Kullanıcı Adı:  Üye Olacağım
Şifre:  Şifremi Unuttum!
Hatırla?  

15 Jul 2010 Bedir Muharebesi

Bedir Muharebesi

Hicretin 2. senesi: 17 Ramazan Cuma (Mîlâdî: 13 Mart 624).

Kureyşin ticâret kervanı

Hicretin ikinci senesinde Kureyş müşrikleri bir ticâret kervânı hazırlamışlardı. Şam pazarına gönderilen kervâna Mekkeden kadın erkek hemen hemen herkes hisselerine göre ortak idiler. Bin deveden meydana gelen ve sermayesi 50.000 dinar olan bu büyük ticâret kervanının satılan malları karşılığında harbe hazırlık için silâh alınacaktı. Kervânın yola çıkarılmasındaki asıl maksat buydu. Kureyşliler ayrıca kervânla birlikte Ebû Süfyan başkanlığında 30-40 kişi kadar muhafız da göndermişlerdi.1

Resûl-i Ekrem Efendimiz, bu durumu haber aldı. Ebû Süfyan başkanlığındaki bu büyük ticâret kervanının Mekkeye dönmesine mâni olmaya karar verdi. Teşkil ettiği 300 kişiyi aşkın (305-315) Sahabî ile yola çıkmaya hazırlandı.

Sahabîler Bedir seferine katılmayı şiddetle arzu ediyorlardı. Hattâ bu hususta kura çekenler bile vardı. Ensardan Sad, babası Haysemeye, Eğer bu seferin mükâfatı Cennetten başka birşey olmasaydı, senden geri kalırdım. Ben bu seferde bana şehidlik nasip olmasını umuyorum diyerek sefere katılma arzusunu izhar etmişti. Babası ise ona, Sen rahatsız olan hanımının yanında kal da ben gideyim diye cevap vermişti.

Ama Sad bunu kabul etmemiş ve aralarında kura çekilmesine karar vermişlerdi. Çekilen kura Sada çıkmış ve sefere o iştirak etmişti. Bedirde şehid düşerek bu yüksek arzusuna da nail olmuştu.2

Sefere çıkmak için yalnız erkeklerde değil, kadınlarda da büyük bir istek ve arzu vardı. Sefer hazırlıkları yapılırken Ümmü Varaka bint-i Abdullah Resûlullahın huzuruna gelerek şöyle dedi:

Yâ Resûlallah! Bana müsâade et de sizinle birlikte ben de çıkayım. Yaralarınızı tedâvi ederim.

Resûl-i Ekrem Efendimiz bu fedakâr kadına, Sen evinde otur Kurân oku! Muhakkak ki Allah, sana şehidlik nasib eder buyurdu.

Bu hâdiseden sonra Peygamber Efendimiz onu hep şehîde diye anardı.

Nitekim, hafız olan Ümmü Varaka, Hz. Ömer devrinde biri erkek, diğeri kadın iki uşağı tarafından geceleyin üzerine kadife örtü basılarak şehid edildi. Katiller yakalanarak asılmak suretiyle cezalandırıldılar. Medinede asılarak cezalandırılanların ilki bunlar oldu.1



Medineden hareket

Peygamber Efendimiz, yerine namaz kıldırmakla Abdullah ibni Ümmi Mektûmu vazifelendirdi. Ensardan Ebû Lübâbe Hazretlerini ise, şehre nâib (vekil) tâyin etti. Ramazan ayından on iki geceyi geride bıraktıkları oldukça sıcak bir Cumartesi gününde, mücahidlerle Medineden hareket etti.2

Resûl-i Ekrem Efendimizin beyaz sancağını Musab bin Umeyr (r.a.) taşıyordu. Îki siyah bayraktan Ukab adındaki Hz. Alinin, diğeri ise Ensardan Sad bin Muaz Hazretlerinin elinde idi.3

Kervân, Bedir4 mevkiinde karşılanacaktı. Çünkü burası Mekke, Medine ve Suriyeye giden yolların birleştiği stratejik önemi olan bir noktaydı.

Mücâhidler, yazın en sıcak günlerinin birinde Medineden yola çıkmışlardı. Üstelik Ramazan ayı olduğu için oruçlu bulunuyorlardı. Kavurucu sıcaklar altında, alev saçan çöl üstünde, oruçlu halde yol almak oldukça güçtü. Bu sebeple Peygamberimiz orucunu açtı. Mücâhidlere de açmalarını emir buyurdu.1

Henüz Medineden fazla uzaklaşılmamıştı. Resûl-i Ekrem, küçük yaşta olanları ordudan ayırarak geri çevirdi. Sayıları sekiz olan bu küçük mücâhidler, ordudan geri kalmaktan fazlasıyla üzüldüler. Bunun üzerine Peygamberimiz bir-ikisine tekrar orduya katılma izni verdi. Hz. Sad bin Ebî Vakkas der ki:

Resûlullahın küçüklerimizi geri çevirmesinden biraz önce, kardeşim Umeyrin göze görünmemeye çalıştığını gördüm.

Kardeşim sana ne oldu? diye sordum.

Allah Resûlünün beni küçük görüp geri çevirmesinden korkuyorum. Halbuki, ben sefere çıkmak istiyor, Allahın bana şehîdlik nasip etmesini umuyorum, diye cevap verdi.

Kendisi Resûlullaha arzedilince küçük görüp ona, Sen geri dön dedi.

Umeyr ağlamaya başladı. Bunun üzerine Resûlullah da müsaade etti. Umeyrin boyu kısa olduğu için kılıcını bağlayamamış, ben yardım ederek bağlamıştım.2

Allah yolunda şavaşıp şehîdlik mertebesine ulaşmak isteyen Umeyr, harp esnasında müşriklerin oklarına hedef olup bu yüksek gayesine ulaştı.

Müslümanlarla beraber iki at, yetmiş deve vardı. Develere nöbetleşe biniliyordu. Peygamber Efendimiz de bu hususta, diğer Müslümanlardan kendisini farklı görmek istemiyordu. Hz. Ali ve Mersed bin Ebû Mersed ile bir deveye nöbetleşe biniyorlardı. Yürüme sırası Efendimize geldiğinde, diğer iki Sahabî, Yâ Resûlallah! Sen bin, biz senin yerine yürürüz diyorlardı.

Ancak Peygamber Efendimiz, bunu kabul etmiyor ve Siz yürümekte benden daha kuvvetli olmadığınız gibi, sevap ve mükâfat hususunda da ben sizden daha müstağnî ve ihtiyaçsız değilim1 diye cevap veriyordu.

Bu hareketiyle Resûl-i Kibriyâ, Îslâmın getirdiği adâlet ve müsavat düsturunu, her şeyden önce bizzat şahsında tatbik etmiş oluyordu.

Îslâm ordusu, kavurucu sıcaklar altında yoluna devam ediyordu. Henüz Bedir mevkiine varmadan, Ebû Süfyan başından beri endişe duyduğu hususu haber aldı: Müslümanlar kervânı ele geçirmek için yola çıkmışlar!

Mekkeye derhal bir haberci gönderirken, kendisi de hiç konaklamadan kervânın istikametini değiştirerek Kızıl Deniz sahilinden Bedire uğramadan Mekkeye doğru yol aldı.



Kureyşin harbe hazırlanması

Ebû Süfyandan önce Mekkeye varan haberci Zamzam, acaib bir kılıkla devesinin üzerinde bağıra bağıra haberi duyurdu:

Ey Kureyş topluluğu! Ticâret kervanınıza, Ebû Süfyanın yanındaki mallarınıza Muhammed ve Ashabı saldırdılar! Ona ulaşabileceğinizi sanmıyorum. Îmdât! Îmdât!

Haliyle bu haber Kureyşin infiâline sebep oldu. Zira kervânda hemen hemen her âilenin malı vardı. Kureyşliler derhal toplandılar. Süratle hazırlığa başladılar. Alel acele hazırlanan Müşrik ordusunun sayısı 950yi buldu. Bunların 100ü atlı 700ü develi idi.

Bu rakam, kervânı takibe çıkan Müslümanların sayıca üç katı demekti. Aynı zamanda Kureyş ordusu silâh bakımından da Müslümanlardan çok daha üstündü. Bu arada müşrik ordusuna katılmak istemeyenler de çıktı. Fakat, Ebû Cehil ve diğer ileri gelenlerin baskısı karşısında onlar da iştirâk etmek zorunda kaldılar. Buna rağmen Ebû Lehep hasta olduğunu bahâne etti ve yerine bedelle birini göndererek Mekkede kaldı.

Hazırlanan müşrik ordusu, muganniyelerin söylediği şarkıların, kadınların çaldığı deflerin coşkun havası içinde Mekkeden Bedire doğru hareket etti.

Yolda kervânını Bedirden arızasız geçiren Ebû Süfyandan kendilerine şu haber geldi:

Siz kervânınızı, kervân üzerindeki adamlarınızı ve mallarınızı muhafaza etmek için yola çıkmıştınız. Allah onları kurtarıp selâmete erdirdi. Artık dönünüz!

Ancak, Ebû Cehil dönmek niyetinde değildi. Başkalarının da geri dönmesine rıza göstermeyerek şöyle konuştu:

Vallahi Bedire varmadıkça dönmeyiz. Orada üç gün kalırız. Develer boğazlayıp, yemekler yeriz. Şaraplar içeriz! Câriyelere şarkılar söyleterek eğleniriz! Başımıza toplanacak Araplar bizi dinler ve seyrederler. Bundan sonra hep bizden korkar dururlar. Haydi ilerleyiniz!1

Müşrik ordusu Bedre doğru ilerlemeye başlarken, haberci de Ebû Süfyanın yanına dönüp durumu kendisine anlattı. Ebû Süfyan bu haberden memnun olmadı ve Yazık oldu kavmime! Bu Amr bin Hişâmın, Ebû Cehilin işidir! Dönmek istemedi. O, bunu halka baş olmak sevdasıyla yaptı. Azgınlık, eksiklik ve uğursuzluk getirir dedi.

Endişesini ise son cümlesiyle şöyle dile getirdi:

Eğer, Muhammedin Ashâbı, onlara rastlarsa, işleri tamamdır!2

Ebû Cehilin bütün şirretliği ve kışkırtıcılığına rağmen, ordudan ayrılanlar oldu. Ahnes bin Şerik müttefiki bulunan Zühreoğullarını ikna ederek beraberce Mekkeye döndüler. Daha sonra bunları Hz. Ömerin kabilesi Adiyy bin Kaboğulları takib etti.

Müşrik ordusuna Hâşimoğulları da katılmıştı. Kureyşten bazıları kendilerine, Vallahi, ey Haşimoğulları! Îyi biliyoruz ki sizler, her ne kadar bizimle sefere çıkmışsanız da, kalbiniz Muhammedledir deyince, Ebû Tâlibin oğlu Tâlib de bir kısım kimselerle birlikte geri döndü.

Peygamber Efendimiz, mücâhidlerle Safra yakınındaki Zefiran mevkiine vardığında, Kureyşin büyük bir ordu ile gelmekte olduğunu haber aldı. Böyle bir hareketle karşılaşacaklarını tahmin etmediklerinden bir anda ne yapmaları gerektiği hususunda karar veremediler. Zira, niyetleri harbetmek değildi. Bunun için bir hazırlıkları da yoktu. Üstelik alınan istihbarâta göre, müşrik ordusu hem sayıca çok, hem silâhça onlardan üstün idi.



Mücâhidlerle istişâre

Resûl-i Ekrem, Ashâbını topladı. Kervanın takib edilmesinin mi, yoksa müşrik ordusuna karşı çıkmanın mı daha uygun olacağı hususunda onlarla istişarede bulundu. Bir kısım mücahid, kervanın takib edilmesinin uygun olacağını ifade etti. Peygamber Efendimiz, bundan hoşlanmadı. O sırada, Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer söz alıp müşriklerin üzerine yürümenin, onlarla harbe girmenin daha muvafık olacağı hususunda konuşunca, Peygamber Efendimiz (a.s.m.) bundan memnun oldu. Daha sonra Ensardan Mikdat bin Esved Hazretleri şöyle dedi:

Yâ Resûlallah! Rabbim sana neyi emrettiyse onu yap! Vallahi biz Îsrailoğullarının Hz. Musâya dediği gibi, Git Rabbinle beraber düşmanlara karşı çık! Biz buradan kımıldamayız tarzında bir söz söyleyecek değiliz. Biz sana tâbiyiz.1

Feragat ve cesaret timsali bu Sahabînin sözlerinden memnun olan Resûl-i Ekrem kendilerine hayır duâda bulundu.

