Kullanıcı Adı:  Üye Olacağım
Şifre:  Şifremi Unuttum!
Hatırla?  

15 Jul 2010 Hicretin Altıncı Senesi

Hicretin Altıncı Senesi

Kurata Seferi


Hicretin 6. senesi, Muharrem ayı. Bu tarihte, Peygamber Efendimiz (a.s.m.), Ashabdan Muhammed bin Mesleme Hazretlerinin kumandasında otuz kişilik bir süvari birliğini Necid diyarında bulunan Bekir bin Kilâboğulları üzerine gönderdi.

Mücahidler, bu kabileye ait Şerebbe mevkiine vardıklarında Benî Muharipten bir toplulukla karşılaştılar. Aralarında bir çatışma vuku buldu. Muhariboğullarından bazıları öldürüldü. Sağ kalanlar ise kaçtılar. Mücahidler, onların geride kalan çoluk çocuklarına ise dokunmadılar.

Daha sonra mücahidler Benî Bekirlerin bulunduğu yere kadar ilerlediler. niden baskında bulunarak on kadar adamlarını öldürdüler. Bir kısım davar ve develerini de ganimet olarak aldılar. Muhariplerle Benî Bekirlerden alınan ganimet mallar, yüz elli deve ile üç bin davarı buluyordu.

Birlik kumandanı Muhammed bin Mesleme (r.a) bunların beşte birini Peygamber Efendimiz için ayırdı. Geri kalanını ise mücahidlere bölüştürdü.

Mücahidler Medineye dönerken yolda Benî Hanife Kabilesinden Sümâme bin Üsali yakaladılar. Sümâme Mekkeye umre yapmaya gidiyordu.

Müslüman süvari birliği, Muharrem ayının son gecesinde Medineye döndü.1

Mücahidler tarafından esir alınan Sümâme bin Üsâl, Yemâme halkının ileri gelenlerindendi. Bir ara, Peygamber Efendimizin vücudunu ortadan kaldırma teşebbüsüne geçmiş ise de, amcası onu bu cinayeti işlemekten alıkoymuştu. Resûl-i Ekrem Efendimiz de, bunun üzerine Sümâmenin kanının dökülmesini mübâh saymıştı.1

Sümâmeyi Peygamberimizin huzuruna getiren mücahidler onu tanımıyorlardı. Resûl-i Ekrem onlara şöyle buyurdu:

Kimi yakalamış olduğunuzu biliyor musunuz? Yakaladığınız bu adam, Benî Hanife Kabilesi efendisi Sümâme bin Üsaldir. Ona iyi davranınız.

Sahabîler, onu Mescid-i Şerifte barındırdılar.

Resûl-i Ekrem Efendimiz Mescide gidip Sümâmenin yanına vardı. Ey Sümâme, gönlünde ne var? Îçinden ne geçiriyorsun? diye sordu.

Sümâme mahcup bir edâ içinde şu cevabı verdi:

Yâ Muhammed! Gönlümde hayır var! Şayet, beni öldürecek olursan, eli kanlı bir katilin hayatına son vermiş olursun. Eğer, bana iyilik eder, beni affedersen, iyiliğe karşı teşekkür eden, iyilik bilen bir kimseye iyilikte bulunmuş olursun. Eğer, hürriyetime kavuşmam için benden mal istersen, dilediğin kadar iste al.

Peygamber Efendimiz, başka bir şey demeden yanından ayrıldı.

Daha sonra iki gün üstüste Peygamber Efendimiz Sümâmeye aynı suali sordu. Sümâme aynı cevabı verince Ashabına, Sümâmeyi serbest bırakınız diye emrederek onu kurtuluş fidyesi almaksızın serbest bıraktı.

Hiç beklemediği bu alicenap davranış karşısında Sümâmenin gönül âlemi birden nurlandı. Hemen orada kelime-i şehâdet getirerek Müslüman oldu.2

Müslüman olan Sümâme Peygamberiimizin müsâadesiyle niyetlenmiş olduğu umresini yapmak üzere Mekkeye gitti. Telbiye getirerek şehre girince, Kureyş müşrikleri Müslüman olduğunu anladılar. Yakalayıp boynunu vurmak istediler. O sırada içlerinden birisi, Bırakınız onu! Siz, yiyecek maddesi bakımından Yemâmeye her zaman muhtaçsınız. deyince onu serbest bıraktılar.

