Kullanıcı Adı:  Üye Olacağım
Şifre:  Şifremi Unuttum!
Hatırla?  

15 Jul 2010 Îlk Müslümanlar ve Mâruz Kaldıkları Îşkenceler

Îlk Müslümanlar ve Mâruz Kaldıkları Îşkenceler


Îlk Müslüman: Hz. Hatice


Kâinatın Efendisi Hazret-i Muhammed (a.s.m.), Hiradaki ulvî mazhariyetle Îlâhî memuriyetini idrak etmiş ve kudsî risalet vazifesini yüklenmişti. Ancak bu ağır ve büyük vazifenin icabları vardı, onları yerine getirmek lazım geliyordu. Bunun ise, içinde bulunduğu cemiyette pek kolay olmayacağı kendisince muhakkak bilinen bir husustu.

O anda, Efendimiz tek başına bir tarafta, bütün dünya bir tarafta yer alıyordu. Ve o, umum dünyaya Allahtan aldığı emirleri tebliğ edecekti. Elbette bu, basit bir hâdise olarak görülemezdi.

Allah Resûlü, dünyalar durdukça insanlığa nûr ve şeref olan vazifesine nereden ve nasıl başlaması gerektiğini de çok iyi hesaplıyordu.

Durumu evvela en yakını bulunan hanımı Hazret-i Haticeye anlattı. Hazreti-i Hatice, ona tereddütsüz sadakat elini uzattı ve ilk Müslüman olma şerefine kavuştu.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, bundan sonra, Hazret-i Haticeye, Cebrâilden (a.s.) öğrendiği şekilde abdest aldırdı ve yine Cebrâilden öğrendiği sûrette imam olarak şerefli zevcisine iki rekat namaz kıldırdı.

Efendimizin kıldırdığı bu iki rekat namaz,1 imam olarak kıldığı ilk namazdır ve bir pazartesi gününün sonuna doğru kılınmıştır.2

* * *



Hz. Ali'nin Müslüman Oluşu

Hazret-i Haticenin terddütsüz îmân edip Müslüman olması, Resûl-i Ekrem Efendimizi son derece memnun ettiği gibi, şevkini de arttırdı. Artık yeryüzünde davasını tasdik ve kabul eden biri vardı.

Peygamber Efendimizin, Îslâma dâvet ettiği ikinci insan, yine en yakınlarından biri olan Hazret-i Ali idi. O, dört beş yaşından beri Efendimizin terbiyesi altında bulunuyordu ve o, eşsiz terbiyenin eseri olarak, akranlarına göre feraset ve ahlâk bakımından üstün bir seviyedeydi.

Birgün Resûl-i Ekrem Efendimizi Hazret-i Hatice ile namaz kılarken gördü. Hayran hayran seyredip namaz bitince, Nedir bu? diye sordu.

Resûl-i Ekrem, Ey Ali, bu Allahın seçtiği, beğendiği dindir. Ben seni bir olan Allaha îmân etmeye davet eder, insana ne faydası, ne de zararı dokunmayan Lât ve Uzzaya tapmaktan sakındırırım dedi.

Hz. Ali, bu teklif karşısında tatlı çocuk bakışlarını yere dikerek bir an durakladı. Sonra şöyle dedi:

Benim şimdiye kadar görmediğim, işitmediğim birşey bu. Babam Ebû Talibe danışmadan birşey diyemem.

Fakat, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, henüz davasını açıkça ilân etme emrini almış değildi. Bu sebeple Hz. Aliyi ikaz etti:

Ey Ali! dedi. Eğer söylediklerimi yaparsan yap. Yok eğer yapmayacak olursan, gördüğünü ve işittiğini gizli tut. Kimseye birşey söyleme!1

Hazret-i Ali, bu ikaz üzerine sırrını muhafaza edeceğine söz verdi. O geceyi düşünerek geçirdi. Şafak aydınlığı ile birlikte gönlüne de aydınlık doğdu. Resûlullahın huzuruna giderek, Allah, beni yaratırken Ebû Talibe sormadı ki, ben de Ona ibâdet etmek için gidip kendisine danışayım, dedi ve Müslüman oldu.

Müslüman olan ilk çocuk şerefini kazanan Hazret-i Ali, o sırada on yaşında bulunuyordu.1

Tedbir, her zaman güzel bir harekettir. Ama bir davanın yeni yeni yayılmaya başladığı sırada çok daha güzeldir. Îşte Allah Resûlü, Hazret-i Aliye gördüklerini ve işittiklerini şimdilik kimseye anlatmama ve duyurmama ikazında bulunmakla kâinatta da câri olan tedbir, tedric ve hikmet kanununa riâyet ederek, bizler için de bir ölçü veriyordu. Gerçekten tedbire başvurma, zaman ve mekânın şartlarını gözönünde bulundurarak dâvasını yayma Allah Resûlünün tebliğ hayatında mühim bir yer işgal eder.

Îmân safında yer almada, Hazret-i Hatice ve Hazret-i Aliyi, Resûl-i Ekremin evlatlık edindiği Zeyd bin Hârise (r.a.) takip etti.

Müslüman olduktan sonra, Hazret-i Ali ile Hazret-i Zeydin, Nebiyy-i Ekrem Efendimize gönülden bağlılıkları yeniden tazelendi ve güç kazandı. Artık, Efendimizden ayrılmıyor, namaz ve ibadetlerini onunla birlikte ifâ ediyorlardı.

Hazret-i Ali, zaman zaman Resûl-i Ekremle birlikte Kâbeye gider, orada namaz kılarlardı.

Afif-i Kindî, alış veriş maksadıyla geldiği Mekkede, henüz îmân etmediği bir zamanda Peygamberimiz, Hz. Hatice ve Hz. Aliyi namaz kılarken görmüştü. Müslüman olduktan sonra, o hallerinden gıbta ile bahsederek şöyle demiştir:

Ben, o zaman imân edip de, onların dördüncüsü olmayı ne kadar isterdim.1

Peygamber Efendimiz, davasını henüz umuma açıklamamış olmasına rağmen, müşrikler onların Kâbede namaz kılmalarından, yaptıkları ibadetten farklı bir ibadet yapılmasından pek hoşlanmıyorlardı. Bu sebeple bir müddet sonra, Peygamber Efendimiz, Hazret-i Ali ile, namazlarını kırlarda, vadilerde edâ etmeyi daha uygun buldular.

Annesi ile babası Hazret-i Alinin peşinde

Resûl-i Ekremi bir gölge gibi takip edip, yalnız bırakmayan Hazret-i Alinin bu hali, anne ve babasının endişe ve telâşına sebep oldu. Bilhassa anne Fâtıma Hâtun fazlasıyla korkuya kapıldı. Kocasına, Dikkat et, oğlun Muhammedle çok dolaşıyormuş, sakın ona birşeyler olmasın dedi.

Ebû Talib anlayışlı bir insandı. Durumu bizzat Peygamber Efendimizden öğrenmek istedi. Bunun için birgün Resûl-i Ekrem Efendimizle Hz. Alinin arkalarından gitti. Onları Mekkenin bir vadisinde namaz kılarken buldu. Fahr-i Kâinata, Ey kardeşimin oğlu! dedi. Bu din, ne dindir?

Peygamber Efendimiz, Ey amca! Doğru yola dâvet edeceklerimin ve bu dâvete koşması gerekenlerin başında sen varsın ve sen buna herkesten daha lâyıksın! Putlara tapmaktan vazgeç ve bir Allaha îmân et diye teklifte bulundu.

Bir an düşünceye dalan Ebû Talib, sonunda şöyle dedi:

Ben, eski dinimden ayrılamam. Fakat, sen üzerinde bulunduğun dinde devam et! Allaha yemin ederim ki, ben sağ kaldıkça, yapmak istediğini tamamlayıncaya kadar kimse sana el uzatamaz, hoşlanmadığın birşeyi sana eriştiremez diye konuştu.

