendisinden istifade etmek üzere bu mîmarla da anlaştılar.

Buna göre, duvarlarını yeniden tamire karar verdikleri Kâbe’nin mîmarlığını Bizanslı Bûkûm, marangozluğunu ise Mekke’de oturan Kıbtî bir usta yapacaktı.1

Duvarların taksimi

Kâbe duvarlarının taşlarla örülmesi işi, kur’a ile kabileler arasında dörde taksim edildi. Buna göre, Abd-i Menaf ile Zühreoğullarına Kâbe’nin cephe ve kapı tarafı; Abdüddar, Esed ve Adiyyoğullarına Kâbe’nin Şam cephesi (Hatiym, Hıcır tarafı); Şehm, Cehm (Cümâh) ve Amiroğulları payına Kâbe’nin Yemen köşesi ile Hacerü’l-Esved köşesi arası, Mahzum ve Teymoğullarına ise, Safâ ve Ecyad’a bitişik olan Yemen cephesi düştü.2

Mekke’nin sarsılması

Her kabile, kendisine düşen tarafı yıkıyordu. Hazret-i İbrâhim’in attığı temele kadar inildi. Bundan sonra, birbiriyle kaynaşmış deve sırtı gibi yeşil yeşil taşlar görülmeye başlandı. Niyetleri daha da aşağı inmekti. Ne var ki, buna muvaffak olamadılar. İçlerinden biri bu yeşil taşlara kazmayı sallayınca, birden zelzeleye uğramış gibi Mekke’nin sarsıldığını gördüler. Herkeste bir korku ve telâş başladı. Bundan sonrasını yıkmaya müsaade bulunmadığını anlayıp, kazdıklarıyla iktifâ ettiler.3

Kabileler arasında anlaşmazlık çıkması

Herkes kendisine düşen taraf için taş taşıyor ve duvarlar örülüyordu. Bina, Hacerü’l-Esved’in konulacağı yere kadar yükseltilmişti. Ancak, bu mübarek taşı yerine koymada kabileler arasında anlaşmazlık çıktı. Her kabile, kendisini diğer kabilelerden bu hususa daha lâyık görüyordu. Kabile taassubunun bütün şiddetiyle hüküm sürdüğü bir zamanda, hangi kabile bu şerefi başkasına kaptırmak isterdi? İş kızıştı, tartışma ve münakaşa son derece sertleşti. Öyle ki, birbirleriyle vuruşacaklarına dair yemin bile ettiler.1

Ortalığı bir kargaşalık kaplamıştı. Her an çarpışma bekleniyordu. Çarpışma vuku bulursa, çok kişi hayatını kaybedebilir, çok mal telef olabilirdi. Bu duruma bir çare bulmak gerekiyordu.

Dört beş gün Kâbe’nin duvarlarına tek taş koymadan, Kureyş kabileleri, bekleyip durdular. Sonra tekrar Mescid-i Haram’da toplandılar. Birbirleriyle konuştular, tartıştılar Bu arada, kabileleri uzlaşmaya davet edenler de vardı.

Kanlı bir hâdisenin kopması her an beklenirken, Kureyş’in en yaşlılarından Ebu Ümeyye diye bilinen Huzeyfe bin Muğire, ortaya atıldı ve taraflara şu teklifi sundu:

“Ey Kureyşliler! Anlaşamadığınız şu işte, ma’bedin kapısından (Benî Şeybe kapısını eliyle işaret ederek) ilk girecek zâtı aranızda hakem yapın, o kimse bu işi bir neticeye bağlasın.”2

Ebû Ümeyye’nin bu beklenmedik teklifi, taraflarca tereddütsüz kabul gördü.

Muhammedü’l-Emîn geliyor!

Artık, bütün gözler Benî Şeybe kapısındaydı. Acaba kim çıkacaktı ve kabilelerin anlaşmazlığına nasıl bir çare ile son verecekti? Hiçbir kabilenin gönlünü kırmadan bu işi nasıl halledecekti? Merak dolu bakışlar, Mescid’in mezkûr kapısını dikkatle süzmekte idi.

Kapıdan bir zât belirdi. Uzaktan fark ettiler, kendisine mahsus boyu, posu ve yürüyüşüyle vakar içinde gelen bu zâtı derhal tanıdılar ve sevinç içinde bağırdılar:

“El-Emîn, o! Muhammed, o! Onun aramızda vereceği hükme razıyız.”1

Evet, gelen Muhammedü’l-Emîndi (a.s.m.). Herkesin itimadını kazanmış olan dürüst insandı. Bu sebeple merak dolu bakışlar, birden sevinç bakışlarına döndü. Çünkü, âdil karar vereceğinden, hepsi, tereddütsüz emîndi.

Elbette, isabetli karar vermekten şaşmayan Efendimizin gelişi, tesadüfî değildi. Vereceği hükümle, onlara, Fahri Kainatliğinden önce de isabetli görüşe, derin düşünceye sahip olduğunu tasdik ettirecekti.

Kureyş, durumu kendilerine anlattı. Kalbi gibi, zihni de ter temizdi, Efendimizin. İsâbetli kararı vermekte gecikmedi ve şu emri verdi:

“Hemen bana bir örtü getiriniz!”

Ânında getirdiler. Bir rivâyete göre, bu Velid bin Muğire’nin elbisesi idi. Diğer bir rivâyete göre ise, Peygamber Efendimiz bizzat kendi ridâsını bu işte kullandı.2

Kâinatın Efendisi, getirilen örtüyü yere serdi. Küçük büyük herkesin dikkatli bakışları, Efendimizin üzerinde toplanmıştı. O, örtü ile ne yapacaktı?

Merakları fazla sürmedi. Sevgili Peygamberimiz, Hacerü’l-Esved’i bu örtünün ortasına koydu. Sonra da, “Her kabileden bir kişi bunun birer köşesinden tutsun!” diye emretti. Öyle yaptılar. Hacerü’l-Esvedi örtüyle konulacak yere kadar kaldırdılar. Ve Resûl-i Kibriya Efendimiz, Hacerü’l-Esved’i bizzat kendi elleriyle yerine koyarak, bu şerefe nâil oldu.

Bundan sonra duvar örülmeye başlandı ve kısa zamanda tamamlandı.1

Böylece, Allah Resûlü, İlâhî mevhibenin bir eseri olan isâbetli kararıyla, kabileler arasında büyük bir kanlı çarpışmayı önlemiş oldu. Bu kararıyla, Sevgili Peygamberimiz, kendisinden çok daha yaşlı ve haliyle tecrübeli bulunanlardan bile daha isabetli görüşe, daha kuvvetli muhakemeye ve daha ziyade zekâya sahip bulunduğunu, aynı zamanda, İlâhî bir kuvvetle te’yid edildiğini ortaya koymuş oluyordu.

İbn-i Abbas Hazretlerinin bir rivâyetine göre, Efendimiz, Hacerü’l-Esved’i yerine koyduğu gün, Pazartesi günü idi.2

Mübârek taş

Renginin siyah olması sebebiyle Hacerü’l-Esved (Siyah Taş) diye adlandırılan bu mübârek taş, Kâbe’nin Şark köşesinde olup, yerden bir buçuk metre yükseklikte, kapıya yakın bir yerde yerleştirilmiştir. Üç büyük ve birkaç tane de küçük parçadan müteşekkildir. Etrafı gümüş bir halka ile çevrilidir. Bir başka ismi, Ruhu’l-Esved’dir.