Buna rağmen Sümâme onlara meydan okudu. Vallahi, dedi, Resûlullah müsâade etmezse size Yemameden bir buğday tanesi bile gelmeyecektir.

Gerçekten de, umresini yapıp Yemâmeye dönen Sümâme, Yemâme halkını Kureyşlilere herhangi bir şey yükleyip göndermekten men etti.1

Yemâme halkı, Sümâmenin emri üzerine Mekkeye yiyecek birşey göndermeyince Kureyş müşrikleri son derece zor bir duruma girdiler. Kıtlık yüzünden olmadık şeyler yemeye başladılar.

Sonunda, Resûl-i Kibriyâ Efendimize bir mektup yazmak zorunda kaldılar:

Sen, hem akraba haklarını gözetmeyi emretmektesin, hem de bizimle akrabalık bağlarını koparıp babaları kılıçtan geçirmekte, çocukları da açlıktan öldürmektesin.

Sümâme, bizim yiyeceklerimizi kesti. Son derece daraldık. Ne olur Sümâmeye bu hususta bir mektup gönderiver.2

Şefkat timsali Peygamber Efendimiz, onların yaptıkları bütün düşmanlık ve kötülükleri bir tarafa bırakarak, Yemâmeden Mekkelilere yiyecek satışına mani olmaması için Sümâme bin Üsale bir yazı gönderdi.

Sümâme, Hz. Resûlullahın bu emri üzerine Mekkelilere zahire satışını serbest bıraktı.1

Görülüyor ki, Peygamber Efendimiz (a.s.m.), insan hayatına vermiş olduğu değerden dolayı, en şiddetli düşmanlarına karşı bile yiyecek içecek noktasında son derece şefkatli ve merhametli davranmıştır. Kureyş müşrikleri gibi en azgın düşmanlarının bile, açlık ve susuzlukla karşı karşıya kalıp yok olmalarına şefkat ve merhamet timsali olan mübârek gönülleri rıza gösterememiştir. Bu, onun, hayata hürmeti telkin eden en güzel davranışlarından sadece birisidir. Mübârek hayatına bu nazarla baktığımızda buna benzer bir çok hadiseye rastlarız.

* * *



Benî Lihyan Seferi


Hicretin 6. senesinin Rebülevvel ayı başları. Benî Lihyanlar, Hicretin dördüncü yılında Bir-i Maûna mevkiinde kırka (veya yetmiş) yakın Müslüman mürşid ve muallimi hunharca şehid etmişlerdi. Reci mevkiine irşad için gönderilmiş bulunan Îslâm birliğini kuşatıp bir çoklarını şehid edenler de yine bu kabiledendi.1

Peygamber Efendimiz, bu hâin kabileye haddini bildirmek için yerine Medinede Abdullah bin Ümmi Mektumu vekil bırakarak 200 kişilik bir kuvvetle yola çıktı. Efendimiz, Benî Lihyanları gafil avlamak istiyordu. Bu sebeple, Şama doğru gitmek istiyormuş gibi davrandı.

Daha sonra yolunu değiştirerek, Benî Lihyanların konak yerlerinden olan Guran Vadisine kadar gitti.

sım bin Sabit ve diğer Müslüman muallim ve mürşidler burada şehid edilmişlerdi. Efendimiz, orada onları rahmetle andı, kendileri için duâ etti.2

Lihyanoğulları, Peygamber Efendimizin gelişini duymuşlar ve korkup dağ başlarına sığınmışlardı. Kimse yakalanamadı.