Sonra da oğlu Aliye döndü ve Oğulcağızım! Senin üzerinde bulunduğun bu din nedir? diye sordu.

Hz. Ali, Babacığım, dedi, ben, Allaha ve Onun Resûlüne îmân, onun Allahtan getirdiklerini de tasdik ettim. Ona uydum ve onunla birlikte namaz kıldım.

Bunun üzerine Ebû Talib, Ey oğlum! Amcan oğlunun dinine sana da isteyerek girmek yaraşır. O, seni ancak hayra dâvet eder. Ona itaat et!1 diyerek hem Resûl-i Ekrem Efendimizi, hem de Hz. Aliyi sevindirdi. Sonra da oradan uzaklaştı.

Eve dönen Ebû Talibe, hanımı Fâtıma Hâtun telaş ve şiddetle, Nerede oğlun? Hizmetçim, Ciyad mevkiinde onu Muhammedle birlikte namaz kılarken görmüş. Oğlunun dinini değiştirmesini uygun görüyor musun? diye sordu.

Ebû Talib, Sus! Vallahi, amcası oğluna arka çıkmak ve yardımcı olmak, elbette herkesten çok ona düşer diyerek telaş ve endişeye mahal olmadığını ifâde etti. Sonra da, Eğer nefsim, Abdülmüttalibin dinini bırakmak hususunda bana itâat etmiş olsaydı, ben de Muhammede tabi olurdum. Çünkü, o halîmdir, emîndir, tâhirdir2 dedi.

* * *

Hz. Ebû Bekir Müslümanların Safında

Hazret-i Ebû Bekir, eskiden beri Resûl-i Ekrem Efendimizin en yakın dostlarından biri idi. Samimi görüşür ve konuşurlardı.

Onda da göze çarpan en mühim vasıf; Cahiliyye Devrinin çirkin âdetleri, kötü ahlâk ve yaşayışlarıyla fıtratını bozmamış olması, ruh, kalb ve aklını şirk inancı ile kirletmemiş bulunmasıydı. Tanınmış bir tüccardı. Kavminin ileri gelenleri her zaman fikrinden istifade ederlerdi. Kureyşin kan davalarını halleden de oydu. Bir diğer mühim vasfı da; Kureyş âilelerinin soy soplarını, nesep şecerelerini, iyilik ve kötülüklerini gayet iyi bilmesi idi.

Resûlullah Efendimiz, henüz açıktan dâvete başlamamıştı. Fakat yine de dâvâsı kulaktan kulağa yayılmış ve Kureyş ileri gelenleri tarafından duyulmuştu.

Hz. Ebû Bekir, Yemen tarafına yaptığı bir seyahetten henüz dönmüştü. Başta Ebû Cehil, Ukbe bin Ebi Muayt ve bazı Kureyş ileri gelenleri kendisine Hoş geldin demek için evine vardılar.

Hz. Ebû Bekir, Ben Mekkede yokken neler olup bitti? Önemli bir haber var mı? diye sordu.

Ey Ebû Bekir dediler. Büyük iş var! Ebû Talibin yetimi Muhammed, peygamberlik iddiasına kalkıştı. Biz de senin Yemenden dönüşüne kadar beklemeyi uygun bulduk. Artık, sen o dostuna git, ne edeceksen et.

Hz. Ebû Bekir, derhal Fahr-i Kâinatın evine vardı:

Yâ Ebel-Kasım! Peygamberlik iddiasında bulunduğun, kavminden ayrıldığın ve atalarının dinini kötüleyip, inkâr ettiğin doğru mu? diye sordu.

Resûl-i Zişan Efendimiz, küçük yaşlarından beri beraber oldukları Hz. Ebû Bekirin bu sözlerine önce tebessüm buyurdu. Sonra da, Yâ Ebâ Bekir! Ben sana ve bütün insanlara gönderilmiş Allahın Resûlüyüm. Însanları bir tek olan Allaha dâvet ediyorum. Sen de şehâdet getir dedi.

Hz. Ebû Bekirin akıl ve gönül âleminde bir anda şimşekler çaktı. Bu sözleri, küçük yaşından beri çok iyi tanıdığı, zâtını candan seven ve sayan ve o âna kadar mübârek dudaklarından hilâf-ı hakikat tek bir söz işitmeyen Muhammedül Emînden (a.s.m) duyuyordu. Hiçbir tereddüt emâresi göstermeden derhal kelime-i şehadet getirerek Müslüman oldu.1

Îslâma davet karşısında en ufak bir tereddüt göstermeyişini Resûlullah Efendimiz onun için bir fazilet sayarak şöyle buyurmuştur:

Ebû Bekirden başka imâna davet ettiğim herkes bir duraklama, bir tereddüt, bir şaşkınlık geçirdi. Fakat o, kendisine Îslâmı anlattığım zaman ne durakladı ve ne de tereddüt etti.2

Resûl-i Ekrem Efendimizi, bu itibarlı dostunun Müslüman olması fazlasıyla sevindirdi. Hz. işe Validemizden gelen bu husustaki rivâyet şöyle:

Nebiyy-i Ekremi iki dağ aralığında, Hz. Ebû Bekirin Müslüman olmasından daha çok sevindiren bir başka hâdise olmamıştır.

Îslâmla şereflenen Hz. Ebû Bekirin daha evvel gördüğü bir rüyâsı da böylece gerçekleşmiş oldu: Rüyasında bir ayın Mekkeye indiğini, sonra bölünerek şehrin evlerine dağıldığını, sonra da toplanıp kendi evine girdiğini görmüştü.

Bu rüyâsını o zaman ehl-i kitaptan bazı âlimlere anlatmıştı. Onlar, gelmesi beklenen paygamberin pek yakında Mekkeden çıkacağını, kendisinin de ona uyup bahtiyarlar arasında yer alacağını söylemişlerdi.1

Hazret-i Ebû Bekir, Müslümanlığını izhâr etmekten de çekinmedi.

Müslüman olması Kureyş arasında büyük bir yankı uyandırdı. Çünkü o, Kureyş içinde itibarlı, sağlam, güvenilir, sözünde sâdık biri idi. Sevimliliği ve yumuşak huyluluğu da onu kavmine sevdirmişti.

Hazret-i Ebû Bekir, Müslüman olan hür erkeklerin ilk halkasını temsil ediyordu. Onun Müslüman olmasıyla, îmân halkası biraz daha genişledi, yollar biraz daha açıldı ve müstakîm caddede yürüyen bahtiyarlar daha da arttı. Onun vasıtasıyla Müslüman olan Hz. Bilâl-i Habeşî ile, îmân ve Îslâm nîmetine erişen ve her biri âdetâ bir sınıfın temsilcisi durumunda bulunan ilk Müslümanlar şunlar oldu: Kadınlardan, Hazret-i Hatice, çocuklardan Hazret-i Ali, hür erkeklerden Hazret-i Ebû Bekir, azadlı kölelerden Hazret-i Zeyd bin Hârise, kölelerden Hazret-i Bilâl-i Habeşî (Radıyallahü Anhüm).

* * *

Gizli Davetin Hız Kazanması

Hazret-i Ebû Bekirin de Müslüman olmasıyla îmân ve Îslâma gizli davet daha da hız kazandı. Îslâma girme bahtiyarlığına erenler, yakınları ve akrabalarıyla da bu bahtiyarlığı paylaşmak istiyorlardı. Onları şirkin ıztırabından, cahiliyyetin çirkin ahlâkından kurtarmak için çırpınıyorlardı.

Bu konuda da Hazret-i Ebû Bekirin önde olduğunu görüyoruz. Onun vasıtasıyla gizli davet devresinde Îslâmla şareflenenlerden bir kaçı şunlardır: Osman bin Affan, Zübeyr bin Avvam, Abdurrahman bin Avf, Sad bin Ebî Vakkas, Talh bin Ubeydillah (r. anhüm).1

Bu beş Sahabî de, sonradan Cennetle müjdelenen on Sahabî arasında yer alacaklardır.