Bu mübârek taş, semâvî bir taş olup, Hz. İbrahim’e (a.s.) Hz. Cebrâil tarafından getirilmiştir. Kâbe duvarına yerleştirilmeden evvel, Ebû Kubeys Dağında muhafaza edilmekteydi. Bir rivâyete göre, Kâinatın Serveri, Peygamber Efendimizin, “Ben, Fahri Kainat gönderilmeden evvel, Mekke’de bana selâm veren taşı, hâlâ biliyor ve tanıyorum” ifadelerinin işaret ettiği taş, bu Hacerü’l-Esved’dir.

Bir gün, bu taşa yaklaşıp öpen Hz. Ömer, şöyle demişti:

“Çok iyi bilirim ki, sen zararı ve menfaati olmayan bir taş parçasısın. Eğer Resûlullahın seni takbil ettiğini [öptüğünü] görmese idim, asla seni takbil etmezdim.”

Peygamberimizin, Hz. Ali’yi yanına alması

Efendiler Efendisi otuz altı yaşında. Milâdî, 607 senesi.

Mekke’de şiddetli bir kuraklık ve kıtlık başgöstermişti. Çoğu âile, geçim sıkıntısından perişan bir durumda idi. Geçim sıkıntısı içinde bulunan âilelerden biri de, Resûl-i Ekrem Efendimizin amcası Ebû Talib âilesi idi.

Efendiler Efendisinin kalbi şefkat ve merhamet kaynağıydı sanki. Zâtına yapılan iyilikleri asla unutmuyordu. Kendisine karşı gösterilen kadirşinaslıkları asla karşılıksız bırakmak istemiyordu. Böylesi güzel ve eşsiz bir mizâca sahip bulunuyordu. İşte, şimdi geçim sıkıntısı çeken biri vardı—kendisine, elinden gelen yardımı esirgemeyen biri. Çocukluğundan beri şefkatli kanatları arasında büyüdüğü biri: Ebû Talib.

Amcası geçim sıkıntısı içinde iken, o nasıl rahat edebilir ve nasıl yardımına koşmazdı? Derhal harekete geçti. Hali vakti yerinde olan diğer amcası Hz. Abbas’a koştu, durumu kendisine arzetti. Sıkıntı içinde kıvranan Ebû Talib’e yardım ellerini uzatmaları, yükünü bir nebze olsun hafifletmeleri gerektiğini anlattı.

Hz. Abbas, Efendimizin bu dâvetini memnuniyetle karşıladı ve birlikte Ebû Talib’e vardılar. Maksadları Ebû Talib’in evindeki kalabalığı biraz azaltmak, hiç olmazsa birkaçının nafaka yükünü omuzundan kaldırmaktı.

Maksadlarını Ebû Talib’e açınça, o bundan memnuniyet duydu ve sonunda Efendimiz, ismini bizzat koyduğu Hz. Ali’yi, Hz. Abbas da Hz. Cafer’i himâyesine aldı.1

O sırada, Hz. Ali, dört veya beş yaşında bulunuyordu. Henüz bu yaşta,“Güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim,” buyuran Resûl-i Kibriyânın himâyesine girmesi, Hz. Ali için eşsiz bir mazhariyetti. Bu yaşından itibaren onun terbiye süzgecinden geçecek, dâvet edildiğinde ise, derhal îmân edecektir. Bu îmânı sırasında 9-10 yaşlarında bulunan Hz. Ali, aynı zamanda ilk Müslüman çocuk şerefini de kazanmış olacaktır.2

Fahri Kainat efendimizin 12 yaşından 30 yaşına kadar olan hayatı

, Peygamber Efendimizin On İki Yaşından Otuz Yaşına Kadar Olan Hayatı

A

Peygamber Efendimizin (s.a.v) Vefatı

peygamber-efendimizin-s-a-v-vefati-530bb3b38c335

www.muslumanlar.com

Peygamberimizin hastalanması

Bu emri verişinden bir gün sonra âniden hastalandı. Fakat, cihad için yola çıkacak ordunun hazırlığından vazgeçmedi. Bir gün sonra, Perşembe günü, hasta olduğu halde bizzat kendi eliyle sancağı Hz. Üsâme’ye verdi:

“Ey Üsâme! Allah yolunda, Allah’ın ismiyle muharebeye çık! Allah’ı inkâr edenlerle çarpış!” buyurdu. Mücahidlere hitaben de şöyle dedi:

“Ahde vefasızlık etmeyiniz! Küçük çocukları ve kadınları öldürmeyiniz!

“Düşmanla karşılaşmayı arzu etmeyiniz! Zira, ne olacağını bilemezsiniz. Belki, onlar yüzünden belâ ve musibete uğrayabilirsiniz.

“Fakat, ‘Allah’ım! İmdadımıza yetiş! Düşmanımızın hakkından gel! Bizi onların zararından koru!’ diye dua ediniz. Şunu da unutmayınız ki, Cennet kılıçların parıltısı altındadır.”1

Hz. Üsâme sancağı Büreyde bin Husayb’a teslim ettikten sonra, aldığı emir gereğince karargâhını Cürüf’te kurdu. Hazırlığını bitiren Müslüman oraya koşuyordu.

Hz. Üsâme, ordusunu hazırlamakla meşguldü. Müslümanlar da harbe katılmak üzere hazırlıklarını tamamlamaya çalışıyorlardı. İslâm ordusunda Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Sa’d bin Ebî Vakkas, Ebû Ubeyde bin Cerrah gibi Ashab-ı Kiramın ileri gelenlerinden bir çok kimse vardı. Bunların üzerine henüz yirmi yaşına basmamış Hz. Üsâme kumandan tayin edilmişti.

Bu durum, hoşa gitmeyen bazı sözlerin söylenmesine sebep oldu: “Henüz yirmisine ayak basmamış bir delikanlı kumandan tayin ediliyor. Ashabın ileri gelenlerinden bir çok kimse emri altına veriliyor. Bu nasıl olur?”

Ayyaş bin Ebî Rebîa ise, “İlk Muhacirlerin başına bu genç nasıl kumandan tayin ediliyor?”2 diyordu.

Sanki bir anda Hz. Üsâme’nin Resûl-i Kibriyâ Efendimiz tarafından tayin edildiği unutuluvermiş gibi bir sürü söz ve dedikodu çıkmıştı.

Duruma Hz. Ömer (r.a.) muttali oldu. Bu tarz sözleri sarf edenlere gereken cevabı verdikten sonra, meseleyi gidip Hz. Resûlullaha (a.s.m.) intikal ettirdi.

Peygamberimiz yakalandığı hastalığın şiddetinden yatağında yatmaktaydı. Haberi alır almaz, kızgınlığının ifâdesi yüzünde belli oldu. Sargılı başı ile yatağından kalktı. Ashabın yardımıyla mescide giderek minbere çıktı. Allah’a hamd ve senâda bulunduktan sonra, “Ey insanlar!” dedi. “Üsâme’yi kumandan tayin ettiğim için bazılarınızın ileri geri konuştuğunu duydum. Benim Üsâme’yi kumandan tayin etmeme itiraz ediyor gibisiniz! Daha önce Üsâme’nin babasını kumandan tayin ettiğim zaman da aynı şeyi yapmıştınız. Vallahi, nasıl babası kumandanlığa lâyık olduğunu göstermişse, Üsâme de babasından sonra kumandanlığa lâyık bir kimsedir.