Peygamber Efendimiz oradan Usfan denilen mevkie vardı. Burası Mekkeye yakındı. Efendimizin maksadı, gelişini Mekkelilere bildirmekti. Nitekim, Mekkeliler bunu duymuşlar ve korkuya kapılmışlardı.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, on dört gece sonra tekrar Medineye döndü.3

* * *



Gâbe Zû Kared Gazâsı

Hicretin 6. senesinin Rebiülahir ayı. Ebû Zerr (r.a.), Medine-i Münevvereye üç saat mesafesi olan Gâbe Merasında oğlu ile birlikte Peygamber Efendimizin yirmi kadar devesini güderken, Uyeyne bin Hısnel-Fezarî, kırk atlı ile gelip Ebû Zerrin oğlunu şehid etmiş, develeri de alıp götürmüştü.

Durum Peygamberimize haber verildi. Derhal baskıncıların arkasından Hz. Sad bin Zeyd komutasında bir süvari birliği gönderdi. Hz. Sada, Ben, sana halk ile birlikte gelip kavuşuncaya kadar baskıncı, müşrikleri takip et diye emretti.

Süvari birliği yola çıktıktan sonra, Peygamber Efendimiz de Medinede yerine Abdullah bin Ümmi Mektumu vekil tayin ederek beş yüz kişilik bir kuvvetle Gatafana doğru yola çıktı. Medineye iki günlük mesafesi olan Zû Kared mevkiinde düşmana yetişildi. Bir kaçı öldürüldü. Develerin bir kısmı da geri alındı.1

Resûl-i Ekrem Efendimiz etrafı araştırmak maksadıyla burada bir gün bir gece kadar bekledi. Sonra Medineye geri döndü.2

* * *



Îs Seferi

Hicretin 6. senesinin Cemaziyelevvel ayı. Kureyş müşriklerine âit bir ticaret kervanının Şamdan Mekkeye doğru gitmekte olduğu Medinede işitildi.

Peygamber Efendimiz, Kureyş müşriklerini iktisaden güç durumda bırakmak maksadıyla, Hz. Zeyd bin Hârise kumandasında yüz yetmiş kişilik bir süvari birliğini bu kervanı ele geçirmek üzere yola çıkardı.

Mücâhidler, Îs denilen mevkide Kureyş kervanına rastgeldiler. Kervandaki mallara el koydular. Adamları da esir aldılar. Resûl-i Ekrem Efendimizin kerimesi Hz. Zeynebin kocası olan Ebûl-s bin Rebî de bu esirler arasındaydı.

Mücahidler, malları ve esirleri Medineye getirdiler. Peygamber Efendimiz, malları mücahidler arasında taksim etti.1

Ebûl-s, Hz. Zeynebe, Babandan, benim için emân al diye haber göndererek himâyesini istedi.

Hz. Zeyneb de onu himâyesi altına aldığını Müslümanlara bildirdi. Peygamber Efendimiz de kızına, Senin himâyene aldığın kimseyi, biz de himâyemize aldık buyurdu.2

Hz. Zeyneb, Resûl-i Ekrem Efendimizden, Ebûl-sın ganimet alınan mallarının da geri verilmesini rica etti.

Resûl-i Ekrem Efendimiz de bunu mücahidlerden istedi. Mücahidler de, aldıkları malların tamamını getirip ona geri verdiler.

Ebûl-s, geri aldığı mallarla Mekkeye döndü. Sahiplerine haklarını teslim etti.

Sonra, Ey Kureyşliler! Kimsenin bende malı veya hakkı kaldı mı? diye sordu.

Hayır dediler, yanında hiç bir malımız ve hakkımız kalmadı!

Başta Resûlullah olmak üzere, zevcesi Hz. Zeynep ve Müslümanlardan gördüğü alicenap muâmele karşısında Ebûl-sın mânâ âlemi değişmişti.

Bunu Kureyş müşriklerine de şöylece açıkladı:

Vallahi, yanınıza gelmeden önce, Müslüman olmamı engelleyen tek şey; Mallarımızı götürmek için Müslüman oldu diye yapacağınız dedikodulardan duyduğum endişeydi.