Müslüman erkekler listesine yeni yeni isimler eklenirken, kadınlar arasında da Îslâmın nûru günden güne yayılıyordu. Îlk Müslüman kadın Hazret-i Haticeden sonra, henüz o sırada Îslâm dâiresine girmemiş buluan Resûlullahın amcası, Hz. Abbasın hanımı Ümmü Fazlın, Hazret-i Ebû Bekirin kızı Esmânın ve yine o sırada hidâyete kavuşmamış bulunan Hazret-i Ömerin kızkardeşi Fâtımanın, ilk Müslüman kadınlar arasında yer aldıklarını görüyoruz.

Artık, Îslâma davet iki kanaldan yürütülmektedir. Erkekler erkekler arasında, kadınlar ise hemcinseleri içinde îmân ve Îslâm nûrunu yaymaya aşk ve şevk içinde devam etmektedirler. Ancak şunu da belirtelim ki, kadınların îmân cazibesine kendilerini daha çabuk kaptırdıkları da dikkatleri çekiyordu. Bunu, onların çabuk duygulanan ve derhal tesir altında kalan yaratılışları icabı saymak mümkündür.

Bu arada müşrikler de boş durmuyorlardı. Hidâyet güneşiyle gönüllerini aydınlatanlara hor bakmaya, onlara iftira ve sözlü hakaretlerde bulunmaya başlamışlardı. Ama bunların hiç biri kâinatta en büyük kuvvet olan Allaha îmân hakikatını kalblerine nakşetmiş bulunan bu Saâdet Asrının mesud insanlarını korkutamıyor, davâsından geri çeviremiyor, hatta en ufak bir tereddüde düşüremiyordu. Însanların tehdit ve korkutmaları; Allaha olan îmân ve Ondan korkmanın yanında, rüzgârın önünde bir toz, sel önünde bir çöp gibi zâif ve dayanıksız kalıyordu.

* * *

Hz. Bilâl-i Habeşî'nin Îşkenceye Uğraması

Gizli davet devresinde Îslâm ile şereflenen ve bundan dolayı müşriklerin şiddetli işkencelerine maruz kalan ilklerden biri de Bilâl-i Habeşî diye bilinen, Bilâl bin Rebah Hazretleridir.

Hazret-i Bilâl, Müslümanların amansız düşmanı Ümeyye b. Halefin kölesi iken, Hazret-i Ebû Bekir vasıtasıyla Îslâmla şereflenmiştir.1

Bir anda gönlünü çepeçevre saran imân nûru, Hazret-i Bilâl için hadsiz bir cesaret kaynağı oluvermişti. Öyle ki, bir köle iken, efendisini ve müşriklerin her türlü baskı, işkence ve eziyetlerini hiçe sayarak Müslümanlığını açıkça ilân etmekten çekinmedi.

Îmanın girmediği kalb taştan daha katı, Allah korkusunun bulunmadığı vicdan, kayalardan daha hissizdir. Böyle bir kalb ve vicdana sahip bir insanda acıma, şefkat ve merhamet aramak abestir. O insan, artık bu hâliyle mânen canavarlaşmıştır. Hatta tahribatı cihetiyle canavarları bile geride bırakmıştır.

Îşte Îslâmın diğer bütün amansız düşmanları gibi Ümeyye bin Halef de böyle bir kalb ve vicdanın sahibiydi. Ve Hazret-i Bilâl, merhamet ve şefkat yoksunu bu kalb sahibinin kölesi idi.

Bu merhamet yoksunu adamın nazarında, Hz. Bilâlin kendisini yaratan tek Allaha îmân etmesi ve Onun gönderdiği Peygamberi Hazret-i Muhammede sadâkat elini uzatması büyük suçtu!

Bunun için de o, en amansız işkencelere tâbi tutuluyordu. Bazen yirmi dört saat aç, susuz bırakılıyor, bazen boynuna ip takılarak, Mekkenin ücretle tutulan çocukları tarafından sokak sokak dolaştırılıyordu.

Ümeyye bin Halefin bütün bu gayretleri boşunaydı. Hazret-i Bilâl bir kere îmân etmişti ve Allaha teslim olmuştu. Gönlü Resûlullahın muhabbetiyle gülşen olmuştu. Onun için, bu eziyet ve işkenceler altında inim inim inlerken bile davasını müşriklerin yüzlerine yüzlerine haykırmaktan geri durmuyordu:

Ehad Ehad! Allah birdir! Allah birdir!

Înandığı Îslâm davasından her türlü eziyete rağmen zerre kadar taviz vermeyen Hazret-i Bilâli, bu sefer efendisi Ümeyye bin Halef, kavurucu sıcaklar altında, sırtını, güneşin sıcaklığından ateş parçası haline gelmiş kızgın taş ve kumlara sürttürüp yaktırır, ağzına güneşte kurumuş bir lokma et verdikten sonra, göğsüne kocaman bir kaya parçası koydurur ve şöyle derdi:

Andolsun ki; sen ölmedikçe, yahud Muhammedi ve Onun dinini inkâr ve reddederek Lâta Uzzâya tapmadıkça bu azabı üzerinden eksik etmeyeceğim!

Fakat, vücudunun bütün zerreleriyle âdeta bir îmân abidesi kesilmiş olan Hazret-i Bilâl, ölümü göze alarak şöyle haykırırdı:

Ben, Lât ve Uzzâyı kabul etmem. Allah birdir! Allah birdir!1

Bu sözleri duyan Ümeyye bin Hâlef bütün bütün çileden çıkar, Hazret-i Bilâlin işkencesini bayılıp kendinden geçinceye kadar arttırırdı. Sonra da çekip giderdi. Hazret-i Bilâl nice sonra kendine gelirdi.

Hazret-i Bilâlin, bütün bu dayanılmaz eziyetlere, bu çekilmez işkenceye karşı tek dayanak noktası, o haşmetli ve azametli îmânıydı. Îman, evet, kâinatı kabza-i tararrufunda tutan Cenâb-ı Hakka îmân, Onun sonsuz kudretine itimad, insan için sarsılmaz, yıkılmaz bir istinad noktasıdır. O, bu kahramanca tavrıyla âdeta, Îmân hem nurdur, hem kuvvettir. Hakiki îmânı elde eden adam kâinata meydan okuyabilir hakikatını bütün dünyaya ilân ediyordu.

Yine bir gün, Ümeyye bin Halefin onu işkenceden işkenceye uğrattığı bir sırada, oradan geçen Hz. Ebû Bekir bu durumu gördü. Ümeyyeye, Sen hiç Allahtan korkmaz mısın? Bu zavallıya daha ne zamana kadar işkence edeceksin dedi.

Onun itikadını sen bozdun, diye cevap verdi Ümeyye. Kurtulmasını istiyorsan, onu satın al da kurtar.

Hz. Ebû Bekir, Ey Ümeyye, dedi, benim, senin dininden siyah bir kölem var. Bundan daha güçlü, daha kuvvetlidir. Onu Bilâle karşılık sana vereyim, kabul eder misin? dedi.

Ümeyye, Kabul ettim, dedi. Sonra da gülerek, Vallahi, kölenin karısını da vermedikçe olmaz diye konuştu.

Hz. Ebû Bekir, Olur, dedi.

Ümeyye yine sinsi sinsi güldü ve Vallahi, bana kölenin karısı ile birlikte kızını da vermedikçe olmaz dedi.

Hz. Ebû Bekir, bu teklife de, Olur diye cevap verdi. Fakat, azılı müşrik Ümeyye, âdeta işi yokuşa sürmek istiyormuşcasına davranıyordu. Bu sefer hâince gülüşler arasında şu istekte bulundu:

Vallahi, bana onlarla birlikte 200 dinar da üste vermedikçe olmaz!