Bu konuşmalardan sonra, kararın ne mahiyette verileceği artık anlaşılmıştı. Fakat Ensarın da bu hususta görüşünü almak gerekiyordu. Çünkü, onlar Medine dahilinde Peygamberimizi ve Müslümanları koruyacaklarına dair söz vermişlerdi. Şimdi ise şehrin dışında bulunuyorlardı.

Resûl-i Ekrem onların bu konudaki görüşlerini sordu. Ensar namına Sad bin Muaz Hazretleri söz aldı ve şöyle konuştu:

Yâ Resûlallah! Biz sana îmân ve seni tasdik ettik. Bize getirdiğin şeyin de hak olduğuna şehâdet ettik. Bu hususta dinlemek ve itâat etmek üzere sana kesin sözler de verdik.

Yâ Resûlallah! Nasıl bilirsen, öyle yap. Biz seninle beraberiz. Seni Hak dinle gönderen Allaha yemin olsun ki, sen bize şu denizi gösterip dalarsan, biz de seninle birlikte dalarız. Bizden bir kişi dahi geri kalmaz. Biz düşmana karşı varmaktan çekinmeyiz. Muharebe ânında geri dönmeyiz. Allahın bereketi ile yürüt bizi.1

Karar artık kesinlik kazanmıştı: Bir avuç mücâhid herşeye rağmen, kendilerinden gerek sayıca ve gerekse silahça kat kat fazla olan müşrik ordusuna karşı koyacaklardı. Onların sayıca çokluğu, silâhça üstünlüğü kahraman Sahabîlerin gözünü korkutmadı. Kurânın ifadesiyle Ölümün ağzına girmeyi2 seve seve göze alıyorlardı. Onlar, Allahın yardımına güveniyorlardı. Allah için mücadele vereceklerinin idrâkinde olarak, din sahibinin yardımını esirgemiyeceğine gönülden inanıyorlardı.

Mücâhidlerin sayısı az, amma îmân ve cesaretleri sıradağlar gibiydi. Îstinad noktaları Kâinatın Sahibi idi. Reisleri Kâinatın Efendisi Hz. Muhammed idi (a.s.m.). Böyle bir ordu elbette her şeyi göze alarak müşrik ordusuna karşı koymaktan çekinmeyecek ve korkmayacaktı!

Sad bin Muazın (r.a.) konuşmasından fevkalâde memnun olan Resûl-i Ekrem Efendimiz, sevinç içinde, ümit dolu bir sadâ ile mücâhidlere şu müjdeyi verdi:

Yürüyün ve Allahın lütfu ile şâd olun. Îşte Kureyşin tek tek düşüp uzayacağı yerleri şimdiden görür gibiyim.1

Bu konuşma mücâhidler üzerinde derin bir tesir icra etti ve heyecanlarını kat kat arttırdı. Bedire doğru şevkle yol almaya başladılar.

Îslâm ordusu, Cuma gecesi yatsı vakti Bedir yakınına geldi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Şu küçük tepe yakınındaki kuyu başında bir takım bilgiler elde edeceğimizi umarım buyurduktan sonra, Hz. Ali, Zübeyr bin Avvam, Sad bin Ebî Vakkas gibi bazı Sahabîleri oraya gönderdi.

O sırada müşriklerin sucuları, su taşıyan develeriyle birlikte kuyunun başında bulunuyorlardı. Mücâhidler onlardan bazılarını ele geçirdiler.

Huzura getirildiklerinde Efendimiz kendilerine, Bana, Kureyş hakkında mâlumat veriniz dedi.

Onlar, Vallahi, şu gördüğün kum tepesinin en yüksek, en uzak tarafındadırlar dediler.

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, O topluluk ne kadar vardır? diye sordu.

Pek çok diye cevap verdiler.

Efendimiz tekrar, Onların sayıları ne olabilir? dedi.

Bilmiyoruz cevabını verdiler.

Bu sefer Peygamber Efendimiz, Onlar her gün kaç deve kesiyorlardiye sordu.

Bir gün 9, bir gün 10 dediler.

Bunun üzerine Resûlullah, Onlar, 950 ile 1000 kişi arasındadır buyurdu.

Sonra, Îçlerinde Kureyş eşrafından kimler var? diye sordu.

Müşrik sucuları Kureyş ileri gelenlerinden bir çoğunun ismini sıralayınca, Resûl-i Ekrem Efendimiz Ashâbına dönerek şöyle buyurdu:

Îşte Mekke, ciğerpârelerini size fedâ etti!

Sonra yine adamlara, Gelirken, Kureyşten geri dönenler oldu mu? diye sordu.

Evet dediler, Beni Zühreler Ahnes bir Şerikle geri döndüler.

O zaman Peygamber Efendimiz, O, doğru yolda değilken, hiret, Allah ve Kitabı bilmezken Zühreoğullarına doğru yolu göstermiştir buyurdu.1

Bedire vardığı gece Peygamber Efendimiz, Înşallah, yarın sabah filânın vurulup düşeceği yer şurasıdır! Înşallah, yarın sabah filânın vurulup düşeceği yer şurasıdır! Îşte şurasıdır! Şurasıdır buyurdu ve elini o yerlere koyarak müşrik Kureyş reislerinden her birinin nerede katledileceğini birer birer gösterdi.

Hz. Ömer der ki:

Onlardan hiç birisi de, Nebiyy-i Ekremin elini koyduğu yerlerin ne ilerisinde, ne de gerisinde vurulup düşmediler.2

Îslâm ordusunun Bedire önce gelişi

Resûl-i Ekrem Efendimiz, mücâhidlerle, müşriklerden önce Bedire vardı ve Bedir kuyusuna en yakın bir yere indi. Karargâhın nerede kurulmasının daha uygun olacağını Ashabıyla görüştü.

O zaman, otuz üç yaşlarında bulunan Hubab bin Münzir ayağa kalktı ve, Yâ Resûlallah! Biz, harbci kimseleriz. Ben, bütün suları kapatıp, bir tek su menbâı üzerine karargâh kurmayı uygun görürüm, diye konuştu.

Sonra da, Yâ Resûlallah! Burası, sana Allahın emrettiği, bizim için ileri gidilmesi veya geri çekilmesi câiz olmayan bir yer midir? Yoksa, şahsi bir görüş neticesi, bir harp tedbiri olarak mı seçildi? diye sordu.

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Hayır! Şahsî bir görüş neticesi, bir harp tedbiri icabı olarak seçildi buyurdu.

Bunun üzerine Hubab şöyle dedi:

Yâ Resûlallah! Burada karargâh kurmak pek muvafık değildir. Siz, halkı hemen buradan kaldırınız! Kureyş kavminin konacağı yerin yakınındaki su başına gidip konalım. Ben orayı bilirim. Orada suyu bol ve tatlı bir kuyu vardır. Onun gerisindeki bütün kuyuları kapatalım. Sonra bir havuz yapıp onu su ile dolduralım. Sonra da müşriklerle çarpışalım. Biz, susadıkça havuzumuzdan içeriz. Onlar su bulup içemezler. Zor duruma düşerler.

Peygamber Efendimiz (a.s.m.) Ey Hubâb, doğru olan görüş senin işâret ettiğindir buyurarak hemen ayağa kalktı, bunu gören mücâhidler de derhal ayağa kalktılar. Kureyş müşriklerinin konacakları yerin yakınındaki suyun altına kadar gittiler.

Sonra Peygamber Efendimizin emriyle kuyular kapatıldı. Bir havuz yapılıp içerisi kuyu suyu ile dolduruldu ve içine de bir kab konuldu.1

Bu arada, Sad bin Muaz Hazretlerinin teklifi ile Resûl-i Ekrem Efendimiz için hurma dallarından bir gölgelik, yâni çadır yapıldı. Peygamber Efendimiz, gölgeliğin altına Hz. Ebû Bekirle birlikte girdi.

Sad bin Muaz Hazretleri de kılıcını takınıp Ashab-ı Kiramdan bir kaç zâtla birlikte gölgeliğin kapısı önünde nöbet beklemeye başladı.1

Ordunun harp nizamına sokulması

Peygamber Efendimiz, Bedire gelir gelmez ordusunu harp nizamına soktu. Ordu saf ve hatlarını dikkatle kontrol etti. Sonra da her mevzideki grup için bir kumandan tâyin etti. Müslüman kuvvetler; Muhacirler, Evsliler ve Hazreçliler olmak üzere üç kısıma ayrılmışlardı. Her biri açtıkları kendi sancakları altında toplanmışlardı. Muhacirlerin sancağını Musab bin Umeyr, Evslilerinkini Sad bin Muaz, Hazreçlilerinkini ise Hubab bin Münzir Hazretleri tutuyordu.2

Peygamber Efendimiz, bütün bunlardan sonra ordusuna şu talimatı verdi:

Hatlarınızı bırakıp ayrılmayınız! Bir yere kımıldamadan yerlerinizde sebât ediniz. Ben emir vermedikçe savaşa başlamayınız. Oklarınızı, düşman size yaklaşmadan kullanıp israf etmeyiniz. Düşman kalkanını açtığı zaman okunuzu atınız. Düşman iyice sokulunca elinizle taş atınız. Daha da yaklaşırsa mızrak ve kargılarınızı kullanınız. Kılıç en sonunda, düşmanla göğüs göğüse gelindiği vakit kullanılacaktır.3

Mücâhidlerin her biri, bulunduğu yere taş yığınakları yapmıştı. Müdafaâ harbinde bulunacak Müslümanlar için bu, çok işe yarayacaktı. Düşman bundan mahrumdu. Çünkü, taarruz taktiğini uyguluyordu. Dolayısıyla hücum esnasında çok çok bir kaç taş taşıyıp atabilirlerdi

Harpten bir önceki geceydi. Peygamber Efendimiz, kendisi için yapılan gölgelikte idi. Bütün gecesini Kadir-i Zülcelâle ibadetle geçirmişti.

Arkasından Rabb-i Rahîmine ellerine açarak kâinatı ağlattıracak kadar hazin, arz ve semaya göz yaşı döktürecek kadar tesirli şu duâsını yaptı:

Allahım! Bana yaptığın vadini yerine getir!

Allahım! Bu bir avuç Müslüman mücâhid helâk olursa, artık sana yeryüzünde ibadet edecek kimse kalmaz.2

Resûl-i Kibriya Efendimiz vakit namazlarında da aynı duâyı tekrarlıyordu. Bu duâyı duyan mücâhidler ise heyecanlarından yerlerinde duramaz hale gelmişlerdi.

Îki ordu karşı karşıya

Resûl-i Ekrem, ordusuna ait hazırlıkları tamamlamıştı. O sırada, müşrik ordusu da Bedir mevkiine çıkıp geldi.

Manzara oldukça düşündürücü ve ibretliydi. Birbirleriyle amansızca çarpışacak olanların çoğu arkaba idi. Kardeş kardeşle, baba oğulla, dayı yeğenle kıyasıya vuruşacaktı.

Peygamber Efendimiz de, gölgelikten çıkarak, ordusunu son bir defa dikkatle teftişten geçirdi. Her şey istediği gibi düzgün ve intizamlı idi. Ne var ki, düşman sayıca ve silâhça üstündü. Zâhire bakılırsa, müsavî bir mücadele verilemeyeceği kanâatı uyandırıyordu. Ama mücâhidler, asla ümitlerini yitirmiyor, harbin her şeye rağmen lehlerinde neticeleneceğine gönülden inanıyorlardı.

Harp âdeti üzere, önce her iki taraftan teke tek çarpışacaklar ortaya çıkacaktı. Fakat, müşrikleri heyecana getirmek için ortaya atılan mir bin Hadremî harp usulûne muhalefet ederek mücâhidlere doğru bir ok attı. Ok, muhacir Müslümanlardan Mihca Hazretlerine isabet etti ve orada Îslâm ordusu ilk şehidini verdi. Resûl-i Ekrem, Mihca, şehidlerin efendisidir buyurarak Îslâmın bu ilk şehidini tebcil etti.

Mihca Hazretlerinin şehadeti havayı birdenbire elektriklendirdi. Bu sırada müşrik ordusundan Rabiaoğulları Utbe ile Şeybe ve Utbenin oğlu Velid ortaya atılarak er dilediler.

Benî Neccardan Afra isminde bahtiyar Îslâm kadınının yedi oğlu vardı ve yedisi de Bedirde bulunuyordu. Onlardan ikisi Muâz ve Avf ile Resûlullahın şâiri Abdullah bin Ravâha Hazretleri onlara karşı çıktılar.

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Müslümanlarla müşrikler arasındaki bu ilk çarpışmada, Ensarın müşriklerle karşılaşmasını arzu etmiyordu

Müşrikler, Siz kimlersiniz? diye sordular.