Fakat, şimdi mallarınızı teslim etmiş bulunuyorum. Şehâdet ederim ki, Allahtan başka ilâh yoktur ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed, Allahın kulu ve Resûlüdür!1

Daha sonra Ebûl-s Medineye Îslâmiyetle şereflenmiş halde döndü. Peygamber Efendimiz de yine Hz. Zeynebi ona verdi.2

* * *



Peygamberimizin, Abdurrahman bin Avfı Dumetü'l-Cendele Göndermesi

Hicretin 6. senesinin Şaban ayı. Bu tarihte Peygamber Efendimiz, Abdurrahman bin Avf Hazretleri kumandasında yedi yüz kişilik bir birlik hazırladı. Birliğin vazifesi, Dûmetül-Cendel beldesi halkını Îslâmiyete dâvet etmekti.

Peygamberimiz, Abdurrahman bin Avf Hazretlerine sancağını teslim ettiği sırada Allaha hamd ve senâda bulunduktan sonra, mücahidlere şöyle hitap etti:

Hepiniz Allah yolunda, Allahın ismi ile gazâ ediniz. Kâfirlerle çarpışınız. Ganimet mallarına hıyânet etmeyiniz. Ahdinizi bozmayınız. Öldürdüklerinizin burun, kulak gibi uzuvlarını kesmeyiniz. Küçük çocukları öldürmeyiniz.1

Efendimiz, sonra da bütün Müslümanlara şu umumî dersini verdi:

Ey insanlar! Zamanla size gelip çatacak beş musibetten Allaha sığınırım:

Bir kavimde çirkin hareketler yayılıp açığa vurulunca, kendilerinden önce geçmiş kavimlerde görülmedik vebâ, acılar ve ağrılar onlar arasında ortaya çıkar.

Bir kavim ölçüde, tartıda eksiklik yaptı mı, muhakkak kuraklık ve kıtlık yıllarına, geçim sıkıntısına, hükümdar zulmüne uğrarlar.

Mallarının zekâtını vermeyen kavimlerin, gökten yağan yağmurları kesilir.

Allah ve Resûlünün ahdini bir kavim bozdu mu, muhakkak düşmanları onların üzerine salınır. Onlar da, kavmin el ve avuçlarındakilerden bir kısmını çekip alırlar.

Bir kavmin idarecileri, Allahın Kitabına uygun hareket etmediler mi, Allahın indirdiği hükümlerle hükmetmeyi onurlarına yedirmediler mi, o zaman Allah da onların arasına tefrika ve harp sokar.1

Bundan sonra Abdurrahman bin Avf Hazretleri beraberindeki Müslümanlarla Dûmetül-Cendele hareket etti. Oraya varınca onları Îslâmiyete dâvet etti. Bu dâvetini üç gün tekrarladı.

Üçüncü günü Hıristiyan olan reisleri Asbağ bin Amrel-Kelbî Îslâmiyetle müşerref oldu. Onunla birlikte bir çok kimse de imana geldi.2 Müslüman olmayanlar ise cizye (vergi) vermek üzere orada kaldılar.

Peygamber Efendimiz, Medineden uğurlarken Abdurrahman bin Avf Hazretlerine, Eğer onlar Îslâmiyeti kabul ederlerse, reislerinin kızıyla evlen buyurmuştu.

Hz. Abdurrahman, Nebiyy-i Muhterem Efendimizin bu emri üzerine reisleri Asbağın kızı Tümandırla evlendi ve onu da yanına alarak Müslümanlarla birlikte Medineye döndü.3

Peygamberimizin ilk yağmur duâsı

Hicretin altıncı yılında büyük bir kuraklık ve kıtlık her tarafı sarmıştı. Ramazan ayında, bir Cuma günü, Resûl-i Ekrem Efendimiz hutbe irad buyururken, kendisinden, Allaha dua et de bize yağmur versin diye rica edildi.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, Allahım! Bize yağmur ver. Allahım Bize yağmur ver diyerek duâ etti.4

Bir anda ayna gibi berrak olan gökyüzünde bulutlar belirdi. Ve yağmur yağmaya başladı. Peygamber Efendimiz bu sefer, Allahım! Bu yağmuru bardaktan boşanırcasına yağdır ve hakkımızda hayırlı kıl1 diye duâ etti.