Onun bu durumuna sinirlenen Hz. Ebû Bekir hiddetle, Sen, dedi, ne utanmaz adamsın. Boyuna yalan söyleyip duruyorsun.

Ümeyye bu sefer, Hayır, dedi, Lâta, Uzzâya and olsun ki, artık bunları bana verirsen, dediğimi yapacağım.

Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir, Onların hepsi senin olsun dedi ve Hazret-i Bilâli bu zâlim adamın elinden kurtardı.

Hazret-i Bilâli alan Ebû Bekire (r.a.) Peygamber Efendimiz, Yâ Ebâ Bekir, dedi, onun üzerinde bir hakkın olacak mı?

Hz. Ebû Bekir, Hayır, yâ Resûlallah, dedi. Onu azâd ettim.1

Hazret-i Bilâli Ümeyye bin Hâlef gibi azılı bir müşrikin elinden kurtarıp hürriyetine kavuşturan Hz. Ebû Bekir, bir müddet sonra onun gibi köle olan annesi Hamâmeyi de satın alıp âzad etti.2

Hazret-i Bilâl-i Habeşî, Resûlullah Efendimizin has müezzini idi. Bir an olsun Onun yanından ayrılmak istemezdi. Fahr-i Kâinatın dâr-ı bekâya irtihâlleri üzerine, Zatına ve yüksek ahlâkına olan muhabbetinden dolayı Medine-i Münevveride kalmaya tahammül edemedi ve oradan ayrılmaya mecbur kaldı. Bu esnada Halife olan Hz. Ebû Bekir, yanında kalması için ısrar edince, Yâ Ebâ Bekir, dedi. Beni, kendin için satın aldınsa yanında tut! Yok eğer Allah rızası için satın aldınsa, serbest bırak da, Allah yolunda cihada katılayım.

Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir, kendisine müsâade etti. O da Şâma gitti. Hz. Ebû Bekirin hilâfeti sırasında orada vukû bulan gazâlara iştirâk etti.3

* * *



Hz. Osman Müslümanların Safında

Resûl-i Ekrem Efendimiz, henüz açıktan halka peygamberliğini ilân etmemişti. Bu devrede de, Hz. Ebû Bekir, son derece büyük bir cehd ve gayretle samimi dostlarına Îslâmiyeti anlatıyordu.

Birgün Hz. Osmana da Müslümanlıktan bahis açtı ve onu alarak Resûl-i Ekrem Efendimizin huzuruna getirdi.

Hazret-i Resûlullah, dâima tebessüm eden parlak bir simâya sahip Hz. Osmana, Allahın ihsanı olan Cennete rağbet et. Ben, sana ve bütün insanlara hidâyet rehberi olarak gönderildim! dedi. Resûlullahın bu sâde, bu samimi ve bu icâzkâr sözleri karşısında Hz. Osman âdeta kendinden geçer gibi oldu ve şehâdet kelimesi kendi kendine mübârek dudaklarından döküldü:

Eşhedü en lâ Îlâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Resûlullah!1

Sonra da daha önce Şamdan dönerken gördüğü bir rüyâsını Kâinatın Efendisine anlattı:

Yâ Resûlallah, dedi. Biz Muân ile Zerkâ arasında bulunduğumuz ve uyuduğumuz sırada bir münâdi: Ey uyuyanlar! Uyanın! Ahmet (a.s.m.) Mekkede zuhur etti! diye seslenmişti. Mekkeye gelince sizi işittik!2

Yumuşak huylu, edeb ve hâyâ sahibi ve cömert bir zât olan Hz. Osnanın da Müslümanlar safına katılması müşrikleri fazlasıyla tedirgin etti. Kabilesi ferdleri ona ezâ ve cefâya yeltendiler. Fakat o, her türlü ezâ ve cefâya göğüs gerdi ve hak bildiği yoldan zerre kadar inhirâf göstermedi.

Amcası Hakem bin Ebûl-s, kendisini bir urganla bir direğe bağlar ve döverek şöyle derdi:

Sen, atalarının dinini bırakır da sonradan çıkma bir dine özenirsin öyle mi? And olsun ki, tuttuğun bu dini bırakıp, tekrar atalarının dinine dönmedikçe seni salıvermeyeceğim.

Metanet âbidesi Hz. Osmanın cevabı şu olurdu:

Vallahi, ben hak ve hakikat dinini asla bırakmam!

O, günlerce bu cefâ ve eziyetle karşı karşıya bırakıldı. Fakat zerre kadar îmânından taviz vermedi. Onun bu metaneti ve büyüklüğü karşısında sonunda amcası küçüldü ve onu salıvermekten başka çare bulamadı.1

Orta boylu, esmer tenli, güzel yüzlü, sık sakallı, gür saçlı ve iri yapılı olan Hz. Osman, fıtraten temiz ve nezih bir insandı. Îçki içmeyi Cahiliyye Devrinde kendisine haram kılmıştı. Servetini Allah yolunda ve din uğrunda sarfetmekten zevk alan bahtiyarlardandı. Hafız-ı Kurândı. Geceleri, namazında bütün Kurânı hatmederdi.

Cennetle müjdelenen on Sahabîden biri olan Hz. Osman, aynı zamanda Resûl-i Ekrem Efendimizin damadıdır. Önce Peygamberimizin kerimesi Rukiyyeyi aldı. O, vefât edince, Resûlullah onu bu sefer kızı Ümmü Gülsüm ile evlendirdi. Bu sebeple de Zinnûreyn lâkabını aldı.

* * *



Talha bin Ubeydullah'ın Müslüman Oluşu

Hz. Osmanın Îslâmın saâdet dolu sinesine konuşunu Hz. Talha bin Ubeydullah takip etti.

Ticâret maksadıyla bir seyahâta çıkmıştı. Busra Panayırında bulunduğu bir sırada, oradaki manastırda yaşayan bir Rahib, Bu pazar halkı içinde, Mekkeden kimse var mı? diye seslendi.

Hazret-i Talha, Evet, ben Mekkeliyim dedi.

Rahib, Ahmed zuhur etti mi? diye sordu.

Hazret-i Talha, Ahmed kim? dedi.

Rahib, Abdullah bin Abdülmuttalibin oğludur. Mekke, onun zuhûr edeceği şehirdir. O, peygamberlerin sonuncusudur. Kendisi, Harem-i Şeriften çıkarılacak, hurmalık, taşlık ve çorak bir yere hicrete mecbur bırakılacaktır cevabını verdi.

Rahibin bu sözleri Talhânın dikkatini çekmiş ve Mekkeye gelir gelmez halka, Yeni bir haber var mı? diye sordu.

Evet, dediler. Abdullahın oğlu Muhammedül-Emîn, peygamber olduğunu iddiâ etti. Ebû Kuhâfenin oğlu Ebû Bekir de, ona tabi oldu!

Bunun üzerine derhal Hz. Ebû Bekirin yanına vardı ve, Sen, Muhammede tâbi oldun mu? diye sordu.

Hazret-i Ebû Bekir, Evet, dedi. Ben ona tâbi oldum. Sen de git, ona tabi ol! Zira o, insanları hak ve gerçek olana dâvet ediyor.

Hz. Talha da Rahibden duyduklarını Hz. Ebû Bekire anlattıktan sonra, beraberce Allah Resûlünün huzuruna geldiler. Derhal Müslüman olan Hazret-i Talha, Rahibin söylediklerini anlatınca da Peygamber Efendimiz gülümsedi.1

Müşrikler, Hazret-i Talha gibi faziletli bir insanın Müslüman olmasına tahammül edemediler. Kureyşin azılı pehlivanlarından Nevfel bin Adviye onu bir ipe bağlayıp işkenceye uğrattı.