Onlar, Ensardan filân ve filânız diye cevap verdiler.

Müşrikler; Bizim sizinle işimiz yok. Biz, Abdülmuttaliboğullarından, amcalarımızın oğulları ile çarpışacağız dediler.

Sonra da Peygamber Efendimize hitaben, Yâ Muhammed! Sen, bizim karşımıza, kavmimizden dengimiz olanı çıkar! diye konuştular.

Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz, Ensar gençlerine saflarına dönmelerini emir buyurdu ve kendilerine duâ etti. Sonra da, Kalk yâ Ubeyde! Kalk yâ Hamza! Kalk yâ Ali diye emretti.1

Resûl-i Kibriyâ Efendimizden emir alan adı geçen üç kahraman Sahabî derhal kalkıp meydana çıktılar. Miğferli oldukları için Utbe onları tanıyamadı.

Kendinizi tanıtınız da, dengimiz olup olmadığımızı bilelim! Dengimiz iseniz sizinle çarpışalım, diye seslendi.

Üç kahraman Sahabî de isim ve şöhretlerini söyleyince müşrikler, Evet, sizler bizim şerefli denklerimizsiniz, buyurun deyip kılıçlarını sıyırdılar.

Ubeyde bin Hâris, Utbe bin Rebiâ ile, Hz. Hamza dengi Şeybe bin Rabiâ ile ve Hz. Ali ise Velid bin Utbe ile çarpışacaktı.1

Böyle Kureyş ileri gelenlerinden bahadırlıklarıyla meşhur olan altı büyüğün mübârezeleri o vaktin hükmüne göre seyre değer hâdiselerinden sayılırdı. Buna binâen; iki taraf, cenge hazır, kiminin ok yayı elinde ve kiminin eli kılıcının kabzasında olduğu halde, bu bahadırların vuruşmasına göz dikip temâşâya durdular

Teke tek vuruşma şimşek süratiyle başladı.

Hz. Hamza ile Hz. Ali birer hamlede hasımlarını yere serip öldürdüler. Sonra da Hz. Ubeydenin yardımına koştular. Utbenin de işini bitirerek, Ubeyde Hazretlerini alıp Resûl-i Kibriyâ Efendimizin huzuruna getirdiler.

Ayağından yaralı, kanlar içinde olan Hz. Ubeyde, Peygamber Efendimizin huzuruna geldiğinde, Yâ Resûlallah, ben şehid miyim? diye sordu.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Evet, şehidsin buyurdu ve yerinin Cennetül-Firdevs olduğunu söyledi.

Bu müjdeyi alan Ubeyde Hazretleri ayağının kesilmesini hiçe saydı ve memnun olup din-i Îslâm uğrunda çektiği ezâ ve cefâlardan dolayı asla üzülmediğine dâir güzel beyitler söyledi. Yarası fazlasıyla ağır olduğundan Bedirden dönülürken yolda vefât etti. Oraya defnedildi.1

Adamlarının birbir yere serildiğini gören müşrikleri büyük bir dehşet sardı. Birdenbire ne yapacaklarını şaşırır hale geldiler. Ebû Cehil ise, onları teselli etmeye ve toparlamaya çalışıyordu.

Allah yolunda çarpışmayı en büyük şeref telâkki eden Müslüman mücâhidler ise, âdeta heyecanlarından yerlerinde duramaz hale gelmişlerdi. Bir an evvel muharebeye başlamak, müşriklere hadlerini bildirmek istiyorlardı.

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz âdeta mücessem îmân halini almış bu bir avuç mücâhidin haline bakarak, Cenâb-ı Hakka şöyle içli niyâzda bulundu:

Allahım! Onlar yaya ve yalın ayaktırlar, Sen onlara binecek ver!

Allahım! Onlar açtırlar, Sen onları doyur!

Allahım! Onlar fakirdirler, Sen onları fazl ve kereminle zengin eyle!2

Sonra da dilinden düşürmediği duâsını tekrarladı:

Allahım! Bana yaptığın vadini yerine getir!

Allahım! Bu bir avuç mücâhidi helâk edersen, artık sana yeryüzünde ibâdet edecek kimse kalmaz!



Hz. Ebû Bekir ile oğlu

Manzara oldukça ibretli idi. Musab bin Umeyr, Müslümanlar safında Muhacirlerin sancaktarı iken, kadeşi Ebû Aziz Îbn-i Umeyr ise müşrik ordusunun birinci bayraktarı idi.

Daha garibi de vardı. Hz. Ebû Bekir oğlu Abdullah ile Müslümanlar safında bulunurken, diğer oğlu Abdurrahman ise Kureyş müşrikleri arasında idi. Cesâreti ve keskin ok atıcılığı ile meşhur olan Abdurrahman bir ara ortaya atılıp er dileyince, Hz. Ebû Bekir ayağa kalktı. Hz. Resûlullahtan oğluyla çarpışmak için müsaade istedi. Fakat, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Ey Ebû Bekir! Bilmez misin ki sen, benim görür gözüm ve işitir kulağım yerindesin buyururak izin vermedi ve yanından ayırmadı.

Hz. Resûlullahtan oğluyla kılıç kılıca döğüşmek için izin alamayan Ebû Bekir-i Sıddık (r.a.) hiddetli hiddetli oğluna, Ey Abdurrahman! Bana olan münasebetin nerede kaldı diye seslendi.

Abdurrahman ise, Aramızda silahtan, uzun, yüğrük attan ve kılıçtan başka birşey kalmadı.1 diye cevap verdi.

Harp başladı

Tarih; 17 Ramazan, Cuma günü, sabah saatleri. Artık iki ordu, olanca güç ve kuvvetleriyle birbirine saldırıya geçmişti.

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, mücâhidleri Allah yolunda cihada teşvik eden konuşmalar yapıyor, şehid düşenlerin makamlarının Cennet olacağını müjdeliyordu. Zafer bizimdir, diyerek de her zaman mücâhidlerin gayret ve ümitlerini hep aynı canlılıkta tutmaya ihtimam gösteriyordu. Zaman zaman da ordunun önüne geçip bilfiil cesaretini göstererek, mücâhidlerin de cesaretini arttırıyordu.

Hz. Ali der ki:

Bedir günü harp şiddetlendiği zaman, Resûlullaha sığınmıştık. O gün, halkın en cesaretlisi, en kahramanı o idi. Müşriklerin saflarına ondan daha yakın kimse yoktu!2

Hazreç kabilesinden Hâris bin Sürakâ adındaki genç, ordunun gerisinde su havuzunun başında bulunuyor ve vuruşmayı temaşa ediyordu. Düşman tarafından atılan bir ok, ön saftaki mücâhidlerin üzerinden geçerek ona isabet etti ve orada şehid oldu. Îşte Ensardan ilk şehid düşen bu zâttır.

Harp safında bulunan mücâhidleri aşıp giden bir okun, geride Hârise isabet edip onu şehid etmesi hepsi için bir ibret dersi oldu.

Harb bütün şiddetiyle devam ediyordu. Resûl-i Ekrem ise durmadan mücâhidleri harpte sebat etmeye çağırıyor ve şöyle diyordu:

Muhammedin varlığı kudret elinde olan Allaha yemin ederim ki; Allahın rızasını umarak sabr ve sebât göstererek çarpışanları ve arkasına dönmeden ilerlerken öldürülenleri Allah, muhakkak Cennetine koyacaktır!

Ensardan Umeyr bin Humâm Hazretleri, elinde hurmasını yerken Resûlullahın bu müjdesini işitti ve Ne iyi! Ne iyi! Cennete girmek için şu heriflerin elinde ölmekten başka bir şey lâzım değilmiş diye konuşarak elindeki hurmaları yere attı. Hemen kılıcını sıyırarak, şehâdetin faziletine ve âhiret hayatının ehemmiyetine dâir beyitler söyleyip düşmanın üzerine hücum etti. Gidiş o gidiş oldu. Bir daha geri dönmeyen Umeyr, bir çok müşriki öldürdükten sonra, kendisi de arzuladığı şehâdet mertebesine ulaştı.



Bir mucize

Çarpışma bütün şiddetiyle devam ederken, Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, yerden bir avuç ince kum alıp küffar ordusunun üzerine attı ve şöyle duâ etti:

Yüzleri kara olsun! Allahım! Kalblerine korku sal! Ayaklarına titreme ver.1

Yüzleri kara olsun sözü bir kelâm iken, onlardan her birinin kulağına gitmesi gibi, o bir avuç kum dahi her bir müşrikin gözüne gitti. Hücumu terk edip gözleriyle meşgul olmaya başladılar.

Kurân-ı Azimüşşan bu mucizeyi şu âyetiyle ilân eder:

Onları siz öldürmediniz, Allah öldürdü. Attığın zamanda sen atmadın, ancak Allah attı1

Evet, Resûl-i Kibriyânın avucunda küçücük taşlar zikir ve tesbih ettiği gibi, aynı avucuna alıp attığı kum ve küçücük taşlar da düşmana el bombası hükmüne geçiyor ve onları dehşete düşürüyordu.

Peygamber Efendimiz, bir taraftan mücâhidler arasında dolaşıp cihada olan aşk ve şevklerini arttırıcı konuşmalar yapıyor, bir taraftan da Kıbleye yönelerek Yüce Mevlâsına yalvarıyordu:

Allahım! Bana vadettiğin yardımı lutfet.

Bu münacaâtı esnasında bir ara öylesine kendinden geçti ki, ridâsı mübârek omuzlarından kayıp düştüğü halde farkına varmadı. Yanından ayrılmayan Hz. Ebû Bekir, ridâsını yerden alıp mübârek omuzlarına koydu ve Yâ Resûlallah! Rabbine ettiğin niyaz yetişir. Şüphesiz O, sana olan vadini yerine getirecektir2 dedi.

Bir müddet sonra Resûl-i Kibriyâ Efendimiz şöyle buyurdu:

Müjde ey Ebû Bekir! Sana Allahın yardımı geldi. Îşte şu Cebrâildir. Kum tepeleri üzerinde atının dizginini tutmuş, silâhlanmış, emir bekliyor!

Kurân-ı Azimüşşan bu vakayı da şöyle hatırlatır:

Muhakkak ki, siz Bedirde zayıf durumda iken Allah size yardım etmişti de muzaffer olmuştunuz. Öyleyse Allahtan korkun ki, Onun yardımına şükretmiş olasınız.

O zaman sen müminlere, Rabbinizin gökten indirdiği üç bin melekle yardıma gelmesi size yetmez mi? diyordun.3

Rivâyet edilmiştir ki; o esnâda, benzeri görülmedik gayet şiddetli bir rüzgâr çıktı. Göz gözü görmez oldu. Sonra geçip gitti. Arkasından ikinci bir rüzgâr çıktı. O da geçip gitti. Daha sonra üçüncü bir rüzgâr daha çıktı ve o da geçip gitti.

Bu, Cebrâil (a.s.) emrindeki 3000 meleğin gelip Resûl-i Kibriyâ Efendimizin yanında, sağında ve solunda yer alışının tezahürü idi.

Melekler; başlarına beyaz sarıklar sarmışlar, sarıkların uçlarını ise arkalarına salıvermişlerdi. Yalnız Cebrâilin (a.s.) sarığı sarı idi. Meleklerin hepsi alaca renkte atlara binmişlerdi.

Parolaları Yâ Mansur! Emit olan mücahidler düşmanla kahramanca çarpışıyor, hücum ve hamleleriyle düşman saflarını yarıyorlardı.

Hususan Hz. Hamza ile Hz. Ali (r.a.) son derece kahramanca ve cesurca müşriklere hücum ediyorlar ve düşmanın hangi koluna hücum etseler yarıp geçiyorlardı. Hz. Hamza, iki elinde iki kılıç önüne geleni bir hamlede yere seriyordu. Bu iki kahraman Sahabî müşrik ileri gelenlerinden bir çok kimseyi kılıçlarıyla öldürdüler.

Ebû Cehilin öldürülmesi

Müslümanların büyük düşmanı olan Ebû Cehili öldürmek bir iftihar vesilesi olacağından, mücahidlerden her biri onu bulup öldürmek istiyordu. Hattâ, Ebû Cehil zannıyla Hz. Hamza müşriklerin reislerinden Mahzumoğullarından Halid bin Velidin biraderi olan Ebû Kays Îbn-i Velidi ve Hz. Ali yine Beni Mahzumdan Abdullah Îbn-i Münziri öldürmüşlerdi.

Ebû Cehil, yetmiş yaşında pek gözlü, korkunç yüzlü, inatçı ve mütemerrid bir Îslâm düşmanı idi. Anam beni bugün için doğurmuş diyerek cesaretini izhar ediyor ve askerini harbe sürüyordu.