Enes bin Mâlik der ki: Üzerimize öyle bir yağmur yağdı ki, neredeyse evlerimize gitme imkânı bulamayacaktık.

O gün, ertesi gün, daha ertesi gün, tâ öteki Cumaya kadar yağmur yağmaya devam etti.2

Cuma günü Peygamber Efendimiz yine hutbe irad ederken, bu sefer yağmurun dinmesi için duâ etmesini şöyle rica ettiler:

Yâ Resûlallah! Evler, yağmurdan yıkılmaya başladı. Yollar kapandı. Allaha dua etsen de yağmuru kesse!3

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz tebessüm buyurdular, sonra da ellerini kaldırarak, Allahım! Çevremize yağdır, üzerimize değil4 diyerek duâ etti.

Yine Enes bin Mâlik der ki:

Resûlullah Aleyhisselâm duâ ederken de eliyle, semânın neresine işaret ettiyse orası açıldı ve Medine üstü, açık bir meydan gibi oldu.

Medine çevresine yağmur yağarken, Medineye bir damla bile düşmüyordu.

Etraftan gelenler, oralarda bol bol yağmur yağdığını haber vermekte idiler5

Bu, Resûl-i Ekrem Efendimizin yaptığı ilk yağmur duâsıdır.

Bundan başka çeşitli zamanlarda beş yağmur duâsı daha yapmışlardır.

* * *



Umre Seferi

Hicretin 6. senesi, Zilkâde ayı (Milâdî 13 Mart 628). Resûl-i Ekrem Efendimiz, bir gece rüyâsında hiç bir korku ve endişe duymadan, Ashabıyla birlikte gidip Kâbe-i Muazzamayı tavaf ettiklerini, kiminin başını kazıttığını, kiminin de saçını kısalttığını görmüştü.1

Peygamber Efendimiz, bu rüyâsını anlatınca Ashab-ı Kiram, görülmedik bir sevinç ve heyecan izhar etmişlerdi. Zira, Muhacir Müslümanların Mekkeden Medineye hicretlerinin üzerinden altı yıl geçmişti. Bu altı yıl zarfında büyüklü küçüklü bir çok hadise cereyan etmişti, ama vatanlarının hasreti yine de gözlerinde tütüyordu. Doğup büyüdükleri vatanlarına bir gün tekrar kavuşacaklarını her an hayallerinde yaşıyorlardı. Hasret duydukları belde alelâde bir yer de değildi. Her gün beş vakit namazlarında yöneldikleri Kâbe-i Muazzamanın bulunduğu mübarek bir belde idi.

Resûl-i Ekrem Efendimizin, Siz muhakkak Mescid-i Harama gireceksiniz müjdesi bu bakımdan Müslümanlar arasında büyük bir sevinçle karşılanmıştı. Hattâ, hemen o yıl gidip Kâbe-i Muazzamayı tavaf edeceklerini zannettiler ve bunu umdular.

Peygamberimizin (a.s.m.), bu rüyâsını Kuran-ı Kerim de bize haber verir.2



Medineden hareket

Peygamber Efendimiz, yerine Medinede Abdullah bin Ümmi Mektumu bıraktı. Yemen işi giydiği iki elbisesi ile Pazartesi günü yola çıktı. Kendisiyle birlikte hazırlanan Müslümanların sayısı 1400 idi Kafilede 4 de kadın vardı. Bunlardan biri Efendimizin muhterem hanımları Ümmü Seleme (r.a.) idi. Müslümanlardan sadece 200ü atlı idi. Yanlarında yolcu silahı olan kılıçtan başka bir silah da bulunmuyordu. Onlar da kınlarında idi. Umre kafilesiyle birlikte ayrıca kurbanlık 70 de deve vardı.1

Resûl-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) Ashabıyla Zül-Huleyfe mevkiine gelmişti.