“Babası nasıl en sevdiğim biri idiyse, Üsâme de en sevdiğim kimselerden biridir. O da, babası da her türlü hayrı işleyebilecek yaratılışa sahip kimselerdir. Onlardan hayırlı işler bekleyiniz. Muhakkak ki Üsâme sizin hayırlı olanlarınızdandır ve bu işe ehliyetli birisidir.”1

Bu hitabesinden sonra minberden inip Hâne-i Saadetine girdi. İslâm ordusuna katılacak Müslümanlar birer ikişer gelip kendisiyle vedâlaştılar. Efendimiz onlara, “Üsâme’yi gönderme işini ihmal etmeyiniz”2 diyordu.

Hattâ bir ara dadısı ve Hz. Üsâme’nin annesi Hz. Ümmü Eymen Hâne-i Saadete gelip, “Yâ Resûlallah! Üsâme’yi bir süre karargâhında bıraksan olmaz mı?” deyince, Efendimiz aynı sözleri tekrarladı:

“Üsâme’yi gönderme işini ihmal etmeyiniz. Onu gönderiniz!”

Bu kesin emir üzerine Müslümanlar karargâha gittiler.

* * *

Resulullahın Son Ziyaretleri

Baki’ mezarlığını ziyaret

Fahr-i Âlem Efendimizin, bu fani dünyayı terk edeceği gün, saat besaat yaklaşıyordu.

Bir gece yarısı, ansızın Hâne-i Saadetinden çıktı. Hz. Âişe Vâlidemiz, “Yâ Resûlallah, nereye gidiyorsunuz?” diye sordu.

Resûl-i Ekrem, “Baki’ mezarlığında medfûn bulunan ehlim için istiğfar etmek üzere emir aldım. Oraya gidiyorum”1 diye cevap verdi.

Yanında azâdlı kölelerinden Ebû Rafi’ ve Ebû Müveyhib vardı. Baki’ mezarlığında kabirler arasında uzun bir müddet durarak duâ ve istiğfarda bulundu. Sonra Ebû Müveyhib’e dönerek yakında ebedî âleme gideceğini, Bakî-i Hakîkînin cemâliyle müşerref olacağını şöylece ifâde buyurdu:

“Ey Ebû Müveyhib! Dünya hazinelerinin anahtarları ile âhiret nimetlerini seçme hususunda serbest bırakıldım. Ben de âhiret nimetlerini tercih ettim.”2

Bu sözleri duyan Ebû Müveyhib’in birden nutku tutuldu. Yalnız gözü değil, bütün duyguları, ruhu, kalbi bir anda ağlamaya başladı.

Bu mânâlı ziyaretten sonra Resûl-i Kibriyâ, Hâne-i Saadetine geri döndü.

Uhud şehidlerini ziyaret

Uhud şehidleri için de duâ ve istiğfarda bulunması, Efendimize emredilmişti.

Bu sebeple bir gün Uhud’a gitti. Orada şehid olan en güzîde Sahabîleri için uzun uzun duâ etti.

Oradan döner dönmez, Mescid-i Saadete vardı. Minbere çıktı. Müslümanlara hitaben, “Ben, sizin Kevser Havuzuna ilk kavuşanınız ve sizi ilk karşılayanınız olacağım” buyurduktan sonra sözlerine şöyle devam etti:

“Ben, sizin hakkınızda benden sonraki müşrikliğe dönersiniz diye korkmuyorum. Fakat ben, sizin hakkınızda, dünyaya kapılır, onun için birbirinizi kıskanır, birbirinizi öldürürsünüz ve bunun neticesi olarak sizden öncekilerin yok olup gittikleri gibi, siz de yok olup gidersiniz, diye korkuyorum.”1

Hz. Meymûne’nin evinde

Resûl-i Ekrem Efendimiz âdetleri gereği Hz. Meymûne’nin evinde bulunuyorlardı. Hasta olmasına rağmen âilelerinin hakkına son derece riâyet ediyordu. Burada Efendimizin ateşi birden yükseldi. Dâvet ettiği bütün hanımları etrafında mahzun ve kederli duruyorlardı.

“Yarın hanginizin evine gideyim?” diye sordu.

Bu sualini bir kaç kere tekrarladı. Hiç bir hanımından cevap gelmedi.

Bunu sormasındaki maksad, hastalık günlerini Hz. Âişe Vâlidemizin evinde geçirmeyi arzu etmiş olmasındandı.

Peygamber Efendimizin bu arzusunu Ezvâc-ı Tâhirat ferasetleriyle anlamada gecikmediler. İttifakla Hz. Âişe Vâlidemizin evinde kalmasını uygun buldular.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz Hz. Meymûne’nin evinden çıkarak, bir eli Hz. Ali’nin, diğer bir eli Hz. Abbas’ın omuzunda, onların yardımı ile Hz. Âişe Vâlidemizin evine geldi.2

* * *

En Yakınlarının Lisanından Resulullahın Son Günleri

Hz. Âişe, Efendimizin hastalığını anlatıyor

Hz. Âişe Vâlidemiz, Efendimizin hastalığı esnasındaki bir hatırasını şöyle anlatır:

“Resûlullah (a.s.m.) eve geldiği sırada başımda bir ağrı belirmişti. Ağrının şiddetinden ‘Vay başım, vay başım’ diye söylendim. Resûlullah bunu duyunca, ‘Ne ehemmiyeti var? Neden üzülüyorsun? Eğer benden evvel dünyadan göçüp gidersen seni teçhiz ve tekfin eder namazını da kılarım’ diye konuştu. Ben de, ‘Benim ölümümü mü istiyorsunuz?’ dedim.”

Hz. Âişe, Peygamberimizin latife yaptığını birden anlayamayıp böyle konuşmuştu. Resûl-i Ekrem latifesinin sonunu şu ciddi sözlerle bağladı:

“Ey Âişe Senin başının ağrısı geçer gider. Asıl baş ağrısı benim başımın ağrısıdır. Artık ondan kurtulmak çok zor.”1

Peygamberimiz ve Sıddık-ı Ekber

Her yerde her zaman Allah ve Resûlüne sadakâtın zirvesinde bulunan Sıddık-ı Ekber, Resûl-i Ekremin huzuruna çıkarak kendisine hizmet etmekten şeref duyacağını şöylece dile getirdi:

“Yâ Resûlallah, müsâade buyurursanız, hastalığınızda size hizmet etmek isterim!”

Resûl-i Ekrem, Sıddık-ı Ekberin arzusuna müsâade etmedi, ama cevabı gönlünü fethedici idi.

“Ey Ebû Bekir! Bu niyetinle bile yapacağın hizmetin sevap ve mükâfatına şimdiden nâil oldun. Ancak ben, hastalığım esnasında hizmetlerimi kızımla, zevcelerimden başkasına gördürecek olursam, onları üzmüş olurum!”

En ağır hastalık, en fazla ıztırap

Hastalığın şiddeti, ateşin yüksekliği sebebiyle Peygamber Efendimiz yatağında bile rahat edemiyordu. Bir o tarafa, bir bu tarafa dönüyordu.

Başucunda bulunanlar, bu durum sebebiyle, “Yâ Resûlallah! Eğer bizden birisi bu derece ıztırap çektiğini izhar etseydi, muhakkak bizi tekdir ederdin” dediler.