Mahzumoğulları, müşriklerden bir çok kimsenin öldürüldüğünü görünce, Ebû Cehilin etrafını deve sürüsü gibi sarmışlardı. Ne pahasına olursa olsun onu koruyacaklardı.

Harp bütün şiddetiyle devam ediyordu. Hz. Abdurrahman bin Avf, harp safında sağına soluna bakınca Ensâr gençlerinden iki delikanlıyı gördü.

Onlardan biri kendisine yaklaşarak, Ey Amca! Sen Ebû Cehili tanır mısın? diye sordu.

Abdurrahman bin Avf, Evet tanırım. Ne yapacaksın onu? deyince genç şöyle dedi:

Allaha söz verdim. Ebû Cehili gördüğüm gibi üzerine yürüyüp, ya onu öldüreceğim, yahut bu uğurda şehid olacağım!

Abdurrahman bin Avf Hazretleri gencin bu azim ve kahramanlığını hayretle takdir ederken, diğer genç de yanına yaklaşıp aynı şeyleri söyledi.

Abdurrahman bin Avf, önceleri kendi kendine Harp safında iki çocuk arasında kaldım derken, onların bu cesurca sözlerine hayret etti.

Bu iki genç, Afra Hatunun harbe iştirâk etmiş yedi oğlundan ikisi olan Muaz ve Muavviz idiler.

O sırada Abdurrahman bin Avfın (r.a.) gözü müşrikler arasında dolaşıp duran ve Mahzumoğulları yiğitleri tarafından korunan Ebû Cehile ilişti. Soran gençlere, Îşte aradığınız Ebû Cehil dedi.

Îki kahraman fedâi derhal kılıçlarını sıyırıp Ebû Cehilin bulunduğu tarafa doğru yürüdüler.

Bu iki genç gibi bir çok mücahid de Ebû Cehili öldürme fırsatını kolluyordu. Gençlerin Ebû Cehile yetişmesinden önce, onu başından beri gözetleyip duran, Ensardan Muaz bin Amr bin Cemuh, o esnada bir fırsatını bulup Ebû Cehilin ayağına bir kılıç darbesi indirdi. Ebû Cehilin oğlu Îkrime de kılıcı ile onun elini, kolunu yaraladı. Bu kahraman Sahabî der ki:

Elim derisinde sallandı kaldı. Çarpışmanın şiddeti bana onu unutturdu. O gün kesilen elimi arkama atıp hep çarpışıp durdum. Bana fazla zahmet verince de, ayağımla üzerine bastım, sallanan kolumu koparıp attım.1

Muaz bin Amr bin Cemuhun yaralanmasından sonra iki genç kardeş olan Muaz ile Muavviz de Ebû Cehilin yanına vardılar. Üzerine hücum ederek, kılıç darbeleriyle yere serdiler. Öldü zannıyla bırakıp gittiler.

Ebû Cehil bu ümmetin Firavunudur

O esnâda Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Acaba Ebû Cehil, ne yaptı? Ne oldu? Kim gidip bir bakar buyurarak ölüler arasında onun araştırılmasını emretti.

Mücahidler aradılar. Fakat bulamadılar.

Peygamber Efendimiz, Arayınız! Benim onun hakkında sözüm var. Eğer siz onun ölüsünü teşhis edemezseniz, dizindeki yara izine bakınız buyurduktan sonra sözlerine şöyle devam etti:

Bir gün onunla Abdullah bin Cudânın ziyafetinde bulunuyorduk. Ben, ondan cüssece biraz büyükçe idim. Sıkılınca, onu ittim. Îki dizi üzerine düştü. Dizinden birisi yaralandı ve bu yaralanmanın izi, dizinden kaybolmadı!2

Bunun üzerine Abdullah ibni Mesud Hazretleri Ebû Cehili aramaya gitti. Onu son nefesinde, can çekişirken gördü. Kendisine, Ebû Cehil sen misin? dedi. Sonra da boynuna ayağıyla bastı ve Ey Allahın düşmanı, nihâyet Allah seni, hor ve hakir etti, gördün mü? dedi.

Can çekiştiği halde Ebû Cehil şöyle dedi:

Ey koyun çobanı! Pek sarp yere çıkmışsın. Bir büyük kişinin, kavim ve kabilesi tarafından öldürülmesi hemen şimdi olan bir şey değildir! Sen bugün bana zafer ve galebenin hangi tarafta olduğunu haber ver.

Îbni Mesud Hazretleri, Nusret ve galebe, Allah ve Resûlü tarafındadır diyerek son nefesinde onu yese düşürdü. Böyle her cihetten meyus olan Ebû Cehil bir kere daha küfrünü kustu:

Muhammede söyle ki, şimdiye kadar onun düşmanı idim. Şimdi düşmanlığım bir kat daha arttı!

Bunun üzerine Îbni Mesud Hazretleri, hemen başını kesti.

Böylece Ebû Cehil, son nefeste bile îmâna gelmedi, küfür ve dalalette ısrar edip Cehennemi boyladı.

Îbni Mesud (r.a.), kesik başı alıp huzur-u Nebevîye getirdi.

Îşte Allahın düşmanı Ebû Cehilin başı dedi.

Bunun üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz, Kuluna yardım eden, dinini üstün kılan Allaha hamdolsun! dedikten sonra, Bu ümmetin firavunu işte budur buyurdu.1

Ebû Cehilin öldürülmesinden sonra, müşrik ordusunda Müslümanlara karşı koyacak pek kimse kalmadı. Bu arada, azılı müşrik Ümeyye bin Halef de Mekkede merhametsizce işkenceye uğrattığı Bilâl-i Habeşî (r.a.) tarafından yere serilince, Kureyş ordusu fenâ halde bozuldu. Müşrik askerleri gerisin geri kaçmaya başladılar. Kaçanlar o anda kurtuldular. Ele geçirilenler ise esir alındılar.



Netice

Bir kaç saat bütün şiddetiyle devam eden kıyasıya mücadele neticesinde Peygamber Efendimizin kumandanlığını yaptığı Îslâm ordusu, parlak bir muzafferiyet elde etmişti. Mücahidler 14 şehid vermişlerdi. Müşriklerden öldürdüklerinin sayısı ise 70 kadardı. Bir o kadarını da esir almışlardı. Öldürülenlerden 24 kişi müşriklerin ileri gelenlerindendi. Mücahidler, Peygamberimizin emri gereği, müşrik ileri gelenlerinin cesetlerini toptan bir çukura gömdüler.

Resûl-i Ekrem, şehid olan mücahidlerin cenaze namazını da Bedirde kıldı.

Bu parlak zaferle şüphe ve tereddüt bulutları parçalandı. Müslümanların cesaretlerine bir kat daha cesaret katılmış oldu. Peygamber Efendimiz derhal iki haberci çıkararak bu şanlı zaferin bir an evvel Medineye duyurulmasını istedi. Habercilerden biri şehrin üst tarafında diğeri ise alt tarafında bu muhteşem müjdeyi Müslümanlara ulaştırdı.

Büyük bir hezimete uğrayan Kureyş ordusu, geride bir çok mal ve 70 esir bırakmıştı. Ganimet malları; 150 deve, 10 at, külliyetli miktarda kırmızı kadife, harp âlet ve edevâtı, sahtiyan, ev ve giyim eşyasından ibaretti.

Esirler arasında, Resûl-i Ekrem Efendimizin amcası Abbas, amcası oğullarından Ukayl bin Ebî Talib ve Nevfel bin Abdülmuttalib ile kerimeleri Hz. Zeynebin kocası Ebül-s ibni Rebi de vardı. Yine Musab bin Umeyrin kardeşi ve müşrik ordusunun baş bayraktarı olan Ebû Aziz ibni Umeyr de esirler arasında idi.

Esirlerin kaçmaması için ellerinin bağlanmasına Hz. Ömer memur edildi.

Abbas, hepsinin büyüğü olduğu için pek sıkı bağlanmıştı. Bu sebeple de gece inlemeye başladı. Bu iniltiyi duyan Efendimizin gözüne bir türlü uyku girmiyordu.

Yâ Resûlallah! Ne diye uyumuyorsunuz? diye sorduklarında, Abbasın inlemesi yüzünden diye cevap verdi.

Resûl-i Kibriyâ Efendimizin rahatsız ve müteesir olmasını istemeyen Ashab-ı Güzinden bazıları gidip Abbasın bağını çözdüler.

Îniltinin kesildiğini gören Efendimiz, Abbasın iniltisini ne diye işitmiyorum? diye sordu.

Sahabîler, Onun bağını çözdük dediler.

Bunun üzerine Efendimiz, Bütün esirlerin bağını çözünüz buyurduktan sonra uyudu.1



Ganimetlerin dağıtılması

Muharebenin bitmesinden üç gün sonra Bedirden ayrılan Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Medineye doğru gelirken Safrâ Boğazını geçtikten sonra, Seyer denilen kum tepesindeki bir ağacın altına indi. Orada ganimet mallarını eşit bir şekilde Müslümanlar arasında taksim etti.

Peygamber Efendimiz, ganimet malları arasından Ebû Cehilin devesini Safiy (kumandanlık hakkı) olarak aldı.

Süvarilere ikişer hisse, piyadelere birer hisse verdi. Îzinli olup veya vazifeli bulunup Medinede kalan sekiz kişi ile Bedirde şehid düşenlere de hisse ayrıldı.

Münebbih bin Haccâcın kılıcı Zülfikar da Peygamber Efendimizin hissesine düştü. Resûl-i Ekrem Efendimiz, Zülfîkârı bilâhere Hz. Aliye hediye etmiştir.2

Esirler hakkında ne türlü muâmele yapılacağına dâir henüz ilâhî vahiy gelmemişti. Bu sebeple onlar hakkında rey ile karar vermek gerekiyordu.

Rey ile, yâni görüş beyân etmek sûretiyle karara bağlanacak meselelerde ise shabıyla meşveret etmesi Resûl-i Ekrem Efendimizin mübârek âdetlerindendi. Meşveret meclisinde herkes fikrini serbest ve açıkça beyân ederdi.

Esirler hakkında ne yapmak gerektiğine dair Peygamber Efendimiz Sahabîlerle istişârede bulundu.

Hz. Ebû Bekir, Yâ Resûlallah! dedi. Bunlar bizim akrabalarımızdırlar. Benim reyim, onlardan kurtuluş fidyesi alarak affedip serbest bırakmandır. Onlardan alacağınız kurtuluş fidyeleri kâfirlere karşı bizim için bir kuvvet olur. Allahın onları hidâyete erdirip, bize yardımcı yapmaları da umulur.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Hz. Ömere, Ey Hattabın oğlu! Senin fikrin nedir? diye sordu.

Hz. Ömer, Yâ Resûlallah! Onlar, seni yalanladılar. Seni, memleketinden çıkardılar. Hepsinin boynunu vurdur cevabını vererek görüşünü açıkladı.

Peygamber Efendimizin şefkat ve merhameti bu şekil bir muâmeleye rıza göstermediğinden sualini tekrarladı. Ancak, Hz. Ömer aynı fikrinde ısrar etti:

Onlar müşriklerin reislerindendir. Hepsinin boynunu vurmalı dedi.

Peygamber Efendimiz, hiçbirine cevap vermeden sustu. Sonra da kalkıp çadırına girdi. Bir müddet orada durdu.

Sahabîlerin bir kısmı Hz. Ebû Bekirin görüşüne, diğer bir kısmı ise Hz. Ömerin fikrine iştirâk ediyordu.

Bir müddet sonra Resûl-i Ekrem Efendimiz çadırından çıktı ve Hz. Ebû Bekire hitaben, Ey Ebû Bekir, dedi, senin hâlin, Hz. Îbrâhimin hâline benzer. O, Allaha, Kim, bana uyarsa, işte o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, şüphe yok ki, Sen istediğin kimseyi mağfiret edersin. Zirâ, Sen Gafûr ve Rahîmsin demişti.

Ey Ebû Bekir senin hâlin, Hz. Îsânın haline de benzer. Hz. Îsâ, Allaha, Eğer, onları gazaba uğratırsan, onlar senin kullarındır. Eğer onları affedersen, şüphe yok ki, kudretiyle her şeye üstün gelen, hikmetiyle her yaptığını yerli yerinde yapan Sensin demişti.

Sonra Hz. Ömere dönerek, Ey Ömer, dedi, senin hâlin de, Hz. Nûhun haline benzer. O, Allaha, Ey Rabbim! Yeryüzünde kâfirlerden yurt tutan hiçbir kimse bırakma demişti.