Genç yaşta Îslâmiyetle şereflenen Hz. Talha, Cennetle müjdelenen on Sahabîden biridir. Resûl-i Ekrem Efendimiz, onun hakında, Yeryüzünde yürüyen bir şehide bakmak isteyen Talhaya baksın buyurmuşlardır.2

Son derece cömert ve cesur bir Sahabî idi. Uhud Harbinde Peygamber Efendimize atılan oklara elini tutmuş ve bu yüzden parmakları çolak kalmıştı. Aynı harpte seksene yakın yara aldığı halde, Resûlullahın yanından ayrılmamıştı.3

* * *



Halid bin Said'in Îslâma Girişi

Îslâma gizli davet devri henüz devam ediyordu.

Bu bırada Müslümanlar safına Kureyşin mümtaz bir şahsiyeti daha katıldı: Halid bin Said. Hz. Halid, Kureyşin ileri gelen ve zengin bir âilesine mensuptu.

Arap edebiyat ve ilmini gayet iyi bilen Hz. Halid, bir gece rüyâsında; babasının kendisini tutup Cehenneme atmak istediğini, fakat Resûlullahın yetişip kendisini Cehenneme düşmekten kurtardığını gördü. Feryad ederek uyandı. Böylesine berrak bir rüyânın mânâsız olamayacağını idrak eden Hz. Halid kendi kendine, Vallahi, bu rüyâ gerçektir dedi ve vakit kaybetmeden Hz. Ebû Bekire koştu. Rüyâsını anlattı.

Sıddık-ı Ekber, Hakkında hayırlı olmasını dilerim, dedi. Seni, o Resûlullah kurtaracaktır. Hemen git, ona tabi ol! Sen, ona tâbi olacak, Îslâm dinine girecek, onunla birlikte bulunacaksın. O da seni, rüyâda gördüğün gibi Cehenneme düşmekten kurtaracaktır.

Hz. Halid hemen Resûlullahın yanına vardı ve Yâ Muhammed! Sen, insanları neye dâvet ediyorsun? diye sordu.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Ben, dedi, halkı, tek olan ve şeriki bulunmayan Allaha, Muhammedin de Onun kulu ve Resûlü olduğuna îmân etmeye; işitmez, görmez, hiçbir fayda ve zarar vermez, kendisine tapınanları da tapınmayanları da bilmez birtakım taş parçalarına tapmaktan vazgeçmeye dâvet ediyorum.

Bu sözleri dikkat ve hürmetle dinleyen Hz. Halid derhal şehâdet getirdi:

Ben, şehâdet ederim ki, sen, Allahın Resûlüsün!1

Resûl-i Ekrem Efendimiz, bu zâtın Îslâm dairesine girmesine fazlasıyla sevindi.

Hz. Halid, Müslüman olur olmaz, evinde ve etrafta da Îslâmiyetten bahsetmeye başladı. Bir müddet sonra zevcesi Ümeyne de Müslümanlar safında yer aldı.

Oğlunun Müslüman olduğu haberini alan Kureyşin zenginlerinden ve ileri gelenlerinden Ebû Uhayha Said, fazlasıyla hiddetlendi.

Hz. Halidin birgün, Mekkenin tenha bir yerinde namaz kılmakta olduğunu duydu. Diğer oğullarını gönderip onu yanına getirtti. Hiddetli hiddetli, Sen, dedi, Muhammedin, kavmine muhalefet ettiğini, getirdiği itikatlarla kavminin ilâhlarını ve geçmiş atalarını kötülediğini görüp durduğun halde ona tâbi oldun, öyle mi?

Sonra, Îslâmiyetten vazgeçmesi için bir sürü lâf etti. Ancak gönlünü îmân nuruyla aydınlatan Hz. Halidin zerre kadar tereddüdü yoktu ve asla pişmanlık duymuyordu. Çatık kaşlarla bakan babasına şu cevabı verdi:

Vallahi, Muhammed (a.s.m.) hak söylüyor. Ona tâbi oldum. Ölümü göze alırım da onun dinini asla bırakmam.

Bu sözlere fena halde kızan Ebû Uhayha, elindeki değnekle, kırılıncaya kadar onu dövdü.

Fakat nafile! Sebât ve metanetin menbâı olan îmân, artık Hz. Halidin kalbinde yer etmişti ve o bu îmân nûru ile mutmain olmuştu. Ezâ, cefâ bu îmân karşısında zerre kadar menfi tesir icrâ edemiyordu.

Dayağın kâr etmediğini gören zalim baba, bu sefer, Git, dedi. Senin iaşeni, rızkını keseceğim. Îstediğin yere git.

Rızkını verenin Allah olduğunu bilen Hz. Halid yine aldırmadı ve Ey babacığım, dedi, sen benim rızkımı kesersen, elbette Allah, bana geçineceğim şeyi verir.

Baba Uhayha, bu sefer onu alıp hapsettirdi. Ev halkına tehdidi ise şu oldu:

Eğer biriniz onunla konuşacak olursa, onu perişan ederim.

Hz. Halid, günlerce aç ve susuz bırakıldı.1

Înancı uğrunda kendisine böylesine ezâ ve cefâyı revâ gören babanın yanında kalmak artık mânâsızdı. Bir fırsatını bulup, babasının elinden kurtuldu. Îkinci Habeşistan hicretine kadar babasına görünmedi.2

Habeşistana giden ikinci hicret kafilesine zevcesiyle katılarak Mekkeden ayrıldı.

Hz. Halid, Cahiliyye Devrinde mükemmel yazı yazan birkaç şahsiyetten biri idi. Rivâyete göre, Resûl-i Ekrem Efendimizin Yemen hükümdarına verdiği Emannâmenin metnini ve diğer bir çok anlaşma metinlerini de Hz. Halid kaleme almıştır.3

* * *



Sa'd bin Ebî Vakkas'ın Îslâmiyetle Şereflenmesi

Sad bin Ebî Vakkas, henüz on yedi yaşlarında hareket ve heyecan dolu bir gençti. Bu sırada bir rüyâ gördü: Zifirî bir karanlığın içinde iken, birden bire parlak bir ay doğuyor ve o, ayın aydınlattığı yolu takib ediyor. Sonra aynı yolda, Zeyd bin Hârise, Hz. Ali ve Hz. Ebû Bekirin önünden ilerlediğini görüyor. Kendilerine, Siz ne vakit buraya geldiniz? diye soruyor.

Onlar da, Şimdi diye cevap veriyorlar.1

Bu rüyâsından üç gün sonra, Îslâma gizli davet devresinde fevkalâde büyük bir cehd ve gayret gösteren Hz. Ebûbekir, kendisine Îslâmiyetten bahsetti. Sonra da alıp Resûl-i Zişan Efendimizin huzuruna götürdü. Îslâmiyet hakkında Resûl-i Ekrem Efendimizden malûmat alan Hz. Sad hemen orada Müslüman oldu.2

Nesebi, hem baba tarafından, hem de anne tarafından Peygamber Efendimizle birleşir. Resûl-i Ekrem Efendimiz de, Hz. Sad da annesi tarafından Zühreoğullarına mensub bulunduğundan Hz. Sad annesi tarafından Peygamberimizin dayısı olurdu. Bu sebeple Resûlullah Efendimiz, Îşte dayım Sad. Böyle bir dayısı olan varsa bana göstersin diyerek kendisine iltifâtta bulunurdu.3

Hz. Sad ve Annesi

Hz. Sadın Müslüman olması annesi Hamnenin hoşuna gitmedi. Oğlu atalarının dinini bırakıp, yeni dine onun rızası olmadan nasıl tâbi olabilirdi? Oğlunun kendisine karşı saygısını ve bağlılığını bilen Hamne, onu Îslâmiyetten vazgeçirip tekrar putperestliğe döndürmek için kararlıydı. Bir gün kendisine şöyle dedi:

Allahın, sana hısım ve akraba ile ilgilenmeyi, anne babaya dâimâ iyilik etmeyi emrettiğini söyleyen sen değil misin?