Resûl-i Ekrem cevabıyla durumunu şöylece izah etti:

“Benim hastalığım bildiğiniz gibi değil, oldukça zordur. Allah Taâlâ, salih ve mü’min kullarını belânın, hastalığın ve musibetin en şiddetlilerine mübtelâ eder. Fakat o belâ, o musîbet ve o hastalık vasıtasıyla o mü’min salih kulunun derecesini yükseltir, günahlarını yok eder.”

Ve Hz. Âişe Vâlidemiz şöyle der:

“Hakikaten Resûlullahın hastalığından daha zor, daha şiddetli bir hastalık görmedik.”

İbn-i Mes’ud anlatıyor

Abdullah ibni Mes’ud (r.a.) ise Peygamberimizin hastalığının şiddetini şöyle dile getirir:

“Nebînin (a.s.m.) hastalığında vücudu hummanın hararetinden şiddetli sarsıldığı sırada huzuruna varmıştım.

“Yâ Resûlallah! Humma hararetinden çok ıztırap çekiyorsunuz!

“Yâ Resûlallah! Bu hummanın iki kat ıztırabı var, elbette sizin için iki kat ecri ve mükâfatı vardır, dedim.

“Resûlullah, ‘Evet’ diyerek beni tasdik etti. Sonra da şöyle buyurdu: ‘Hastalığa tutulan hiç bir Müslüman yoktur ki; Allah Taâlâ onun hata ve günahlarını, ağacın yapraklarını döktüğü gibi dökmesin.”1

Ümmü Bişr anlatıyor

Hastalığı sırasında Resûl-i Ekremin ziyaretine giden Bişr bin Bera’nın annesi Ümmü Bişr de gördüklerini şöyle anlatır:

“Resûlullahı ziyarete gitmiştim. Vücudundaki şiddetli harareti görünce sormadan edemedim:

‘Yâ Resûlallah! Ben böyle sıtma hiç görmedim.’

“Resûlullah (a.s.m.) bana cevaben şöyle buyurdu: ‘Bizim hastalığımız herkesten daha şiddetli ve daha ziyâde olur. Fakat bunun mukabilinde kazandığımız sevap ve mükâfat da o nisbette fazla olur!’”2

Resûl-i Ekrem yazı yazdırmak için kâğıt kalem istiyor

Rebiülevvel ayının sekizi, Perşembe günü.

Resûl-i Kibriyâ Efendimizin hastalığının en şiddetli anları. Etrafında Hz. Ömer gibi bazı zâtlar bulunuyordu. Bu sırada, “Bana kâğıt kalem getiriniz, size bir yazı yazayım. Tâ ki bundan sonra hiçbir zaman yolunuzu şaşırmayasınız” buyurdu.3

Hz. Ömer, “Resûlullaha (a.s.m.) hastalığı baskın gelmiştir. Yanınızda Kur’an var. Allah’ın Kitabı bize yeter” dedi.

Kâğıt kalem getirip getirmemekte tereddüt ettiler.

Bazıları Hz. Ömer’in sözlerini doğruladı. Kimisi de kâğıt kalemin getirilmesini istiyordu. Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, onların anlaşmazlığa düştüklerini fark edince, “Yanımdan kalkınız, yanımda münakaşa, gürültü etmeyiniz. Beni kendi halime bırakınız”1 buyurdu.

Böylece Resûl-i Kibriyâ Efendimizin yazdırmasını arzu ettiği şey, yazılmamış oluyordu.

Hastalığının hafiflediği gün

Resûl-i Kibriyâ Efendimizin hastalığı gün gün, saat saat şiddetini arttırıyordu. Bir ara soğuk su getirilmesini emretti. Getirilen suyu mübârek vücudlarına döktürdü.

Bundan sonra biraz hafifleyip rahatlık hissetti. Bunun farkına varır varmaz Hz. Ali ve Hz. Fazl bin Abbas’a dayanarak Hâne-i Saadetinden Mescid-i Şerife gitti. Minbere çıkıp oturdu. Ashab-ı Kirama şu hitabede bulundu:

“Ey insanlar! Duydum ki, vefât edeceğimi düşünüp telâş ediyormuşsunuz. Hangi Peygamber ümmeti içinde ebedî kaldı ki, ben de kalayım? Bilesiniz ki, ben yakında Rabbime kavuşacağım. Ona siz de kavuşacaksınız.

“Ey Ensar! İlk Muhacirlere iyilik etmenizi tavsiye ederim.

“Ey Muhacirler! Size de Ensara iyilikte bulunmanızı tavsiye ederim. Onlar size yardımda bulundular. Sizi memleketlerine getirdiler. Sizi evlerinde ağırladılar, barındırdılar. Geçimde sıkıntı içinde oldukları halde sizi kendilerine tercih ettiler. Her kim onların üzerine hâkim durumuna geçerse onlara iyilikte bulunsun.

“Ey İnsanlar!

“Her şey Cenab-ı Hakkın ezelî idaresi dairesinde cereyan eder. Allahu Taâlânın kaza ve kaderine galebe etmek sevdasına kapılmayınız, çünkü mağlûp olursunuz. Cenab-ı Hakka hile yapmaya kalkışmayınız, zira zarar ve ziyana siz uğrarsınız.

“Ben size, şefkatli ve merhametliyim. Sizler yine bana kavuşacaksınız. Buluşacağımız yer, Kevser Havuzu kenarıdır. Her kim Kevser Havuzu kenarında buluşmak isterse elini ve dilini lüzumsuz şeylerden sakınsın.

“Ey İnsanlar!

“Bilmelisiniz ki, günah işlemek, nimet ve kısmetlerin değişmesine sebep olur. İnsanların ekserisi salih olursa, onların âmirleri, idarecileri de adl ve insafla muamele ederler. Halk, isyan ve günaha meylederse onların idarecileri, hâkimleri de zulm ve adaletsiz iş görmeye yönelirler.”1

Bu hitabesinden sonra tekrar Hz. Âişe Vâlidemizin evine gitti ve yatağına yattı.

* * *

Kâinatın Efendisi Müslümanlarla Helâlleşiyor

Resûl-i Ekrem Efendimiz hastalığının en şiddetli olduğu bir günde Ashabıyla helâlleşmeyi arzu etti.

Yine bir taraftan Hz. Ali’ye diğer taraftan da Fazl bin Abbas Hazretlerine dayanarak güçlükle ayağa kalktı ve mescide gitti. Minber’e çıkıp oturdu.

Hz. Bilal’e de (r.a.) şu emri verdi:

“Halka ilân et. Mescid’de toplansınlar. Onlara vasiyet etmek isterim. Bu benim son vasiyetim olacaktır.”

Hz. Bilâl, emri yerine getirdi. Bir anda toplanan halkı mescid almaz oldu.

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Allah’a hamd ve senâdan sonra Ashab-ı Kirâma şöyle hitap etti:

“Ey insanlar! Sizden ayrılma vaktim oldukça yaklaşmıştır. Sizden birine vurmuşssam, işte sırtım gelsin vursun.

“Birinizin malını almışsam, gelsin hakkını alsın.

“Sakın hak sahibi, ‘Şayet kısas talebinde bulunursam, Resûlullah bana darılır’ diye düşünmesin! Bilmelisiniz ki, benden hakkını isteyene darılmak benim fıtratımda yoktur.