Senin hâlin ey Ömer, Hz. Musânın hâline de benzer. O, Allaha, Sen, onların mallarını mahvet! Rabbimiz yüreklerini şiddetle sık ki, onlar inletici azabı görünceye kadar îmân etmeyecekledir demişti.

Bu konuşmalardan sonra Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Hz. Ebû Bekirin görüşünü kabul etti. Esirlerden dörder bin dirhem bedel alınarak salıverilmelerini emretti. Bu arada durumlarına göre, bedel olarak 3000, 2000 ve 1000 dirhem kendilerinden alınması kararlaştırılanlar da oldu. En mühimi de şu idi: Kurtuluş fidyesi vermeye gücü yetmeyip de okuma yazma bilen esirler, Ensardan onar çocuğa yazı öğretmek şartıyla serbest bırakılacakları Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, tarafından kararlaştırıldı.1 Zeyd bin Sabit Hazretleri, bu suretle okuma yazma öğrenen çocuklar arasında idi.

Bu sayede Medinede de okuma yazma bilenlerin sayısı çoğaldı.



Înen âyetler

Esirler hakkında bu kararın alınması üzerine şu âyet-i kerimeler nazil oldu:

Hiçbir peygambere, yeryüzünde iyice kuvvetlenmedikçe esir alıp fidye karşılığında onları serbest bırakarak düşmanın kuvvetlenmesine sebep olmak uygun düşmez. Siz dünyanın geçici menfaatini istiyorsunuz; Allah ise size âhiret sevabını nasip etmek ister. Allahın kudreti herşeye galiptir ve Onun her işi hikmet iledir.

Eğer Allah sizi bağışlayacağını Levh-i Mahfuzda yazmış olmasaydı, aldığınız fidye yüzünden size büyük bir azap dokunurdu.

Artık ganimet olarak aldıklarınızı helâl ve temiz olarak yiyin. Allahtan korkun. Muhakkak ki Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.1

Hz. Ömer, konu ile ilgili bir hatırayı şöyle anlatır:

Sabahleyin Resûlullahın huzuruna geldiğim zaman, onu ve Hz. Ebû Bekiri oturmuş ağlıyor gördüm.

Yâ Resûlallah, sen ve arkadaşın niçin ağlıyorsunuz? Sizi ağlatan şeyi bana söyler misiniz? Eğer ağlanacak bir durum varsa ben de ağlayayım. Ağlanacak bir durum yoksa, ikinizin ağlamasına yine katılırım dedim.

Resûlullah, Senin arkadaşlarının esirlerden aldıkları kurtuluş fidyelerinden dolayı vay benim başıma gelene! Uğrayacağınız azabın şu yakınınızdaki ağaçtan daha yakın olduğu bana gösterildi buyurdu2

Peygamberimiz mücahidlerle, esirlerden bir gün önce Medineye geldi.

Bir gün sonra Medineye gelen esirleri Ashabı arasında dağıttı ve şöyle buyurdu:

Siz esirler hakkında birbirinize iyilik ve hayır tavsiye ediniz.

Esirler arasında bulunan Musab bin Umeyrin (r.a.) kardeşi Ebû Aziz der ki:

Esirler, Bedirden Medineye getirildikleri zaman, ben de Ensardan bir âilenin yanına düşmüştüm. Resûlullah, biz esirler hakkında Müslümanlara tavsiyelerde bulunmuştu. Bu sebeple de onlar, sabah ve akşam yemeklerinde ekmeği bana verirler, hurmayı kendileri yerlerdi. Onlardan birinin eline bir ekmek parçası geçse, onu bana verirdi. Ben de utandığımdan o ekmek parçasını veren kimseye iâde ederdim. Fakat, o yine ekmeğe dokunmadan tekrar bana verirdi.1

Esirler arasında bulunan Peygamberimizin amcası Abbas oldukça zengin bir zattı.

Resûl-i Ekrem, Ey Abbas! Kendin, kardeşinin oğlu kil bin Ebî Talib ile Nevfel bin Hâris için kurtuluş fidyeni öde! Çünkü sen, servet sahibisin dedi.

Hz. Abbas, müşriklerle Bedire çıkıp gelirken beraberinde asker için sarfetmek üzere 800 dirhem altın alıp getirmişti. Harp esnasında bu da elinden alınmış ve ganimet malları arasına katılmıştı.

Bunun için Peygamber Efendimize, Bari harp esnasında elimden alınan o altınları kurtuluş fidyesi say diye teklif etti.

Peygamberimiz, Hayır, o bizim aleyhimizde sarfetmek için taşıdığın ve Allahın sonunda bize nasib ettiği bir maldır. Onu sana geri veremeyiz buyurdu.

Hz. Abbas, Benim ondan başka param yok! Yâ Muhamed, beni avuç açtırıp da dilendirecek misin? dedi.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, Ey Abbas, ya o altınlar nerede kaldı? diye sordu.

Abbas, Hangi altınlar? dedi.

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz ferman etti:

Hani sen, Mekkeden çıkacağın gün, hanımın Ümmü Fadla teslim ettiğin altınlar! Onları teslim ederken, yanınızda ikinizden başka da kimse yoktu. Sen Ümmü Fadla Bu seferde başıma ne geleceğini bilmiyorum. Şayet herhangi bir felâkete uğrayıp da dönemezsem, şu kadarı senin içindir! Şu kadarı Fadl içindir! Şu kadarı Abdullah içindir! Şu kadarı Ubeydullah içindir! Şu kadarı da Kusem içindir demiştin. Îşte o altınlar!

Abbas, hayretle, Bunu sana kim haber verdi? diye sordu.

Peygamber Efendimiz, Allah haber verdi buyurdu.

Bunun üzerine Abbas, şehâdet getirerek kemâl-i îmânı kazanıp Müslüman oldu. Kurtuluş fidyesini ödedikten sonra da Mekkeye döndü.

Hz. Abbas, Mekkeye dönünce Müslümanlığını izhar etmeyip hep gizli tuttu. Mekkede bulunduğu zaman zarfında müşriklerin tutum ve davranışlarını Peygamber Efendimize yazar ve Mekkedeki Müslümanlara yardım ederdi.1

Bedir esirleri arasında Peygamber Efendimizin damadı Hz. Zeynebin kocası Ebû s bin Rebi de vardı.

Hz. Zeyneb (r.a.) kocası Ebû sın kurtuluş fidyesi olmak üzere boynundaki gerdanlığı çıkarıp Medineye gönderdi. Bu gerdanlığı Hz. Zeynebe evlendiği sırada annesi Hz. Hatice hediye etmişti.

Resûl-i Kibriyânın bu güzide kerimesinin gerdanlığını kurtuluş fidyesi olarak göndermesi Ashab-ı Kirama fazlasıyla tesir etti.

Peygamber Efendimiz de onu görünce son derece rikkate geldi ve Eğer münasip görürseniz, Zeynebin esirini salıveriniz, bedelini de geri çeviriniz buyurdu.

Bunun üzerine Sahabîler Ebûl-sı serbest bırakıp gerdanlığı da geri çevirerek Resûl-i Kibriya Efendimizin mübârek kalbini memnun ettiler.2

Bedir Zaferi, gerek Medine içinde ve gerekse dışında müsbet-menfî akisler uyandırdı. Her şeyden önce Medine içindeki Yahudî ve putperestlerin gözleri yıldı. Hattâ Yahudilerden bazıları, Evsafını kitaplarımızda okuduğumuz zât budur. Artık ona karşı durulmaz. Galip olacak hep odur diyerek îmâna geldiler Bir kısmı ise, korkularından îmân etmiş gibi göründüler. Ama fitne ve fesad çıkarmaktan yine de vazgeçmediler.

Habeş Necaşisi de Peygamberimizin bu muzafferiyetini haber alanlar arasındaydı. O da ülkesinde bulunan muhacir Müslümanlara, Allah, Resûlüne Bedirde yardım etmiştir. Bundan dolayı hamdederim diyerek memnuniyet ve sevincini izhar etti.

Medinede Müslümanlar arasında bayram havası yaşanırken, Mekkede müşrikler ise tam bir matem havasına bürünmüşlerdi

Bedir galibiyeti ile, civardaki kabilelere de göz dağı verilmiş oldu.

Ebû Lehebin ölümü

Ebû Leheb, Bedire katılmamış ve yerine sî bin Hişâmı göndererek Mekkede kalmıştı.

Kureyş ordusu, Îslâm ordusu karşısında büyük bir hezimete uğrayıp Mekkeye dönünce, Ebû Leheb, Ebû Süfyan bin Hârisi yanına çağırarak, Ey kardeşimin oğlu, halkın işi nasıl oldu, bana anlat dedi.

Ebû Süfyan bin Hâris, Vallahi dedi, biz o cemaâtle karşılaşınca, bozguna uğradık. Onlar da kimimizi öldürdüler, kimimizi de esir ettiler. Fakat, ben halkı kınamam ve ayıplamam. Zira kır atlara binmiş, ak benizli bir alay süvarî ile karşılaştık ki, onlara karşı koymak mümkün değildi!

O sırada Hz. Abbasın zevcesi Ümmü Fadl ile kölesi Ebû Rafi de orada bulunuyorlardı. Ebû Refi, Vallahi, o gördüğün süvârîler, melekler idi deyince Ebû Leheb hiddetlenip yüzüne şiddetli bir tokat indirdi. Sonra da üzerine çöküp dövmeye başladı.

Ümmü Fadl, gayrete geldi, Biçâre köleyi, efendisi burada yok diye dövüyorsun diyerek bir çadır direği ile Ebû Lehebin başını yardı.

Ebû Leheb, zelil ve perişan bir halde kalkıp gitti.

Hemen sonra da Bedir mağlubiyetinin gam ve kederinden ağır hasta oldu. Bir hafta sonra da Resûlullah ve Müslümanlara yaptığı şiddetli düşmanlığın hesabını vermek üzere ölüp gitti.

Oğulları ölüsünü, iki veya üç gün beklettiler. Evinde cesedi kokmaya başladı. Hastalığının bulaşmasından korktukları için kimse yanına yaklaşmak istemiyordu.

Kureyşlilerden biri bir gün oğullarına, Yazıklar olsun size, babanız evinde koktuğu halde, onun yanına uğramaktan utanıyor musunuz? diye sordu.

Onlar, Biz, onun hastalığından korkuyoruz deyince adam, Haydi gelin ben size yardım edeyim dedi birlikte gittiler. Fakat yanına yaklaşılacak gibi değildi.

Onu ne yıkadılar ve ne de el sürdüler. Uzaktan üzerine su serptiler. Sonra sürükleyerek götürüp Mekkenin yukarı taraflarında bir yere gömdüler. Üzerini taşla kapattılar.1

* * *



Münafıkların Ortaya Çıkması

Peygamber Efendimiz, Medineye teşrif ettiklerinde orada Müslüman Araplar, müşrik araplar, ehl-i kitap olan Yahudiler ve çok az sayıda da Hıristiyan vardı.

Resûl-i Ekrem Efendimizin yerleşmesinden sonra, Îslâmiyet Medinede daha yaygın bir hale geldi. Medineliler gruplar halinde Müslüman oldular. Bu arada Peygamber Efendimiz, Müslümanları siyasî ve idarî bir teşkilâta kavuşturdu.

Îşte bu sırada, yeni bir zümre daha ortaya çıktı. Kalben inanmadıkları halde Müslüman gözüken bu grup münâfıklardı.

Peygamberimizin Medineye teşriflerinden az önce aralarında senelerce süren dahilî çarpışma ve kavgalardan bitkin düşen Medinenin yerli kabileleri Evs ve Hazreç, aralarında anlaşarak Abdullah bin Übey bin Selûlü kendilerine hükümdar yapmaya karar vermişlerdi. Hattâ, başına giydirecekleri, hükümdarlık tacını bile sipariş etmişlerdi.1

Fakat, Abdullah bin Übeyin hükümdar olma hayalleri Resûl-i Ekrem Efendimizin Medineye teşrifleriyle suya düşmüştü. Zira, Evs ve Hazreçlilerin hemen hepsi Müslüman olmuşlardı ve îmânlarının icabı olarak Peygamber Efendimizin etrafında toplanmışlardı.

Bu durum reislik hayalleri suya düşen Abdullah bin Selûlün fazlasıyla ağrına gitti. Çevresinde fazla kimsenin de kalmadığını görünce, istemeye istemeye Müslüman olmuş gözüktü.2

Zahiren Müslüman olduğunu, bunda etrafının psikolojik baskısı bulunduğunu, bizzat kendisi de ifâde etmiştir. Müriysi Gazâsı esnasında Muhacirlerle Ensarı birbirine düşürmek için olanca gayreti sarfetmiş ve Medineye dönersek, izzetli ve kuvvetli olan, zelil ve zâif olanı oradan muhakkak sürüp çıkaracaktır diyecek kadar da ileri gitmişti. Bunun üzerine münâfıklar hakkında Münâfıkûn Sûresi nazil olmuştu.