Bu sırada Hz. Ömer huzura çıkıp, Yâ Resûlallah! Seninle harp halinde bulunan bir kavmin üzerine silahsız ve atsız mı gireceksin? Gerektiğinde, onlarla çarpışmak için yanınıza silahlarımızı almayalım mı? diyerek endişesini dile getirdi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Ben, umreye niyetlenmiştim. Silah taşımak istemem diyerek, mübârek niyetlerinin muharebe olmayıp, mücerred umre, yani Kâbe-i Muazzamayı ziyaretten ibaret olduğunu ifade buyurdu.

Aynı endişeyi bu sefer Ensarın ileri gelenlerinden Sad bin Ubade Hazretleri izhar etti.

Yâ Resûlallah dedi, keşke yanımızda silah taşısaydık. Onların şüpheli bir hareketini gördüğümüz takdirde üzerlerine yürürdük.

Peygamber Efendimizin bu Sahabîye de cevabı aynı oldu:

Ben, silah taşımam. Ben, sadece umreye niyetlenerek yola çıktım.2

Zül-Huleyfe, Medinelilerin mîkatı, yani ihrama girme yeridir. Peygamber Efendimiz de burada öğle namazını kıldıktan sonra ihrâma girdi. Yetmiş kadar olan kurbanlık develere de işaret vurdurdu. Müslümanların bir kısmı da burada ihrama girdi.

Peygamber Efendimiz, öğle namazını kıldıktan sonra, kıbleye döndü ve, Lebbeyk! Allahümme Lebbeyk! Lebbeyke lâ şerike leke lebbeyk! Înnel hamde vennimete leke vel-mülke lâ şerîke leke diyerek telbiye getirdi.

Bu ulvî sadâ, her tarafı nuranî bir havaya büründürdü. Sahabîlerin heyecanları zirvedeydi.

Henüz Zül-Huleyfeden ayrılmamışlarken, Resûl-i Ekrem Efendimiz müşriklerin durumunu öğrenmek ve kendi geliş gayesini de bildirmek üzere Büsr bin Süfyanı Mekkeye gözcü olarak gönderdi. Büsr daha önce, Medineye Peygamber Efendimizi ziyârete gelmişti. Efendimizin arzusu üzerine kendisiyle birlikte Mekkeye dönüyordu.



Kureyş müşriklerinin kararı

Müşrikler, Peygamber Efendimizin kalabalık bir Sahabî topluluğu ile gelmekte olduğunu öğrenmiş ve katî karar almışlardı: Muhammed ve beraberindekiler Mekke içine sokulmayacaktır. Bunun için, Halid bin Velid emrinde 200 kişilik bir süvari birliğini sürâtle Kürâül-Gamim denilen mevkie göndermişlerdi. Diğer taraftan da Ahabiş kabilelerine ziyafetler vererek, herhangi bir çarpışma ihtimaline karşılık, onları yanlarına almak için bir gayretin içine girmişlerdi.

Müşriklerin bu katî karar ve gayretlerini, tecessüs için gönderilen Büsr bin Süfyan gelip Usfan mevkiinde Resûl-i Ekrem Efendimize haber verdi.

Fahr-i Kâinat Efendimiz, bu haberi alınca şöyle buyurdu:

Yazıklar olsun! Kureyş helâk oldu. Zaten harp, onları yiyip bitirmiştir.

Ne olurdu, benimle diğer Arap kabileleri arasına girmeselerdi. Beni onlarla başbaşa bıraksalardı. Onlar beni mağlûp edecek olurlarsa, zaten kendilerinin de istediği budur. Eğer Allah beni onlara galip getirecek olursa ve kendileri de isterlerse toptan Îslâmiyete girerlerdi.

Eğer, böyle yapmazlarsa çarpışmayı göze almışlardır demektir. Heyhâyt! Kureyş müşrikleri kuvvetlerinin çok olduğunu mu zannediyor?