“Benim yanımda en sevimliniz, hakkı varsa, gelip benden onu isteyen kimsedir. Veyâhut helâl edendir. Ben Rabbimin huzuruna üzerimde kul hakkı olmadan varmak istiyorum.”1

Bir anda ortalığa hazin bir sükût çöktü. Resûl-i Ekrem Efendimiz sözlerini tekrarladı:

“Ey insanlar! Kime vurmuşsam, işte sırtım, gelsin vursun. Her kimin benden alacağı varsa işte malım gelsin alsın.”1

Cemaat içinden biri ayağa kalktı. “Yâ Resûlallah! Sizden üç dirhem alacağım var” dedi.

Peygamber Efendimiz, “Ben bu hususta hiç kimseyi yalanlamam ve hiç kimseye ‘yemin et’ diye teklif de etmem. Ancak bu üç dirhemin zimmetime nasıl geçtiğini öğrenmek isterim!” buyurdu.

Ayağa kalkan zât, “Yâ Resûlallah! Bir defasında huzurunuza bir fakir gelmişti. Bana fakire üç dirhem vermemi emretmiştiniz. Ben de verdim. İşte istediğim bu üç dirhemdir” dedi.

Peygamber Efendimiz, “Doğru söylüyorsun” dedikten sonra, “Ey Fadl! Buna üç dirhem ver”2 buyurdu.

Bundan sonra Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, “Mescide açılan kapıları kapatınız! Sadece, Ebû Bekir’in kapısı açık kalsın”3 buyurdu.

Emir gereği Mescid-i Şerifin çevresindeki evlerin kapısı, Hz. Ebû Bekir’inki hariç hepsi kapatıldı.4

Hz. Ebû Bekir namaz kıldırmaya memur ediliyor

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, hastalığı sebebiyle ezan okununca daima Mescid-i Şerife çıkar ve cemaata namaz kıldırırdı.

Vefâtına üç gün kala hastalığı birden ağırlaştı. Bu sebeple artık Mescid-i Şerife de çıkamaz oldu. O zaman, “Ebû Bekir’e söyleyiniz, mü’minlere namaz kıldırsın”5 diye emir vererek imamlığı Hz. Ebû Bekir’e bıraktı.6

Peygamberimizin son namaz kıldırışı

Hz. Ebû Bekir, Müslümanlara öğle namazını kıldırıyordu. Bu sırada Resûl-i Kibriyâ Efendimiz bedeninde bir hafiflik hissetti. Hz. Abbas ile Hz. Ali’nin yardımıyla yavaş yavaş Mescid-i Şerife çıktı.

Hz. Ebû Bekir, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz gelmekte olduğunu anlayınca, geri çekilmek istedi. Efendimiz, yerinde durması için işaret etti. Sonra Hz. Ebû Bekir’in yanına oturtulmasını emir buyurdu. Hz. Ebû Bekir’in sol tarafına götürüp oturttular. Hz. Ebû Bekir ayakta, oturmuş olan Efendimize tabi oldu.1

Resûl-i Kibriyâ Efendimizin Mescid-i Şerifte Müslümanlara kıldırdığı son namaz budur.

Hz. Cebrâil’in, hatırını sormak için gelişi

Rebiülevvel ayının onu, Cumartesi günü idi. Cenab-ı Hak tarafından Cebrail (a.s.) geldi. Resûl-i Kibriyâ Efendimizin hal ve hatırını sordu:

“Ey Ahmed,” dedi. “Yüce Allah, sana ikram olarak beni gönderdi. Sana soracağı şeyi senden çok daha iyi bildiği halde sana; ‘Kendini nasıl buluyorsun?’ diye soruyor”

Rabb-i Rahimine kavuşmanın hasretini yüreğinde duyan Resûl-i Kibriyâ Efendimiz şu cevabı verdi:

“Ey Cebrâil! Kendimi baygın ve sıkıntılı bir halde görüyorum!”2

Vefâtından bir gün evvel

Rebiülevvel ayının on biri, Pazar günü. Cin ve insin Fahri Kainati Hz. Muhammed (a.s.m.) yatağında, şiddetli ateşler içinde idi. Etrafında Ezvac-ı Tahirat vardı. Başucunda Hz. Aişe Vâlidemiz oturuyordu.

Bu sırada, Hz. Üsâme ordugâhtan gelip huzur-ı saadetlerine girdi. Efendimiz dalgın yatıyordu. Yerinden kımıldayacak hali yoktu. Hz. Üsâme, mübârek ellerini ve başlarını öptü. İçi hüzün ve keder doluydu. Azami hürmet içinde Kâinatın Efendisinin karşısında ayakta durdu. Efendimiz ona bir şey söylemedi. Sadece ellerini göğe kaldırdı ve onun üzerine sürdü. Ona duâ ettiği anlaşıldı.1

Resûl-i Kibriyâ Efendimizin duâsını alan Hz. Üsâme doğruca ordunun başına döndü.

Hz. Cebrâil’in ikinci gelişi

Rebiülevvel ayının on biri, Pazar günü.

Hz. Cebrâil yine hatırlarını sormak üzere geldi. Bu esnada Yemen’de Fahri Kainatlik dava eden yalancı Esved-i Ansî’nin idam edildiğini haber verdi. Resûl-i Ekrem Efendimiz de bu haberi Ashab-ı Kirama bildirdi.2

Pazartesi günü…

Hayatında mühim hadiselerin meydana geldiği Pazartesi günü. Rebiülevvel ayının on ikisi. Böyle bir Pazartesi gününde mübârek gözlerini dünyaya açmıştı.

Bu gün de, Resûl-i Kibriyâ Efendimizin (a.s.m.) bir ara hastalığı hafifleyip kendine geldi.

Bu hafifliği hisseder etmez, yatağından kalktı. Hazırlıklarını yaparak Mescid-i Şerife teşrif etti.

O sırada Ashab-ı Kiram saf bağlayıp Hz. Ebû Bekir’in arkasında sabah namazını kılıyorlardı. Kâinatın Efendisi bu nurânî manzarayı görmekle son derece sevindi, hatta tebessüm buyurdu.

Kendileri de Hz. Ebû Bekir’e uyarak namazını edâ etti.

Resûl-i Kibriyâ Efendimizi, aralarında mütebessim bir sîma ile gören Sahabîler bütün bütün sıhhat buldu düşüncesiyle son derece sevindiler.1

Peygamber Efendimiz hücre-i saadetlerinde

Son günün sabah namazını Hz. Ebû Bekir’e uyup Ashabının arasında kılarak onları sevince garkeden Fahr-i Kâinat Efendimiz, namazın edâsından sonra yine Hücre-i Saadetine döndü. Yataklarına yattılar.

Bu arada kumandan Hz. Üsâme son defa kendisiyle vedâlaşmak üzere geldi. Resûl-i Ekrem, “Allah’ın bereketi ile artık hareket et!” buyurdu.2

Emri alan kumandan Hz. Üsâme bin Zeyd doğruca ordugâha gidip mücahidlere hareket emrini verdi.

Hz. Ebû Bekir’in izin isteyip, Sünh’taki evine gidişi

Pazartesi günü, Hz. Ebû Bekir de, Fahr-i Kâinat Efendimizin durumunun bir ara iyileştiğini fark etmişti. Bunun için huzura girip, “Yâ Resûlallah! Allah’a hamdolsun! Onun lütuf ve keremiyle sağ salim sabaha çıktınız! Müsâade buyurursanız, Sünh’taki evime gideyim” dedi.