Hz. Sad, Evet, dedi.

Bunun üzerine asıl maksadını şu cümlelerle ifâde etti:

Yâ Sad, dedi. Vallahi, sen Muhammedin getirdiklerini inkâr etmedikçe, ben açlık ve susuzluktan helâk oluncaya kadar ağzıma hiç bir şey almayacağım. Sen de bu yüzden anne katili olarak insanlarca ayıplanacaksın.

O güne kadar, Hz. Sad, annesinin her isteğine boyun eğmişti. Bir dediğini iki etmemişti. Fakat, artık o, Allaha îmân etmiş ve Resûlüne kalbinin bütün samimiyetiyle teslim olmuştu. Elbette, herşeyini bu îmân ölçüsü içinde değerlendirecekti.

Annesinin yememekte ve içmemekte inad ettiğini görünce yanına vardı ve Ey anne, dedi. Senin yüz canın olsa ve her birini Îslâmiyeti bırakmam için versen, ben yine dinimde sabit kalırım. Artık ister ye, ister yeme.1

Bu cevap üzerine anne Hamnenin inadı, Hz. Sadın hakta sebâtı karşısında eridi; hem yemeğe, hem de içmeye başladı. Böylece bir kere daha küfür îmânın, şirk Tevhidin azameti karşısında ezildi ve mağlubiyetini ilân etti.

Hz. Sad ile annesi arasında geçen bu hâdise üzerine Cenâb-ı Hak, Ankebut Sûresinin 8. âyetini göndererek, müminlere ebedî bir ölçü verdi:

Biz insana, anne ve babasına güzel davranmasını emrettik. Eğer onlar, ilâh olduğuna dâir hiçbir delil bulunmayan birşeyi Bana ortak koşman için seni zorlayacak olurlarsa, onlara itaat etme. Dönüşünüz Banadır; yaptıklarınızı o zaman Ben size haber vereceğim.1

Hamne, oğlunu Îslâmdan vazgeçirmek için bu sefer başka bir yol denedi. Bir gün Hz. Sad, evde namaz kılarken, konu komşusunu da çağırdı ve hep beraber kapıyı kapatarak onu evde hapsettiler. Ciğerpâresine eziyet edecek kadar şirkin kalbini katılaştırdığı Hamne, o sırada şöyle bağırıyordu:

Ya o burada girdiği yeni dini terkeder veya ölür gider!

Şirk ve dalâletin kalbleri nasıl karartıp merhamet ve şefkatten mahrum hale getirdiğini, bir annenin öz evlâdına eziyet etmekten çekinmemesinden anlamamız mümkündür!

Hâdiseler, hep Hamnenin aleyhinde cereyan ediyordu. Çünkü, Îslâmiyetten vazgeçirmek için çırpınıp durduğu Hz. Sadın peşini oğlu Amir de takib etmiş ve Müslüman olmuştu...

Büs bütün hırçınlaşan Hamne, bu sefer Amirin yakasına yapıştı:

Tuttuğun dini bırakmadıkça, şu hurma ağacının altında gölgelenmeyecek ve yiyip içmeyeceğim! dedi.

Allaha îmânın ve Resûlüne tâbi olmanın hadsiz zevkini tadan ve Îslâmın emirlerini ihlâs ve samimiyetle yaşayan Hz. Sad, annesinin bu yeminini duyar duymaz yanına vardı:

Ey anne, dedi. Cehennem ateşi durağın oluncaya kadar sakın gölgeleneyim, yiyip içeyim deme.2

Bu hârika îmân, sarsılmaz azim ve irade karşısında anne Hamnenin elinden susmaktan başka bir şey gelmedi.

Hz. Sadın Cesareti

Müslümanların, müşrikler tarafından işkence ve eziyet cenderesine alındıkları en çetin bir sırada idi.

Hz. Sad, ilk Müslümanlardan bir kaçı ile Mekkenin Ebû Dübb Vadisinde namaz kılmakta idiler. Müşriklerin ileri gelenlerinden Ebû Süfyan bir kaç müşrikle yanlarına geldi. Yaptıkları ibâdetin asılsız bir şey olduğunu iddiâya kalkışınca, yaka paça birbirlerine girdiler. Hz. Sad, eline geçirdiği bir deve çenesi kemiği ile müşriklerden birinin başını yardı. Bunu gören diğer müşrikler cesaretlerini kaybettiler ve kaçmaya başladılar. Müslümanlar da onları vadiden çıkıncaya kadar kovaladılar.

Böylece Hz. Sad, Allah yolunda ilk kan döken Sahabî ünvânını almış oldu. Îslâm tarihinde dökülen ilk kan budur.

Aynı zamanda son derece cömert olan Hz. Sad bin Ebî Vakkas, Cennetle müjdelenen on Sahabîden biridir. Allah Resûlü zamanında bütün gazâlara katıldı. Uhud Harbinde Fahr-i Kâinata vücudunu siper etti ve müşriklere öylesine ok attı ki, Allah Resûlünün, hiçbir fâniye nasib olmayan şu hitabına mazhar oldu:

Anam babam, sana fedâ olsun yâ Sad, durma at!1

Hz. Ali der ki:

Resûlullah (a.s.m.), Fedâke ebî ve ümmi2 (Anam babam sana fedâ olsun) cümlesini sadece Uhud günü Hz. Sad için söyledi.3

Aynı muharebede, Hz. Sad, her ok attıkça, Allah Resûlü, Îlâhi bu senin okundur, diyor, ve onun için şöyle duâ ediyordu:

Allahım! Sana, duâ ettiğinde, Sadın duâsını kabul et. Atışını da doğrult.1

Allah Resûlünün, Allahım, onun duasını kabul et buyurması sebebiyledir ki, kahramanlığı, cesareti ve ok atmadaki mahareti yanında duâsının kabûlüyle de şöhret bulmuştur. Îslâm düşmanları onun kılıç ve okundan korktukları gibi, Müslümanlar da bu sebeple onun duâ oklarından korkarlardı. Onu üzmekten son derece çekinirlerdi.2

Îslâma davetin henüz gizli devresinde, ömrünün baharında Müslüman olan Hz. Sad, o genç yaşından itibaren bütün ömrünü Îslâma hizmette geçirdi. Hz. Ömer devrinde Îrana gönderilen ordunun kumandanlığına tayin edildi ve Kadisiyye Zaferinin kumandanlığını yürüterek Kisra Ülkesini fethedip Îslâm topraklarına kattı. Bu sebeple ona Îran Fatihi ünvânı verildi.

* * *



Ebû Zer-i Gıfarî'nin Îslâmla Şereflenmesi

Îslâmın ebedî nûru, gizliden gizliye ruhları sarmaya ve gönülleri fethetmeye devam ediyordu. Îlk Müslümanlar bütün samimiyetleriyle Hazret-i Resûlullahın muallimliğinde Îlâhî davayı öğrenme ve yaşamaya çalışıyorlardı.

Peygamber Efendimiz, henüz davasını aşikâre ilân etmemişti, ama buna rağmen, Mekkenin dışında da bir çok yerden, beklenen Son Peygamberin zuhur ettiğine dâir haber duyanlar vardı. Bunlardan biri de, Gıfar Kabilesine mensup Ebû Zerr idi.

Ebû Zerr, Cahiliyye Devrinde de putlara tapmaktan nefret eden ve senelerden beri hak ve hakikatı arayan, Arabın güzîde şâirlerinden biri idi. Duyduğu haber üzerine önce, aradığı rehber zâtın Mekke ufuklarında parlayan zât olup olmadığını anlamak maksadıyla kendisinden de üstün bir şâir olan kardeşi Üneyse, Haydi, Mekkede zuhur ettiği söylenen zâta git. Kendisiyle bir görüş ve onun hakkında bana haber getir diyerek onu Mekkeye gönderdi.