Sûrenin nazil olması üzerine Abdullah bin Übeye, Ey Ebû Hubab!1 Senin hakkında pek şiddetli âyetler nâzil oldu. Resûlullaha (a.s.m.) git de, senin için Allahtan af dilesin denilince şu cevabı vermişti:

Benim îmân etmemi emrettiniz, îmân ettim. Malımın zekatını vermemi emrettiniz, verdim. Muhammede secde etmemden başka hiç bir şey kalmadı!2

Abdullah bin Übeyin, reislik tasavvurunun suya düşmesinden ne kadar müteessir olduğunu ve bunu bir türlü hazmedemediğini şu hâdise de açıkça gösterir:

Birgün Peygamber Efendimiz, evinde hasta yatan Sad bin Ubâde Hazretlerini ziyârete gidiyordu. Yolda, Abdullah bin Übeyin evinin gölgesinde, Müslüman, müşrik Araplardan ve Yahudîlerden bir takım kimselerle oturmakta olduğunu görünce, selâm verip yanlarına oturdu. Onlara Kurândan bir parça okudu. Îyi hareketinden dolayı Cennete kavuşulacağını müjdeledi. Kötü hareketinden dolayı da Cehenneme girileceğini anlatarak sakındırdı.

Peygamber Efendimiz, sözlerini bitirince Abdullah bin Übey şöyle dedi:

Ey konuşan kişi! Eğer söylediklerinde doğru isen, onlardan daha güzel şey olmaz. Fakat, sen evinde otur! Onları, sana gelenlere anlat. Sana gelmeyenlerin, söylediklerinden hoşlanmayanların toplantılarına gelip de onları rahatsız etme!

Peygamber Efendimiz Abdullah bin Übeyin bu sözlerinden dolayı son derece müteessir oldu. Kalkıp oradan ayrıldı. Yoluna devam ederek Sad bin Ubade Hazretlerinin evine gitti. Üzüntüsünün sebebini anlatınca, Sad bin Ubade Hazretleri şöyle dedi:

Yâ Resûlallah! Sen Îbni Übeyin kusurunu affet. Hem onu mâzur gör. Sana Kurânı indiren Allaha yemin ederim ki, Allahın iradesi sana Peygamberlik vermek suretiyle tecelli etti. Halbuki, şu beldenin halkı, Îbni Übeyin başına taç giydirmeye, hükümdarlık sarığı sarmaya ve onu kendilerine hükümdar yapmaya hazırlanmıştı. Yüce Allah, size ihsan buyurduğu peygamberlikle, onların bu tasavvurunu gerçekleşemez hale getirince, Îbni Übey, bundan son derece müteessir olmuş; o, gördüğün çirkin hareketi, bunun için yapmıştır!1

Münâfıkların reisliğini Abdullah bin Übey bin Selûl yapıyordu. Etrafında bir çok avanesi vardı. Bunun yanında, akrabalık ve müttefiklik gibi sebeplerden dolayı körü körüne bunlara uyan sıradan bir çok kimse de vardı.

Sayıları hakkında elbette kesin bir rakam söylemek mümkün değildir. Ancak Uhud Harbi sırasında, Abdullah bin Übeye uyarak ayrılanların sayısı, üç yüz kadardı. Yâni bin kişilik Îslâm ordusunun üçte biri kadar Bu, elbette küçümsenecek bir rakam değildi ve Medine siyasî hayatında ağırlıkları bulunduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Bedir Harbinden muzaffer olarak Medineye dönünce, Îslâm dini fazlasıyla kuvvet buldu. Düşmanların gözü ise yıldı. Bunun üzerine Medinedeki Yahudîler, Tevrâtta sıfatlarını bulduğumuz zât budur! Artık bundan sonra, ona karşı durulmaz! Hep o galip gelir! diyerek bir kısmı îmân etti. Bazıları ise zahiren Müslüman oldu. Böylece Yahudîlerden de münâfıklar türedi. Yahudî münâfıklarının çoğu, Yahudî âlimlerindendi. Şeytanî bir zekâya sahiptiler. Diğerlerine nisbetle de daha dessas ve hilekâr idiler. Bunlar, Îslâmı küçük düşürmek, Müslümanların morallerini bozmak, müşriklerin ihtidâ etmelerine mâni olmak için gayret gösteriyorlardı. Peygamber Efendimizi meşgul etmek, akıllarınca müşkül duruma düşürmek, sıkıntıya sokmak maksadıyla bir çok karışık ve dolaşık sorular sorarlardı.1

Bedevî diye adlandırılan çöl Arapları arasında da münâfıkların bulunduğunu Kurân-ı Kerimden öğreniyoruz: Medine çevresindeki bedevîler arasında münâfıklar da vardır. Medine halkından da münâfıklıkta inat edenler vardır ki, onları sen bilmezsin, ancak Biz biliriz2

Bütün bu münâfıkların içtimaî seviyeleri, yaşayışları farklı, hattâ ayrı ırktan olmalarına rağmen, aynı vasıfları taşıyorlardı: Birinci vasıfları: Kalblerinde olmayanı ağızlarıyla söylemekti.3 Yâni, içten inanmadıkları halde inanmış gibi görünmeleri idi. Böyle görünerek Müslümanlar arasına sokuluyorlar, onlarla düşüp kalkıyorlar, suret-i haktan görünerek, onları şüpheye düşürecek şeyler soruyorlardı. Böylece Müslümanların birbirlerine karşı olan itimadlarını sarsmak, aralarını açmak, onları birbirine düşürmek suretiyle zâfa uğratmak gayesini güdüyorlardı.

Bütün maksat ve gayeleri; Müslümanları fesad ve tefrikaya götürecek fikirler atmak, Peygamber Efendimizi yalan dolan ve binbir türlü iftiralarla Müslümanlar nazarında küçük düşürmekti! Bu menhus emellerinin gerçekleşmesi için her türlü yola başvuruyor, herşeyi mübah sayıyorlardı. Bu uğurda tevessül etmeyecekleri adilik ve sahtekârlık yoktu.

Resûl-i Ekrem Efendimizin bunlara karşı takındığı tavır ve takip ettiği siyaset ise, oldukça düşündürücü ve ibretlidir. Îslâm kalesini içten sarsmak sinsî gayesine matuf faaliyetleri Peygamber Efendimize bir çok defalar intikal etmiştir. Peygamber Efendimiz derhal harekete geçip bu tür faaliyetlerde bulunanları huzuruna celbederek sorguya çekiyordu. Fakat onlar, her defasında hiç bir zararlı faaliyette bulunmadıklarını, suçsuz olduklarını söylüyorlardı. Arkasından da kelime-i şehadet getirerek mümin ve Müslüman olduklarını tekrarlıyorlardı. Nitekim, Abdullah bin Übeyin, Medineye varırsak, en şerefli ve kuvvetli olan en zelil ve güçsüz olanı oradan sürüp çıkaracaktır sözünü Hz. Zeyd bin Erkam Peygamber Efendimize nakledince, Efendimiz Îbn-i Übeyi huzuruna çağırmış ve Bana haber verilen sözleri sen mi söyledin? diye sormuştu.

Abdullah bin Übeyin cevabı aynen şu olmuştu:

Hayır! Sana kitabı indirmiş olan Allaha yemin ederim ki ben, o sözlerin hiçbirini söylemedim. Zeyd muhakkak yalancıdır!

Kurân-ı Kerîm, münâfıkların bu tarz davranışlarına şu âyetiyle işaret eder:

Münâfıklar sana geldiklerinde Şehâdet ederiz ki şüphesiz sen Allahın Resûlüsün dediler. Allah bilir ki sen elbette Onun Resûlüsün. Münâfıkların yalancı olduklarına da Allah şâhittir.1

Onlar, suçlarını inkâr ederken, inen vahiy, bu suçları işlediklerini ve yalan söyleyerek bu suçlarını inkâr etme yoluna gittiklerini Peygamber Efendimize bildiriyordu. Buna rağmen Resûl-i Ekrem Efendimiz, onlara karşı sabır, müsamaha ve afla mukabele ediyordu.

Daha önce de bahsettiğimiz gibi, Peygamber Efendimiz Abdullah bin Übeyle birlikte oturan bir kısım kimselere Kurân-ı Kerimden bir parça okuyup, onlara nasihat edince, Abdullah bin Übey buna dayanamamış ve, Sen bunları, git, sana gelenlere anlat. Bizi rahatsız etme demişti.

Peygamber Efendimiz bu sözlerden fazlasıyla rahatsız olmuştu. Bu durumu ziyaretine gittiği Sad bin Ubade Hazretlerine anlatmış, Hz. Sad: Yâ Resûlallah, sen onun kusurunu affet deyince, Peygamber Efendimiz de (a.s.m.) affetmişti.1

Münâfıklar zümresinin belli başlı vasıflarından biri de Îmân edenlere rastladıklarında Înandık derler. Şeytanlaşmış reisleri ve arkadaşlarıyla başbaşa kalınca da, Aslında biz sizinle beraberiz; onlarla sadece alay ediyoruz derler.2 Yaptıkları bu iki yüzlülük ve ahlâksız davranışlarıyla iftihar ederlerdi.

Bu vasıflarını apaçık gösteren bir misali, bizzat reisleri olan Abdullah bin Übey göstermiştir. Bir gün avânesiyle sokağa çıkmışlardı. Ashab-ı Kiramdan bir kaç kişinin karşıdan gelmekte olduğunu görünce Îbni Übey, Bakınız ben bu gelenleri başınızdan nasıl savacağım der. Yaklaştıkları zaman da, Hz. Ebû Bekirin elini tutar: Merhaba Benî Temim Efendisi, Resûlullahın mağarada arkadaşı olan, nefs ve malını Resûlullah uğrunda seve seve sarfetmiş bulunan Sıddık! der.

Sonra Hz. Ömerin elini tutar, Merhaba Benî Adiyy Efendisi! Dininde kuvvetli, nefs ve malını Resûlullah uğrunda esirgememiş bulunan Hz. Faruk! der.

Sonra Hz. Alinin elini tutar: Merhaba Resûlullahın amcazâdesi, damadı, Resûlullahtan başka bütün Benî Haşimin Efendisi der.

Hz. Ali bu riyakârlığa dayanamayıp, Abdullah! Allahtan kork, münâfıklık etme! Çünkü, münâfıklar Allahın en şerir mahlûklarıdır der.

Bunun üzerine Îbni Übey, Ey Ebûl-Hasan, benim hakkımda böyle mi söylüyorsun? Vallahi, bizim îmânımız sizin îmânınız gibi ve bizim tasdikimiz sizin tasdikiniz gibidir deyip ayrılır.

Sonra Abdullah bin Übey arkadaşlarına dönerek, Gördünüz mü nasıl yaptım? Îşte siz de bunları görünce benim gibi yapınız der.1

Bir rivâyete göre, Bakara Sûresinin 14. âyeti bu hadise üzerine nazil olmuştur.2

Münâfıklar, Müslamanların ibâdetlerine ve dinî hayatlarına ait bütün hususlara zahiren iştirak ederlerdi. Fakat, el altından da entrika çevirmeye çalışırlardı. Dikkati çeken bir husustur ki, bu zümre küfrün icabı olan şeyleri göstermemeye gayret ederler ve zahirde Müslüman göründüklerinden Îslâm cemaâtından tard olunmazlardı. Bu sebeple kâfir ve müşriklerden ziyade, bu dahili düşmanlara karşı Îslâmın tesanüd ve umumî emniyetini muhafaza çok daha mühimdi. Çünkü, dahili düşmanın zararı daha şiddetli olur. Zira içteki düşman kuvveti dağıtır, cesareti azaltır. Hariçteki düşman ise, aksine tesanüd ve salabeti arttırır. Bu sebeple Kurân-ı Azimüşşan, münâfıklar üzerinde çokça durmuştur. Mümin ve Müslamanların onlara karşı daima uyanık bulunmaları ve onların oyunlarına gelmemeleri hususunda bir çok ikazlar yapılmıştır.

Cenâb-ı Hakkın bildirmesiyle, Resûl-i Ekrem Efendimiz onları tanıyordu ve bazı Sahabîlere de bildiriyordu. Fakat, umuma açıklamıyordu. Kabahatlarını da açıktan açığa yüzlerine vurmuyordu.