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, “Olur” buyurdu.

Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir, Sünh’taki evine gitti.3

Müslümanlara ve ev halkına son seslenişi

Son gün Pazartesi. Peygamber Efendimizin (a.s.m.) mübârek dillerinden şu cümleler dökülüyordu:

“Ey insanlar! Karanlık gece kıtaları gibi fitneler geliyor! Ey insanlar! Siz bana karşı hiç bir şeyle delil bulamazsınız! Zira ben, ancak Allah’ın Kitabı Kur’an’ın helâl kıldığını helâl, haram kıldığını da haram kıldım!

“Ey kızım Fâtıma! Ey halam Safiyye!

“Allah katında makbul olacak ameller işleyiniz. Bana güvenmeyiniz. Çünkü ben, sizi Allah’ın gazabından kurtaramam!”1

Peygamberimizin Hz. Fâtıma’ya söyledikleri

Hz. Fâtıma, Resûl-i Ekremin hayatta kalmış olan biricik kızı idi. Kâinatın Efendisinin evlâd sevgisini kendisiyle tatmin ettiği tek evlâdı.

Hz. Fâtımatü’z-Zehrâ, güzel ahlâkta, yürüyüşte, oturuşta, kalkışta Peygamber Efendimize en çok benzeyen evlâdı idi.

Resûl-i Ekrem hastalığının son gününde bir ara biricik kızı, güzel ahlâk ve zerâfet timsali Hz. Fâtıma’yı yanına çağırdı.

Hz. Fâtıma gelince, onu sol tarafına oturttu. Ona gizlice bir şey söyledi.

Hz. Fâtıma’yı birden bir hüzün ve keder havası kapladı. Arkasından gözyaşları boşanmaya başladı.

Peygamber Efendimiz, sonra bu güzîde kızına gizlice bir şey daha söyledi. Bu sefer, biraz evvel gözyaşı döken Hz. Fâtıma birden gülümseyip sevinmeye başladı.

O sırada orada bulunan Hz. Âişe, daha sonra bunun sebebini sorunca Hz. Fâtıma şu cevabı verir:

“Önce bana pek yakında dünyadan ve benden ayrılacağını söyledi. Bunun için ağladım.

“Sonra da ‘Âilem içinde en evvel bana sen kavuşacaksın’ deyince de sevindim.”2

Ve artık son anlar

Rebiülevvel ayının on ikisi, Pazartesi günü. Güneş, batıya doğru kayıyordu.

Peygamber Efendimizin mübârek başları, Hz. Âişe’nin kucağında, göğsüne dayalı idi. Artık nefes alıp vermekte güçlük çekiyordu. Dili Allah’ı zikretmekle meşguldü: “Allah’ım! Beni, Refîk-i A’lâ’ya1 ulaştır” duâsını tekrarlıyordu. Bu esnada bile ümmetine irşadda bulunmaktan geri durmuyordu: “Ellerinizdeki kölelerinize iyi davranınız! Namaza dikkat ve devam ediniz!”2 diyordu.

Bu hazin manzara orada bulunan Hz. Fâtıma’nın yüreğini âdeta dağlıyordu. Bir ara Resûl-i Kibriyâ Efendimizi bağrına bastı: “Vay! Babamın çektiği ıztıraba” diyerek gözlerinden yaşlar boşanmaya başladı.

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, “Bugünden sonra baban hiç bir zaman ızdırap çekmeyecektir” buyurdu ve ilâve etti:

“Kızım! Sakın ağlama! Ben vefât ettiğim zaman ‘İnnâ lillahi ve innâ ileyhi Raciûn’ de.”3

Hz. Cebrâil ile Hz. Azrail’in birlikte gelişleri

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bu fâni dünyada artık son dakikalarını yaşıyordu.

Bu esnada, Hz. Cebrâil Hz. Azrail ile birlikte geldi. Resûl-i Kibriyâ Efendimizin hal ve hatırını sordu. Sonra, “Ölüm meleği Azrail içeri girmek için izin ister” dedi.

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz müsâade edince, Hz. Azrail içeri girdi. Efendimizin önünde oturdu, “Yâ Resûlallah!” dedi, “Yüce Allah, senin her emrine itaat etmemi bana emretti. İstersen ruhunu alacağım. İstersen sana bırakacağım.”

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz Hz. Cebrâil’e baktı. O da, “Yâ Resûlallah, Mele-i A’lâ seni beklemektedir” dedi.

Bunun üzerine Hâtemü’l-Enbiya Efendimiz, “Yâ Azrail! Gel, memuriyetini yerine getir”1 buyurdu.

Peygamberimizin Rabbine kavuşması

Mübârek başları Hz. Âişe’nin kucağında, göğsüne dayalı idi. Yanında su kabı vardı. İki elini suya batırıp ıslak ellerini mübârek yüzlerine sürdü. Mübârek dudaklarından “Lâ ilâhe İllallah” cümlesi döküldü. Sonra ellerini yüzünden kaldırdı. Gözlerini evin tavanına dikti. “Allah’ım! Refîk-i Alâ” cümlesini tekrarlaya tekrarlaya altmış üç yaşında iken mübarek ruhu Refîk-i Alâ’ya yükseldi.2

Tarih: Hicretin 11. senesi, Rebiülevvel ayının on ikisi, Pazartesi günü.

Milâdî 8 Haziran 632.

* * *

Resulullahın Vefatından Sonrası

Hâtemü’l-Enbiyâ Efendimizin (a.s.m.) pâk ruhları artık a’lâ-yı illiyyine (en yüksek makama) yükselmişti. Ezvâc-ı Tahirat üzerine bir örtü örttüler ve feryada başladılar.

O sırada annesi tarafından Hz. Resûlullahın son anlarını yaşadığını haber alan Hz. Üsâme hareket etmeyip ordusuyla Mescid-i Şerife gitmişti. Hâne-i Saadette feryad ve figanın yükseldiğini duyan Ashab, kalblerinden vurulmuşa döndüler. Sanki gök kubbe bir anda yıkılmış gibiydi. Herkesin nutku tutulmuş, gözler damla damla keder ve hüzün akıtıyordu.

Cesaret ve adalet timsali Hz. Ömer bile kendisini bu dehşetli ânın tesirinden kurtaramadı; hattâ herkesten daha çok dehşete kapılarak şöyle bağırdı:

“Resûlullah ölmemiştir ve sağdır. Ona sadece Hz. Musa’ya ârız olan saika gibi bir saika arız olmuştur. Kim Muhammed öldü derse onu kılıcımla iki parça ederim.”1

Halkı teskin eden Sıddık-ı Ekber

Hz. Ebû Bekir o sırada Sünh Mahallesindeki evinde bulunuyordu. Yürekleri dağlayan haberi kendisine ulaştırdılar. Gönlünün bir parçasının âdeta koptuğunu fark eden Hz. Ebû Bekir sür’atle Hâne-i Saadete girdi.

Dehşet ve hayret içinde Fahr-i Kâinatın mübârek yüzlerini örten örtüyü kaldırdı. Yüzü tecessüm etmiş bir nurdu. Eğildi, tazim ve hürmetle pâk ve nurlu alınlarından üç kere öptü. Akan gözyaşları arasında dilinden dökülen kelimeler şunlar oldu:

“Ölümün de hayatın gibi temiz ve lâtif, yâ Resûlallah!”1

Sonra da Ehl-i Beyte teselli verdi.

Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer

Hz. Ebû Bekir, Hâne-i Saadetten çıktıktan sonra Mescid-i Şerife vardı.

Hz. Ömer’in “Resûlullah vefât etmedi” sözlerini duymuştu. Bunun üzerine şöyle konuştu:

“Kim ki Muhammed’e (a.s.m.) tapıyorsa, bilsin ki, Muhammed (a.s.m.) ölmüştür. Kim ki Allah’a ibadet ve kulluk ediyorsa bilsin ki, Allah Hayy’dır, ölümsüzdür.”2

Sonra da şu âyet-i kerimeyi okudu:

“Muhammed ancak bir Fahri Kainatdir. Ondan önce de nice Fahri Kainatler gelip geçti. O ölür veya öldürülürse gerisin geri mi döneceksiniz? Kim geri dönerse Allah’a en küçük bir zarar vermiş olmaz. Fakat şükredenlere Allah mükâfatını verecektir.”3

Bu âyet-i kerime, Uhud Muharebesinde, “Muhammed öldürüldü” şâyiası üzerine nazil olmuştu. Ashab; onu belki yüzlerce, binlerce defa okumuş oldukları halde, o andaki teessür sebebiyle bir anda unutuvermişlerdi sanki!

İşte, yalnız metanetini muhafaza eden Hz. Ebû Bekir bunu unutmamış ve Ashaba hatırlatmakla en büyük hizmeti ve vazifeyi ifâ etmiş oluyordu.

Bu hitabe ve bu âyet-i kerimeyi hatırlamaları üzerine Sahabîler kendilerine geldiler. Bir anda toparlandılar ve şaşkınlıklarını üzerlerinden attılar.

Daha sonra Hz. Ebû Bekir şu meâldeki âyet-i kerimeyi okudu.

“Muhakkak ki sen de öleceksin onlar da ölecekler.”1

Metanetini yitirmeyen Hz. Ebû Bekir bu hitabesiyle o zamanki İslâm cemaatına büyük bir hizmet ifâ etmiş oluyordu.

Ashab-ı Güzîn artık Kâinatın Efendisinin bu dünyadan göçmüş olduğunu anlayıp kabul ettikleri gibi, Hz. Ömer de; “Resûlullah ölmemiştir” sözünü söylemekten vazgeçerek kendine geldi.

Evet, Medine, Medine olalı beri, Kâinatın Efendisinin kendisine teşrifi ile duyduğu sevinç kadar hiç bir sevinç duymamıştı. Şimdi ise aynı Medine en büyük hüzün ve keder ânını yaşıyordu. Âdeta semâlarını hüzün ve kederden bir kara bulut kaplamıştı.

Hz. Ebû Bekir’in halife seçilmesi

Resûl-i Kibriyâ Efendimizin vefâtıyla Medine mateme bürünmüştü. Gözlerden gözyaşı, gönüllerden tahassür, keder ve elem akıyordu.

Ancak, bununla hiç bir iş hallolmazdı. Müslümanların işlerini görecek, İslâmın hükümlerini tatbik edecek, Resûl-i Ekrem Efendimize halife olacak bir devlet başkanının seçilmesi gerekliydi.

Bunun için derhal teşebbüse geçildi. O sırada, bu yüksek makama herkesten en lâyık ve ehliyetli olan Sıddık-ı Ekber Hz. Ebû Bekir’di. Zira, Ashab-ı Kiramın en yüksek tabakası en evvel Mekke’de îmân eden seçkin Sahabilerdi. Onların da en efdali Hz. Ebû Bekir idi. Gerçi, Hz. Abbas ve Hz. Ali, akrabalık cihetiyle herkesten ziyade Resûl-i Ekrem Efendimize yakın idiler. Fakat, Nebiyy-i Muhterem Efendimiz, yâr-ı gârı olan Hz. Ebû Bekir’i Ashabının hepsinden üstün tutardı. Vefâtını netice veren hastalığında da bunu göstermişti. Mescid-i Şerife açılan kapıların hepsini kapattırdığı halde, Hz. Ebû Bekir’inkini açık bıraktırmıştı. Ebediyyet âlemine göç etmesine üç gün kala imamlık vazifesini yine ona devretmiş, İslâmın temel şartlarının en mühimi olan namazda onu bütün Müslümanların önüne geçirmişti.

Bu sebeple Hz. Resûlullahtan sonra, halifeliğe en lâyık o idi.

Nitekim netice de öyle oldu. Resûl-i Ekrem Efendimizin ebediyyet âlemine irtihal buyurdukları Pazartesi günü öğleden sonra akşama kadar yapılan uzun konuşma, görüşme ve müzakerelerden sonra Hz. Ebû Bekir Hz. Resûlullahın halifesi seçildi ve ona bîat edildi.

Hz. Ebû Bekir’e umumî biât

Rebiülevvel ayının on üçü, Salı günü. Hz. Ebû Bekir, Mescid-i Nebevîye geldi. Minbere çıkıp oturdu.

Henüz konuşmaya başlamadan önce, Hz. Ömer ayağa kalktı. Allah’a hamd ve şükürde bulunduktan sonra, Müslümanlara, “Allah, halifeliği sizin hayırlınız, Resûlullahın (a.s.m.) yâr-ı gârı olan zâta nasip etti. Kalkınız, ona bîat ediniz!”

Mescid-i Şerifte bulunan Müslümanlar kalkıp Hz. Ebû Bekir’e umumî bîat yaptılar.1

Bîat işi bitince Hz. Ebû Bekir, Allah’a hamd ve şükür ettikten sonra şöyle konuştu:

“Ey insanlar! Ben, üzerinize vâli ve emir oldum. Halbuki, sizin en hayırlınız değilim. Eğer iyilik edersem bana yardım ediniz. Fenalık yaparsam bana doğru yolu gösteriniz!

“Doğruluk emânettir. Yalancılık hiyânettir. İnşaallah, içinizdeki en zayıfınız kendisinin hakkını alıncaya kadar, yanımda en güçlünüz olacaktır! İnşallah, içinizde en güçlünüz de, üzerine geçirdiği hakkı kendisinden alıncaya kadar benim yanımda en zayıfınız olacaktır.

“Ey insanlar! Allah yolunda cihadı terk etmeyin! Bilin ki, cihadı terk eden kavim zelîl olur.

Ben, Allah ve Resûlüne itâat ettikçe, siz de bana itâat ediniz. Ben, Allah ve Resûlüne âsi olursam, sizin de bana itâatınız lâzım gelmez.

“Kendim ve sizin için Allah’tan af ve mağfiret dilerim!”1

Peygamber Efendimizin yıkanması ve kefene sarılması

Rebiülevvel ayının on ikisi Pazartesi günü, Müslümanlar öğleden sonra akşama kadar işlerini yürütecek bir halifenin seçimi ile meşgul olduklarından, Peygamberimizin yıkanması, techiz ve defni Salı gününe kaldı. O gün, Hz. Ebû Bekir’e Mescid-i Nebevîden umumî bîat yapıldıktan sonra bu işlere başlandı.