Üneys, kardeşinin bu talimatı üzerine Mekkeye geldi ve Peygamber Efendimizle görüşüp konuştuktan sonra geri döndü.

Ebû Zerr, Ne haber getirdin? Halk onun hakkında ne söylüyor? diye sordu.

Üneys, Gördüğüm zât, halka iyilikte bulunmayı, kötülükten sakınmayı tavsiye ediyor ve güzel ahlâkı duyuruyor dedikten sonra, sözlerine şöyle devam etti:

Halk, Şâirdir, kâhindir, sâhirdir diyor. Ama ben, kâhinlerin sözlerini işittim. Onun söyledikleri katiyyen kâhinlerin sözlerinden değildir. Söylediklerini, şâirlerin de her türlü şiirleriyle kıyas ettim. Aralarında hiç bir benzerlik görmedim. Onun söyledikleri şiirden başka, ap ayrı birşey. Bundan sonra ona şâir demek kimsenin ağzına yakışmaz.

Hülâsa, yeminle derim ki, Muhammed (a.s.m.) sâdıktır. Ona çeşitli ithamlara yeltenenler ise kâziptir, yalancıların tâ kendileridir.1

Ebû Zerr, kardeşine, Sen, dedi, beni rahatlatıcı fazla bir mâlumat getirmedin. Ama yine de gidip onu bizzat, görmeliyim.

Üneys, onu ikaz etti:

Gitmesine git, ama kendini Mekke halkından kolla. Çünkü, onlar Muhammede karşı düşman cephesi kurmuşlardır.

Bundan sonra Ebû Zerr, eline asâsını, sırtına bir su kırbası ile bir azık dağarcığı alarak yola düştü. Çölleri aşa aşa gelip Mekkeye kavuştu ve doğruca Kâbeye gitti. Resûl-i Ekremi aradı, fakat tanımadığı için bulamadı. Kimseye sormaya da cesaret edemedi, hem de uygun bulmadı. Çünkü, kardeşinin de söylediği gibi Mekkede Müslümanlarla müşrikler arasında şiddetli bir mücadele vardı ve Müslümanlar çok nazik bir devreyi yaşıyorlardı.

Mescid-i Haramda kalmaktan başka bir çaresi yoktu. Öyle yaptı. Açlığını ise Zemzem suyu içerek gideriyordu.

Bir aralık Hz. Ali, onu Mescid-i Haramın bir köşesinde büzülmüş halde gördü. Yanından geçerken, kendi kendine: Zannımca bu adam uzak bir yoldan gelmiştir diye konuşunca, Ebû Zerr, Evet, dedi, uzak bir yoldan gelmişim.

Hz. Ali, Gel, evimize gidelim dedi ve onu alıp evinde misafir etti. Îkisi de ihtiyatlı ve tedbirli davrandıklarından o geceyi birbirlerine açılmadan geçirdiler.

Sabah olunca, Ebû Zerr, yine Resûlullah Efendimizi sorup bulmak için Mescid-i Harama gitti. Fakat, aynı şekilde hiç kimseden Efendimiz hakkında bir mâlumat alamadı.

Yine aynı köşede ümitsiz bir vaziyette beklerken yanına Hz. Ali uğradı tekrar kendi kendine: Bu adamcağızın hâlâ nereye gideceğini öğrenmek zamanı gelmedi mi? dedi. Bunu duyan Ebû Zerr; Hayır dedi.

Bunun üzerine Hz. Ali, aynı şekilde, Haydi, öyle ise bize gidelim dedi ve alıp evine misafir götürdü.

Bu sefer birbirlerine açıldılar. Önce Hz. Ali, Nereden ve niçin geliyorsun? diye sordu.

Ebû Zerr, Eğer, gizli tutacağına söz verirsen, sana anlatırım dedi.

Hz. Ali, Emin olabilirsin karşılığını verince, Ebû Zerr asıl maksadını açıkladı:

Ben Gıfar Kabilesindenim. Buradan peygamberlik ilân eden bir zâtın zuhur ettiği haberini duydum. Bizzat onu görüp konuşayım diye geldim.

Samimî maksadını anlayan Hz. Ali, Sen bu hareketinle akıllılık ettin, doğruyu buldun diye konuştuktan sonra, Ben şimdi Resûlullahın yanına gidiyorum. Sen de peşimden gel. Benim girdiğim yere sen de gir. Eğer ben, yolda sana zarar vereceğinden korktuğum birisini görürsem, papucumu düzeltir gibi bir duvara yönelir dururum. O zaman sen beni beklemezsin, yürür gidersin.

Evden çıktılar. Hz. Ali önde, Ebû Zerr ise onu arkadan takib ediyordu. Hiçbir anormal durumla karşılaşmadan Hazret-i Resûlullahın huzuruna vardılar.

Ebû Zerr,Selâm sana olsun, ey Allahın Resûlü dedi. Bu türlü selâmı Îslâmda ilk veren zât, Ebû Zerr Hazretleridir.

Resûl-i Ekrem, Allahın rahmeti senin üzerine de olsun dedikten sonra, Sen kimsin? diye sordu.

Ebû Zerr, Ben, Gıfar Kabilesindenim diye cevap verdi.

Ne zamandan beri buradasın?

Üç gün, üç geceden beri buradayım.

Seni kim doyuruyor?

Tek yiyeceğim Zemzem suyu idi. Şişmanladım bile. Hiç açlık ve susuzluk duymadım.

Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz, Zemzem, mübârek, doyurucu bir yiyecektir buyurdu.

Sonra Ebû Zerr, Yâ Resûlallah, bana Îslâmı anlat dedi.

Resûlullah Efendimiz, Îslâmiyeti kendilerine anlatınca, derhal şehâdet getirerek Müslüman oldu.1

Müslümanlığını ilân etti

Şehâdet getirerek, Îslâmla şerefyâb olan Hz. Ebû Zerre, ihtiyat ve tedbiri asla elden bırakmayan Resûlullahın tavsiyesi şu oldu:

Yâ Ebâ Zerr, sen, şimdilik bu işi gizli tut! Ve memleketine dön, git! Îşi açığa vurduğumuzu haber aldığın zaman gel!

Vecd ve heyecan mâdeni haline gelen Hz. Ebû Zerr, Yâ Resûlallah, dedi, seni hak peygamber olarak gönderen Allahü Teâlaya yemin olsun ki, ben bunu müşriklerin arasında açıkça ilân edeceğim.

Sonra da kalkıp doğruca Kâbeye koştu ve müşriklere karşı pervasızca, Ey Kureyş topluluğu! Ben şehâdet ederim ki, Allahtan başka ilâh yok ve Muhammed Onun resûlüdür! diye haykırdı.

Bu kahramanca haykırış, müşrikleri hiddetlendirdi. Hep birden üzerine çullandılar ve onu bayıltıncaya kadar dövdüler. Eğer, henüz o sırada Îslâmiyete girmemiş olan Hz. Abbas yetişip, Gıfar Kabilesine mensup olduğunu ve bu kabilenin de Şâm ticâret yoluna hâkim bulunduğunu söylemeseydi, onu öldüreceklerdi!

Fakat, îmânın verdiği cesaret ve heyecana sahip Hz. Ebû Zerri, bu darbeler de yıldırmadı. Îkinci gün aynı şekilde ve aynı yerde, yine müşriklere karşı Allahın varlık ve birliğini, Hz. Resûlullahın da Onun hak peygamberi olduğunu pervasızca haykırdı. Tekrar müşriklerin ağır darbelerine maruz kaldı. Yine araya Hz. Abbas girdi ve Yazıklar olsun size! Siz, Gıfar Kabilesinden birini mi öldürmek istiyorsunuz? Onların sizin ticâret yeriniz ve yolunuz üzerinde bulunduğunu bilmiyor musunuz? diyerek onu müşriklerin merhametsizce savurdukları darbelerden kurtardı.1

Bu hâdiseden sonra, Hz. Ebû Zerr, kavim ve kabilesini hak dine davet etmek üzere yurdunun yolunu tuttu. Hicretin altıncı yılına kadar da orada kaldı. Bu sebeple Bedir, Uhud ve Hendek gazâlarında bulunamadı. Fakat bunlardan sonraki gazâlarda Resûl-i Ekrem Efendimizin yanından ayrılmadı.