Îslâmın ve Müslümanların menfaatına bu daha uygundu. Ayrıca Peygamberimizin bu tarz davranmasında göz önünde tuttuğu mühim bir husus daha vardı. O da; onların işledikleri kötülüklerden, fesad ve nifak hareketlerinden tedricen vazgeçmeleri ihtimali idi. Çünkü, bazen kötülük açığa vurulmazsa, zamanla ortadan kalkması ihtimâli vardır. Fakat, teşhir edildiği takdirde, kötülüğü yapan kimsenin hiddetini tahrik eder. Fenalığı daha da fazla yapmasına sebep olur.1

Bütün bu sebeplerden, Peygamber Efendimiz, Kurânın bu hususta ortaya koyduğu, münâfıkların vasıflarından bahsedip, şahıslarını tayin etmeme tarzını tatbik ediyordu.

Resûl-i Ekrem Efendimizin münâfıkları açığa vurmayıp, onlara dünyada Müslümanlar gibi muâmelede bulunup, Îslâm cemaâtı haricinde tutulmasında şu hususları göz önünde bulundurmuş olduğu söylenebilir:

1) Îslâm muhitinde ve Îslâmî hükümler altında büyüyecek olan evlâtlarından, ciddî müminlerin yetişmesine imkân bırakmak.

2) Onları, kalben inanmadıkları Îlâhi hükümleri zahiren yaşamak suretiyle duydukları mânevi sıkıntı ile başbaşa bırakmak ve bundan pişman olup halis müminler safına geçmelerini temin edebilmek.2

Münâfıklar, Peygamber Efendimizin yüce şahsiyetini mümin ve Müslümanlar nazarında küçük düşürmek için olmadık yollara başvurmuşlar, karşılarına çıkan her fırsatı değerlendirme cihetine gitmişlerdir. Bu hususta bir çok hadise cereyan etmiştir.

Mirba bin Kayziyyin küstahlığı buna bir misâl gösterilebilir.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Uhuda ordusuyla giderken bu azılı münâfık onu bostanından geçirmek istememiş ve Yâ Muhammed! Şayet, sen bir Peygambersen, bostanımı çiğneyip geçmek sana helâl olmaz demiş ve sonra da yerden bir avuç toprak alarak ilâve etmişti: Vallahi, bu toprağın, başkalarını rahatsız etmeyeceğini bilseydim, onu sana atardım!

Azılı münâfıkın bu küstâhça hareketine sabredemeyen birkaç Müslüman onu öldürmek istedilerse de, Peygamber Efendimiz, Bırakınız onu! O, bir kördür. Kalbi kör, kalb gözü kördür.

Peygamber Efendimizin bu müdahelesinden önce, bu azılı münafık, Said bin Zeydden de bir darbe yer. Münâfıkların bu çeşit faaliyetlerine verilebilecek bir misal de Tebük Harbi esnasında cereyan eder.

Bir konaklama anında Peygamber Efendimizin devesi kaybolur. Bütün aramalara rağmen bulunmaz. Münâfıklar derhal harekete geçerek, Eğer, Muhammed gerçekten bir Peygamber olsaydı, devesinin nerede olduğunu bilirdi derler.

Bu sözlerini duyan Efendimiz, Evet, vallahi, ben ancak Allahın bana bildirdiğini bilebilirim. Şimdi devenin nerede olduğunu bana gösterdi. Deve filanca vadide, yuları bir ağaca takılı vaziyettedir. Gidip arayın! buyurur.

Resûl-i Kibriyâ Efendimizin dediği vadide ve târif ettiği şekilde deve bulunur.1

Peygamberimiz zamanındaki münâfıklar zümresinin göze çarpan belli başlı diğer muzır faaliyetlerinden biri de, en kritik anlarda, Müslümanları terk etmeleridir. Böylece onları sayıca zaif ve güçsüz durumda bırakmak, morallerine de menfi yönde tesir etmek emelini güdüyorlardı. Bunun apacık bir örneği, Uhud Harbi esnasında Îslâm ordusunu terk etmeleridir. Baş münâfık Abdullah bin Übeyin reisliğinde Îslâm ordusunu terk eden bu münâfıklar üç yüz kadar idiler. Yani Îslâm ordusunun üçte biri. Münâfıklar bu hareketleriyle, düşmana karşı Müslümanların sayılarını azalttıkları gibi, mücahidlerin moralleri üzerinde de tesir etmişlerdir. Bu hareketleri üzerine Müslümanlardan bazılarında harbe karşı bir gevşeme hasıl olmuştu. Hattâ, geri dönmeye bile niyetlenmişlerdi. Ancak, Resûl-i Ekrem Efendimizin dirayeti ve Cenâb-ı Hakkın da inayetinin eseri olarak bu kararlarından sonradan vazgeçmişlerdi.1

Aynı şekilde, Hendek Harbinin en kritik anında bu münafıklar, Bize izin ver, evlerimize gidelim. Çünkü, evlerimiz müdafaasızdır diyerek Peygamberimize müracaât etmişlerdi.

O sırada Sad bin Muaz Hazretleri Peygamber Efendimizin huzuruna gelerek, Yâ Resûlallah! Bunlara izin verme! Vallahi biz ne zaman bir musibete uğrasak, sıkışık bir durumla karşı karşıya kalsak onlar, hep böyle yaparlar? diye konuşmuştu.

Bu ifâdelerden de anlaşılacağı gibi, münafıklar en kritik anlarda Resûlullahı ve Müslümanları zor durumda bırakmak için Îslâm ordusunu terk etme yoluna gitmişlerdir.

Tebük Seferinde de aynı şeyi yapmışlardır. Sefer için hazırlıklar yapıldığı sırada, onlardan bir cemaât, Bu sıcakta sakın cihada çıkmayın diye konuşarak Müslümanların morallerini bozmaya çalıştıkları gibi Peygamber Efendimize de müracaat ederek sefere katılmamak için izin istediler. Seksen kadarına izin verildi. Kurân-ı Kerîm onların bu durumlarından şöyle bahseder:

Resûlullaha karşı gelerek seferden geri kalanlar, evlerinde oturdukları için sevindiler. Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad etmek ise onların hoşlarına gitmedi de, Bu sıcakta cihâda çıkmayın dediler. Sen, Cehennem ateşi daha sıcaktır de. Keşke anlayabilselerdi!

Bırak biraz gülsünler; sonra çok ağlayacaklar. Bu onların kendi kazandıklarının cezâsıdır.2

Yine aynı seferde Abdullah bin Übey, münafıklar ve Yahudî müttefikleriyle birlikte Îslâm ordusuna katılıp Seniyyetül-Veda Tepesine kadar gelip orada karargâh kurduğu halde, sonradan Îslâm ordusuyla gitmekten vazgeçti ve beraberindekilerle Medineye döndü. Kendisine tâbi olan münâfıklar ve Yahudi müttefikleriyle döndüğü yetmiyormuş gibi, mücahidlerin de cihad aşkını aklınca gevşetmek için şöyle konuşuyordu: Muhammed güç durumda, şiddetli sıcaklarda ve çok uzak diyarlarda Beni Asfarlarla (Bizanslılar) savaşacak! Herhalde o, Benî Asfarlarla çarpışmayı oyuncak sanıyor!

Vallahi, onun Ashabını, bir sabah, ikişer ikişer iplere bağlanmış olarak görür gibiyim sanki!

Bütün bu yıkıcı, Müslamanları birbirine düşürücü, onların arasına fesat tohumu atıcı, Müslümanları ve Resûl-i Ekremi küçümseyici muzır davranışlara rağmen Peygamber Efendimiz bunlara, müşrik ve Yahudilere karşı takındığı tavırdan farklı bir muamele, bir siyaset takip etmiştir. Çoğu zaman Abdullah bin Übeyi toplantılara çağırmış ve onunla istişâre etmiştir.

Onlara karşı muâmelesi hemen hemen her zaman af ve müsamaha çerçevesinde olmuştur. Ancak bu af ve mühamahalı davranışa rağmen, ihtiyatı da hiç bir zaman elden bırakmamıştır. Onlara hissettirmeyecek şekilde, hareket ve davranışlarını daima kontrol ve teftiş etme cihetine gitmiştir.

Benî Müstalık Gazasında, reisleri Abdullah bin Übey, Resûlullah ve Müslümanları kastederek hakaretvâri konuşunca, bu duruma dayanamayan Hz. Ömer, Yâ Resûlallah! Müsaade buyur da Îbni Übeyin boynunu vurayım dediği zaman, Resûlullahın cevabı şu olmuştu:

Hayır! Olmaz yâ Ömer! Îşin iç yüzünü bilmeyen halk, Muhammed Ashabını öldürüyor diye konuşmaya başladıkları zaman hal nice olur?

Bir başka rivâyette ise, Resûlullahın şu cevabı verdiği kaydedilir:

Öldürülmesini emredecek olursam onu öldürürler. Fakat, çok geçmeden de Yesrip (Medine) onun yüzünden pek çok sarsıntılara uğrar!

Bu ifadelerden de anlaşıldığı gibi, Peygamber Efendimiz küçümsenmeyecek bir sayıda olan münâfıkların Müslümanlar arasında dahilî bir çarpışmaya meydan verebilecekleri ihtimalini her zaman göz önünde bulunduruyordu. Bunun için de, yaptıklarına sabır ve tahammül gösteriyordu.

Yine Benî Müstalik seferi esnasında Îbn-i Übeyin oğlu samimi Müslüman Hz. Abdullah Resûlullahın huzuruna gelip, Yâ Resûlallah, babamı öldüreceğini haber aldım. Eğer bu işi gerçekten yapacaksan, bırak onu ben öldüreyim diye teklifte bulunduğu zaman da Peygamber Efendimizin (a.s.m.) cevabı şu olmuştu:

Hayır, ona karşı yumuşak davranırız. Aramızda olduğu müddetçe de ona iyi arkadaşlık ederiz.

Gerçekten de Resûl-i Ekrem Efendimiz, ölümüne kadar bu adama son derece müsamahalı ve kadirşinas davranmıştır. Hattâ ölümü ânında bile, ona iyilik etmekten geri durmamıştır. Gömleğini kefen olarak sarılmak üzere vermiştir. Başta Hz. Ömer olmak üzere bir kısım Sahabîlerin itirazlarına rağmen cenaze namazını da bizzat kıldırmıştır. Ve Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, hem Abdullah bin Übeye hem de sair münafıklara karşı takip ettiği bu af, müsamaha ve iyilik yapma siyasetinin neticesini de almıştır. Peygamber Efendimizin Îbni Übeyin cenaze namazını kıldırdığını gören bine yakın münâfık, hulûs-u kalble gerçek Müslümanlar safına geçmiştir.

Peygamber Efendimiz, münâfıklar zümresini cemiyet içinde serbest bırakmakla beraber, her zaman psikolojik bir baskı altında tutmayı da asla ihmâl etmemiştir. Teşebbüs etmek istedikleri komplolar vahiy ile bildirilince, yapmak istediklerini hemen kendilerine haber veriyor, böylece her davranışlarının kontrol altında tutulduğu korkusunu veriyordu.

Bir seferinde, onlardan bir grubun aralarında toplanıp gizlice konuştuklarını gören Efendimiz, hemen yanlarına varıp, Siz, şu şu maksatla bir araya geldiniz. Şunları söylediniz. Kalkın Allahtan af dileyin. Ben de sizin için af diliyorum demişti.

Bu sebeple onlar, hilelerini Cenâb-ı Hak, sevgili Resûlüne bildirecek diye her zaman bir korku içinde bulunuyorlardı. Ordu içinde çıkan en ufak bir gürültüyü bile bu sebeple aleyhlerinde zannedecek kadar endişe ve korkulu yaşıyorlardı. Kurân-ı Kerîm onların bu durumlarını da bize haber verir:

Onları gördüğünde cüsseleri hoşuna gider. Konuştuklarında sözlerine kulak verirsin. Onlar elbise giydirilmiş kütükler gibidir. Her gürültüyü aleyhlerine sanırlar.1

Peygamber Efendimizin bu zümreye gösterdiği bir başka tavır da, onların nerede olursa olsun Müslümanlardan ayrı olarak bir araya gelmelerine mâni olmaktı. Bu da, onların müşterek bazı fikirleri geliştirmelerine imkân vermemek gayesine mâtuftu.

Mescid-i Dırarın yıktırılması, buna güzel bir örnektir. Onlar, bu mescidi aslında içinde ibadet etmek için değil, Îslâm cemaatının aleyhinde bazı fikirlerin geliştirilmesi, bazı planların serbestçe kurulması için inşâ etmişlerdi. Resûl-i Ekrem Efendimiz bu gayelerini bildiği için, derhal yıktırılmasını emretmişti. Emir, ânında yerine getirilmişti.