Resûl-i Kibriyâ Efendimizin Hücre-i Saadetlerinde yıkama işiyle meşgul olmak için Hz. Ali, Hz. Abbas, Fadl bin Abbas, Kusem bin Abbas, Üsâme bin Zeyd ve Peygamberimizin azaldlısı Şükrân (Salih) bulunuyordu.2

Bu arada Ensar-ı Kiram da bu ulvî hizmette bulunmak istiyordu. Bu husustaki arzularını izhar ettiler. Onları temsilen de Hz. Ali, Evs bin Havlî’yi içeri aldı.3

Yıkama işini Hz. Ali yaptı. Zirâ, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz sağlığında ona, “Vefât ettiğim zaman beni, sen yıka” diye vasiyyet etmişlerdi.4

Evs bin Havlî testi ile su taşıyor, Hz. Abbas ile Üsâme ve Şükrân, Peygamberimizin üzerine su döküyorlardı. Hz. Ali de eline sarmış olduğu bez ile gömlek üzerinden oğuşturarak Peygamberimizi yıkıyordu. Mübarek cesedleri son derece temizdi, mis gibi kokuyordu. Hücre-i Saadetin içini, o âna kadar görülmemiş bir güzel koku kaplamıştı. Peygamber Efendimizde, ölülerde görüle gelen şeylerden hiç birinden eser yoktu. Hz. Ali yıkarken, “Anam babam sana fedâ olsun! Hayatında da, vefâtında da temizsin, güzelsin, yâ Resûlallah!”1 diyordu.

Yıkama işi bittikten sonra Hâtemü’l-Enbiyâ Efendimiz, yine Hz. Ali, Hz. Abbas, Fadl bin Abbas ve Şükran tarafından kefene sarıldı.2

Peygamberimizin üzerine namaz kılınması

Rebiülevvel ayının on üçü, Salı günü öğleye doğru Resûl-i Kibriyâ Efendimizin yıkanma ve kefene sarılma işi tamamlandı. Hücre-i Saadetinde seririnin üzerine konuldu. Bundan sonra Hâne-i Saadetlerinin kapısını açtılar. Önce melekler, sonra erkekler, sonra kadınlar, daha sonra da çocuklar Fahr-i Alem Efendimize karşı bu son vazifelerini huşû ve hüzün içinde ifâ ettiler.

Resûl-i Ekrem’in defni

Resûl-i Ekremin nereye defnedileceği hususu görüşüldü. Bir kısmı, Mekke’ye götürülmesini, diğer bir kısmı Medine’de ve Bakî mezarlığına, bazıları ise Mescidin içine defnedilmesini teklif etti.3

Fakat, Hz. Ebû Bekir imdada yetişerek şöyle dedi:

“Ben, Resûlullahtan şu sözü işitmiştim ve hâlâ unutmamışımdır: ‘Cenab-ı Hak, her Fahri Kainatin ruhunu o Fahri Kainatin defnolunmak istediği yerde alır. Dolayısıyla, Resûlullahı istirahat döşeğinin bulunduğu yere defnetmeliyiz!”4

Bu teklif Ashab-ı Kiram tarafından benimsendi. Böylece Resûl-i Kibriyâ Efendimizin, Hz. Âişe’nin evinde yattığı döşeğin altının kabir olarak kazılması kararlaştırıldı. Bundan sonra döşek kaldırılarak altı lahd tarzında kazıldı.

Hz. Bilâl’in Müslümanları ağlatması

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz henüz defnedilmemişti. Bu sırada Hz. Bilâl, hüzün ve hasret akıtan yanık sesiyle ezan okudu. “Eşhedü Enne Muhammede’r-Resûlullah” dediği zaman, Ashab-ı Kiram hüngür hüngür ağlamaya başladı. Mescid-i Nebevî, ağlama sesleriyle çalkalandı.

Bu, Hz. Bilâl’in son ezânı oldu. Resûl-i Kibriyâ Hazretleri defnedildikten sonra artık ezan okumadı.

Peygamberimizin kabre konması

Çarşamba gecesinin geç vakitleri idi. Nihâyet, gönül ve göz yaşları arasında Server-i Kâinatın mübarek na’şını kabrine tevdi ettiler.

Bu büyük, eşsiz ve benzersiz hayatın safhalarını gücümüzün yettiği kadar anlatmaya çalışıp burada bitirirken şöyle duâ ediyoruz:

Allah’ım! Bizi dünyada Resûlünün sünnetinden ayırma! Âhirette ise şefâatından mahrum kılma! Âmin… Âmin… Âmin…

Efendimizin vefatı, Hz. Muhammed vefatı

, Peygamber Efendimizin (s.a.v) Vefatı

A

Göklerle Yerin Birbirinden Ayrılması

goklerle-yerin-birbirinden-ayrilmasi-530a249ebbdfc

www.muslumanlar.com

GÖKLERLE YERİN BİRBİRİNDEN AYRILMASI

Göklerin yaratılışı konusundan bahseden bir başka ayet ise şöyledir: 

“O inkar edenler görmüyorlar mı ki, (başlangıçta) göklerle yer,
birbiriyle bitişik iken, Biz onları ayırdık ve her canlı şeyi
sudan yarattık. Yine de onlar inanmayacaklar mı?„
(Enbiya Suresi, 30)

Yukarıda temsili Big Bang resmi görülmektedir. Allah’ın evreni yoktan var ettiğini bir kez daha ortaya koyan Big Bang, bilimsel delillerle ispatlanan bir teoridir. Bazı bilim adamları Big Bang’e alternatifler üretmeye çalışılmışlar, ancak elde edilen deliller Big Bang’in bilim dünyasında kesin bir kabul görmesiyle sonuçlanmıştır. Ayetin “birbiriyle bitişik” olarak tercüme edilen “ratk” kelimesi, Arapça sözlüklerde “birbiriyle içiçe, ayrılmaz durumda, kaynaşmış” anlamlarına gelir. Yani tam bir bütün oluşturan iki maddeyi tanımlamak için bu kelime kullanılır. Ayette geçen “ayırdık” ifadesi ise Arapça “fatk” fiilidir ki, bu fiil “ratk” halindeki bir nesneyi yarıp, parçalayıp dışarı çıkması anlamına gelir. Örneğin tohumun filizlenerek topraktan dışarı çıkması Arapça’da bu fiille ifade edilir.
Şimdi ayete tekrar bakalım. Ayette göklerle yerin birbiriyle bitişik yani “ratk” durumunda olduğu bir durumdan bahsediliyor. Ardından bu ikisi “fatk” fiili ile ayrılıyorlar. Yani biri diğerini yararak dışarı çıkıyor. Gerçekten de Big Bang’in ilk anını hatırladığımızda, tek bir noktanın evrenin tüm maddesini içerdiğini görüyoruz. Yani herşey, hatta henüz yaratılmamış olan “gökler ve yer” bile bu noktanın içinde, “ratk” halindeler. Ardından bu nokta şiddetle patlıyor ve bu yolla maddeler “fatk” oluyorlar…

Ayette geçen ifadeleri bilimsel bulgularla karşılaştırdığımızda tam bir uyum içinde olduklarını görüyoruz. 14 asır önce haber verilmiş olan bu bulguların bilimsel olarak ortaya konması ise ancak 20. yüzyılda mümkün olmuştur.

kuran mucizeleri göklerle yerin birbirinden ayrılması

, Göklerle Yerin Birbirinden Ayrılması

A