* * *



Habbab bin Eret'in Müslüman Olması

Habbab bin Eret, Ümmü Anmar adında Îslâm düşmanı bir kadının azadlı kölesi idi. Demirci idi, kılıç yapardı. Peygamber Efendimizle öteden beri görüşür ve konuşurdu.

Resûl-i Kibriya Efendimiz henüz Dârül-Erkama yerleşmediği bir sırada gelip Müslüman oldu.

O günlerde Müslüman olmak ve hele Müslümanlığını ilân etmek demek, malından ve canından olmayı göze almak demekti. Buna rağmen, Hazret-i Habbab, zerre kadar korku eseri göstermeden Îslâmla şereflendiğini kahramanca ilân ve izhar etti.

Kureyşli müşrikler, Müslüman olduğunu duyunca onu da eziyet ve işkencelere tabi tuttular. Ümmü Anmar hiddetinden çıldıracak gibiydi. Onu bağlattı, ateşte kızdırttığı demirle başını dağlattı. Hazret-i Habbab, geçim vasıtası olan mesleğiyle şimdi işkenceye uğruyordu! Ama nafileydi! Onun gönlü îmân ateşiyle çoktan tutuşmuştu.

Bir gün çıkıp Resûlullahın huzuruna geldi. Ümmü Anmardan ve başının ızdırabından şikâyet etti. Peygamber Efendimiz:

Ya Rab! Habbaba yardım et! diye duâ etti.

Bu duânın hemen akabinde Ümmü Anmar şiddetli bir baş ağrısına mübtelâ oldu. Ağrının ızdırabından inler dururdu. Sonunda kendisine, başını ateşle dağlaması tavsiye edildi. Hz. Habbab da bir müddet onun başını dağladı.

Hz. Habbab ateş alevi içinde

Merhametten mahrum müşrikler, bir gün Hz. Habbabın gözleri önünde kocaman bir ateş yaktılar. Onu ateşin üzerine yatırıp, ayaklarıyla göğsüne bastılar. Bir müddet öyle bıraktılar.1

Seneler sonraydı Hz. Ömer, Îslâmın halifesi idi. Yanında Hz. Habbab bulunduğu bir sırada, Îslâm uğruna çektikleri ezâ ve cefâyı kastederek:

Yeryüzünde şu meclise bundan daha layık ve müstehak olan, sadece bir tek adam vardır, diye konuştu. Hz. Habbab merak edip, Yâ Emirel-Müminîn! Kimdir o? diye sordu.

Hz. Ömer, Bilâldir diye cevap verdi.

Hz. Habbab, Yâ Emîrel-Müminîn! O benim kadar işkence çekmemişti. Çünkü, müşriklerin eziyetlerinden Bilâli koruyan vardı. Benim ise, koruyucu hiçbir kimsem yoktu ve olmadı da dedikten sonra müşrikler tarafından ateş içine yatırılmasını şöyle anlatmıştı:

Birgün müşrikler beni tuttular. Ateş yaktılar. Ateşin içine beni sırt üstü yatırdılar. Sonra adamın biri göğsümün üzerine bastı. Yer soğuyuncaya kadar da beni bırakmadı!

Bu sözlerinden sonra da Hz. Habbab, sırtını açtı. Ateş yanıklarından sırtı alaca olmuştu.

Peygamberimize başvurması

Her türlü eziyet ve işkenceye rağmen Hz. Habbab, îmân ve Îslâmiyetinden zerre kadar taviz vermiyor, Allah ve Resûlüne sonsuz muhabbetini izhar etmekten çekinmiyordu.

O, bir köle idi. Müşriklerle başa çıkacak durumda değildi. Maruz kaldığı ezâ ve cefâlardan dolayı Resûlullaha başvurmaktan başka elinden hiç bir şey gelmiyordu. Bir gün öyle yaptı. Efendimizin huzuruna çıkarak, Ya Resûlallah! Çektiğimiz şu işkencelerden kurtulmamız için Allaha duâ etmez misin? dedi.

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, hem ibret, hem de müjde dolu şu cevabı verdi:

Sizden önceki ümmetler içinde öyle kimseler vardı ki, demir tarakla bütün derileri, etleri soyulup, kazınırdı da bu işkence yine onu dininden döndüremezdi. Testere ile tepesinden ikiye bölünürlerdi de, yine bu işkenceler onları dinlerinden geri çeviremezdi.

Allah, elbette bu işi (Îslâmiyeti) tamamlayacaktır ve bütün dinlerden üstün kılacaktır. Öyle ki, hayvanına binip Sanadan Hadramuta kadar tek başına giden bir kimse, Allahtan başkasından korkmayacak, koyunları hakkında da kurt saldırmasından başka hiç bir endişe duymayacaktır. Fakat siz acele ediyorsunuz.1

As bin Vaile verdiği cevap

Hz. Habbabın azılı müşriklerden As b. Vâilden mühimce bir alacağı vardı. Birgün gidip alacağını istedi. Bu azılı müşrik, Muhammedi inkâr etmedikçe, sana olan borcumu ödemeyeceğim dedi.

Hz. Habbab, Ben herşeyimden vazgeçerim, yine de ölünceye kadar ve öldükten sonra dirilinceye kadar onu red ve inkâr etmem diye cevap verdi.

Bunun üzerine As bin Vâil, Ben, öldükten sonra dirilecek miyim?

Eğer böyle birşey olacaksa, sabret. Diriltilip, malıma ve evlâdıma tekrar kavuştuğum o gün sana olan borcumu öderim2 diye küstahça konuştu.

As bin Vâilin bu sözleri üzerine Cenâb-ı Hak, indirdiği âyet-i kerimelerde şöyle buyurdu:

Şimdi şu âyetlerimizi ve Elbette bana mal ve evlad verilecektir! diyen adamı gördün mü?

O, gayba muttali mi olmuş? Yoksa Rahmânın huzurunda bir söz mü almış?

Hayır, öyle değil, biz onun dediğini yazacağız ve azabını da çoğalttıkça çoğaltacağız.

Ve o söylediği şeyleri hep elinden alacağız da, o bize tek başına gelecektir.1

Hz. Habbab, her türlü tehlikeyi göze alarak Müslümanlığını ilân ettiği gibi, çekinmeden yeni Müslümanlara Kurân-ı Kerimi okutmak ve öğretmekle de meşgul olurdu.

Hz. Ömer, elinde yalın kılıç, eniştesi ve kızkardeşinin evine hışımla girdiği zaman da yine bu fedakâr Sahabî onlara yeni inen âyetleri okuyor ve öğretiyordu.

Share on Facebook! Share on Twitter! StumbleUpon

Makaleler « Mekke Hayatı »

» Peygamber Efendimizin Medine'ye Hicreti » Îsrâ ve Mi'raç Mu'cizesi » Şakk-ı Kamer Mu'cizesi
» ALENÎ DVET » Kâinatın Efendisine Peygamberlik Vazifesinin Verilmesi » Îlk Müslümanlar ve Mâruz Kaldıkları Îşkenceler
» Peygamber Efendimizin On Îki Yaşından Otuz Yaşına Kadar Olan Hayatı » Efendimize Peygamberlik Verilmeden Önce Dünyanın ve Însanlığın Durumu » Peygamber Efendimizin Dünyaya Gelişine Kadar Cereyan Eden Hâdiseler
» Peygamber Efendimizin Dünyaya Gelişi ve Çocukluğu