Hülâsa olarak denebilir ki: Peygamber Efendimiz, münâfıklar zümresine karşı takip ettiği müsamaha ve ihtiyat esasına dayanan siyasetinin meyvelerini aldı. Bu tarz davranışı sayesinde, onların Îslâm cemaâtından koparak, müşriklerin safına iltihaklarına mani oldu. Müslümanların birliğini korudu. Onların da teşkilâtlanarak, Müslümanlara karşı başkaldırmalarını önledi.

* * *



Benî Kaynuka Gazâsı

Hicretin 2. senesi, Şevvâl ayı (Milâdî 624): Müslümanların Bedir Harbinden parlak bir muzafferiyetle çıkmaları Medinedeki Yahudîlerin endişelerini büsbütün arttırdı. Peygamberimizle aralarında sulh anlaşması bulunmasına rağmen gizliden gizliye bozgunculuk ve kışkırtıcılığa başladıkları göze çarpıyordu. Peygamber Efendimiz herşeye rağmen ehl-i kitap oluşlarından dolayı kendilerine müsamahalı davranıyordu. Ancak onlar hal ve hareketleriyle bu insanî muâmelelere lâyık olmadıklarını açıkça gösteriyorlardı. Şâirleri Peygamberimizi hicvediyor, Müslümanları küçük düşürücü mısralar düzüyorlardı.

Daha önce bahsi geçtiği gibi, Medinede üç Yahudî kabilesi vardı: Beni Kurayza, Beni Nadr ve Benî Kaynuka. Îçlerinde en çok fitne ve fesat çıkaran ve en cüretkârı olan, Benî Kaynuka idi. Kuyumculukla meşgul olurlardı. Bu bakımdan oldukça da zengin sayılırlardı. Bunların da diğer Yahudî kabileleri gibi Peygamber Efendimizle anlaşmaları vardı: Müslamanlara karşı herhangi bir harekete kalkışmayacaklarına, bir dış taarruz karşısında Müslümanlarla beraber Medineyi müdafaa edeceklerine ve ne suretle olursa olsun birbirlerinin düşmanlarına yardım etmeyeceklerine dair sözleşmişlerdi.

Ancak onlar, gözle görülür bir tarzda açık açık kışkırtıcılık, Müslümanlar arasına fitne fesad düşürmeye çalışma, her vesileyle Kureyş müşrikleriyle işbirliği yapma gibi uygunsuz hareketleriyle bizzat bu anlaşmayı bozmuş oluyorlardı.

Bu arada meydana gelen çirkin bir hâdise ise, bardağı taşıran son damla oldu. Şöyle ki:

Medineli Ensardan bir zatın hanımı, yüzü örtülü olduğu halde, bir Yahudî kuyumcunun dükkânına ziynet eşyası almak maksadıyla girer. Yahudîler kadının yüzünü açmaya çalışırlar, ancak kadın kapalı oturmakta ısrar eder. Derken, Yahudînin biri, kadına hissettirmeden arkasından elbesisesinin eteğini bir diken ile beline iliştirir. Kadın ayağa kalkınca eteği açılıverir. Hazır bulunan Yahudîler eğlenerek kahkaha ile gülerler. Bu hal karşısında kadın feryadı basar. Oradan geçmekte olan bir Müslüman çığlığı duyunca kadının imdadına koşar. Müslümanla Yahudî boğaz boğaza gelirler ve sonunda Müslüman Yahudîyi öldürür. Bunu gören oradaki Yahudîler de Müslümanın üzerine çullanarak onu şehid ederler.1 Böylece Yahudîlerle Müslümanlar arasında kan dökülmüş olur.

Hâdiseye sebebiyet verenler Yahudîlerdi. Hâliyle, verdikleri sözlere aykırı hareket ederek bizzat kendi elleriyle yapılan anlaşmayı da ihlâl etmiş oluyorlardı.

Şehid edilen Müslümanın akrabaları, bu hususta yardım talebinde bulununca, Peygamber Efendimiz, Benî Kaynuka Yahudîlerini bir araya topladı. Kendilerini Îslâma davet etti. Şımarık hareketlerine son vermeleri gerektiğini, aksi takdirde Bedirde müşriklerin uğradıkları akibete kendilerinin de uğrayabileceklerini anlattı. Fakat dessas Yahudîler Efendimizin bu konuşmasını alaya alıp küstahça şöyle dediler:

Ey Muhammed! Sen muharebe nedir bilmeyen kimselerle çarpışıp galip gelmene aldanıp güvenme! Biz onlar gibi değiliz. Savaşmayı çok iyi biliriz. Eğer bizimle çarpışmayı göze alırsan, o zaman bizim nasıl adamlar olduğumuzu anlarsın.2 Sonra da dağılıp gittiler.

Benî Kaynuka Yahudîlerinin bu kibir ve gurur dolu sözleri üzerine inen âyet-i kerime, akibetlerini şöyle ilân etti:

Înkâr edenlere de ki: Siz dünyada mağlup olacak, âhirette de Cehenneme toplanacaksınız. Ne kötü bir yataktır o!3

Aynı hâdiseyle ilgili olarak nazil olan âyet-i kerimede ise, Peygamberimize, ahdini bozan bu Yahudîlerle çarpışmaya izin verildi:

Eğer bir kavmin hıyânetinden endişe edersen, antlaşmayı feshettiğini onlara açıkça ve adâlet üzere bildir. Muhakkak ki Allah hâinleri sevmez.1

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz kesin kararını verdi: Benî Kaynuka Yahudîleri üzerine gidilecekti.

Resûl-i Ekrem Efendimiz bu kararını verdikten sonra Medinede yerine Ebû Lübâbe bin Abdil-Münziri vekil tayin etti ve beyaz sancağını da Hz. Hamzaya vererek Kaynuka Oğulları üzerine yürüdü.

Bu Yahudîlerin kuvvetli ve sağlam kaleleri vardı. Peygamberimizin üzerlerine gelmekte olduğunu duyunca oraya çekildiler. Resûl-i Ekrem onları muhasara altına aldı. On beş gün süren muhasara sonunda teslim olmaya mecbur kaldılar. Peygamber Efendimiz, tek tek ellerinin bağlanmasını emir buyurdu. Elleri bağlandı.2

Abdullah bin Übeyin Peygamberimize müracaâtı

O sırada Kaynukaoğullarının müttefiki bulunan münafıkların reisi Abdullah bin Übey bin Selûl çıkageldi. Peygamberimizin yanına gelerek, Yâ Muhammed! Benim müttefiklerime lütuf ve iyilik et dedi.

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, bu münafığın sözlerini duymamazlıktan geldi. Bunun üzerine Abdullah bin Übey aynı sözlerini tekrarladı:

Yâ Muhammed! Benim müttefiklerime lütuf ve iyilik et!

Peygamber Efendimiz bu sefer yüzünü çevirdi. Fakat, Abdullah bin Übey, aynı şeyleri tekrarlamaya devam etti.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, Çözün onları. Allah, onlara ve onlarla birlikte olanlara lânet etsin buyurdu ve Kaynukaoğullarının öldürülmelerinden vazgeçip Medineden Şama sürülmelerini emretti.1

Avfoğullarından Übâde bin Sâmit de öteden beri Kaynukaoğlulları Yahudîlerinin müttefiki idi. Onları bıraktırmak için Peygamber Efendimizin yanına gelmişti. Efendimizle Abdullah bin Übey arasında geçenleri görünce, Yâ Resûlallah! Ben, Allahı, Peygamberini ve müminleri dost tuttum. Şu kâfirlerin müttefikliğinden ve dostluğundan uzaklaştım diyerek Beni Kaynuka Yahudîleriyle olan müttefikliğini ve dostluğunu bıraktığını ilân etti. Bunun üzerine inen âyette şöyle buyuruldu:

Ey îmân edenler. Yahudîleri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirinin dostudur.2 Sizden kim onları dost edinirse, şüphesiz onlardan olur. Muhakkak ki Allah zâlimler gürûhunu doğru yola iletmez.3

Resûl-i Ekrem Efendimizin asıl maksadı; Yahudîlerin fitne ve fesadını Medineden uzak tutmak, meydana getirecekleri tehlikelere mâni olmaktı. Medineden sürgün edilmeleriyle de bir bakıma bu gaye tahakkuk ediyordu.

Kaynukaoğullarına Medineyi terketmeleri için tanınan süre üç gün idi. Üç gün mühlet bitince, Şama doğru yola çıktılar. Vadil-Kuraya gelince orada bir ay oturdular.

Burada oturan Yahudîler, onların yayalarına binek ve kendilerine de yiyecek verdiler. Buradan da ayrılan Benî Kaynuka Yahudîleri Ezruâta kadar gidip, oraya yerleştiler. Çok geçmeden de nesilleri kesildi.1

* * *



Sevik Gazvesi

Hicretin 2. senesi, 5. Zilhicce, Pazar günü. Kaynukaoğulları Yahudîlerinden 700 kişinin Medineden sürgün edilmeleri, şehri büyük bir rahatlığa kavuşturmuştu. Peygamberimizin bu hareketi Îslâmın inkişafı bakımından oldukça önem taşıyan bir hâdiseydi. Eğer fesad şebekesi durumunda olan bu Yahudîler Îslâmın merkezi Medinede bırakılmış olsalardı, Müslümanlara bir çok hâince planlar tertipleyecekleri şüphesizdi. Sürgün edilmeleriyle bu fırsat ellerinden alınmış oluyordu.

Şehrin dahilinde tam bir sükûn ve huzur hâkimdi. Ancak, haricin emniyeti pek iç açıcı değildi. Kureyş müşrikleri Bedir mağlubiyetinin ağır acısını unutamamışlardı, unutmak da istemiyorlardı. Nitekim, Kureyş ileri gelenlerinden bir çoğunun öldürülmesiyle, Ebû Süfyan kendisini âdeta Kureyş müşriklerinin reisi makamında görmeye başlamış ve Bedir mağlubiyetinin intikamını almak için harekete geçmişti. Peygamberimiz ve Müslümanlardan intikam almadıkça kadınlara yaklaşmayacağına, koku sürünmeyeceğine ve yıkanmayacağına and içmişti.1

Bu andını yerine getirmek için Ebû Süfyan, 200 kişilik bir süvari kuvvetiyle Medine önlerine kadar sokuldu. Aslında bu kadarcık bir kuvvetle Müslümanlara karşı çıkamayacağını kendisi de gayet iyi biliyordu. Sadece yaptığı yemini yerine getirmek, sözünden caymış olmamak için buraya kadar çıkıp gelmişti.

Gece vakti, henüz Medinede ikâmet eden Yahudî kabilesi Benî Nadr reisinin yanına gitti ve ondan Müslümanlar hakkında bir çok gizli malumat aldı.

Daha sonra Medineye üç mil kadar uzaklıkta bulunan Urayz mevkiine kadar sokulan müşrik kuvveti, burada sık bir hurmalığı ve iki evi ateşe vererek, tarlasında işiyle meşgul Ensardan müdafaasız bir işçiyi de şehid ettiler.1

Bunları yapmakla sözünün yerine geldiğini kabul eden Ebû Süfyan, takip edilip yakalanma korkusundan beraberindekilerle birlikte sürâtle oradan uzaklaşarak Mekkeye doğru yol aldı.

Resûl-i Ekrem baskını haber aldı. Ensar ve Muhacirlerden iki yüz kişi ile müşrik mütecavizleri takibe çıktı. Kimseyle karşılaşmadı. Müşriklerin sürâtle kaçıp gittiklerini öğrendi.

Müşrikler kaçarken beraberinde yiyecek olarak getirdikleri sevik denilen kavrulmuş buğday ununu torbalarıyla birlikte ağırlık yaptığı ve sürâtle uzaklaşmalarına mâni olduğu için yollarda yer yer bırakmışlardı. Mücahidler bu Sevik torbalarını topladılar. Gaza da adını buradan aldı.2

Share on Facebook! Share on Twitter! StumbleUpon

Makaleler « Medine Hayatı »

» Vefatı » Kaynak » Hicretin Onuncu Senesi
» Veda Haccı » Hicretin Dokuzuncu Senesi » Huneyn Muharebesi
» Hicretin Sekizinci Senesi » Mekke'nin Fethi » Hicretin Altıncı Senesi
» Hicretin Yedinci Senesi » Hendek Savaşı » Hicretin Beşinci Senesi
» Hicretin Dördüncü Senesi » Bedir Muharebesi » Hicretin Îkinci Senesinin Diğer Mühim Hâdiseleri
» Hicretin Üçüncü Senesi » Hicretin Îkinci Senesi » Hicretin Birinci Senesi