Vallahi, Allahın tebliği için beni göndermiş olduğu dini hâkim ve üstün kılıncaya kadar, şu başım şu gövdemden ayrılıncaya kadar onlarla savaşmaktan asla çekinmeyeceğim!1

Kureyş müşriklerinin karşı koymak için hazırlanmaları, Peygamber Efendimizi fazlasıyla müteessir etti. Birbirleriyle kanlı bıçaklı olanlar bile Haram Aylarda iki kardeş gibi yanyana gelip Kâbeyi tavaf edebiliyorlardı. Müşrikler buna mani olmuyorlardı. Sadece Peygamberimiz ve Müslümanların Kâbeyi ziyaret etmek gibi masum, ulvî, kudsî ve haklı arzusu karşısında, böylesine menfî bir tavır takınıyorlardı.

Peygamberimizin yol güzergâhını değiştirmesi

Resûl-i Ekrem Efendimizin mübârek niyetleri sadece Kâbe-i Muazzamayı ziyaret etmekti. Bunun için herhangi bir çatışmanın çıkmasını istemiyordu. Bu sebepledir ki, Halid bin Velid kumandasında bir Kureyş süvari birliğinin Gamim mevkiine gelmiş olduğunu duyunca, Ashabına, Halid bin Velid bir takım süvari ile birlikte gözcü olarak Gamim mevkiinde bulunuyor! Bu bakımdan siz, yolun sağ tarafını tutup gidiniz buyurdu ve yol güzergâhını değiştirerek, Müslümanları bir başka yoldan götürdü. Halid bin Velid, Îslâm ordusunu uzaktan görünce, derhal dönüp Kureyşlilere durumu haber verdi.

Bu şartlar çerçevesinde Resûl-i Ekrem bir durum değerlendirmesi yapmak istedi. Sahabîleri toplayarak görüşlerini sordu. Onlar fikirlerini şöyle ifâde ettiler:

Allah ve Resûlü daha iyi bilir. Biz, ancak umre niyetiyle buraya gelmiş bulunuyoruz. Kimseyle çarpışmaya gelmedik. Ama bu niyetimizin gerçekleşmesine mani olmak isteyen çıkarsa, elbette onlarla çarpışırız.

Sahabîlerin bu kararlılığından Peygamber Efendimiz son derece memnun oldu. Haydi öyle ise, Allahın ismi ile yürüyünüz, buyurdu. Sadece Kâbeyi ziyaret etmek gibi masum ve kudsî bir maksatla yola çıkmış Müslümanlar tekbir ve telbiyelerle Mekkeye, Kâbe-i Muazzamaya doğru adım adım yol alıyorlardı.

Fâhr-i lem Efendimiz (a.s.m.), Kasvâ adındaki devesinin üzerindeydi. Kasvâ, Mekke haremi sınırına girince çökmek istedi. Sahabîler buna mani olmaya çalıştılar. Fakat sonunda Kasvâ galip geldi ve bir adım ileri atmadan Allahın hikmetiyle yere çöktü. Kaldırmaya uğraştılar. Fakat bir türlü muvaffak olamadılar.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:

Onun böyle bir çökme âdeti yoktur. Fakat, bir zamanlar, filin Mekkeye girmesine mani olan, şimdi de Kasvâya mani oluyor.

Hayatım kudret elinde olan Allaha yemin ederim ki Kureyş, Allahın Harem dahilinde yapılmasını haram kıldığı şeylere hürmeti kastederek benden ne kadar çok istekte bulunursa bulunsun, ben onu muhakkak onlara vereceğim.1

Gerçekten Kasvâ çökmemiş olsaydı. Müslümanlar doğruca Kureyş müşriklerinin üzerine varacaklardı. Bu hal ise bir çarpışmayı kaçınılmaz duruma getirebilirdi.

Halbuki, Müslümanlar beraberinde sadece kılıç getirmişlerdi. Sair harp silahlarından tamamıyla mahrum bulunuyorlardı. Sayıları da azdı. Buna karşılık Kureyşliler daha tedbirli ve etraftaki kabileleri de yanlarına aldıklarından sayıca daha fazla idiler.

Bütün bunlara rağmen, elbette Müslümanlar çarpışmaktan geri durmayacaklardı. Tek bir kalb halinde çarpan bu bir avuç Müslüman, azlığı ve teçhizatsızlığına rağmen cesareti ve kahramanlığıyla ve Allahın da yardımıyla muzaffer de olabilirlerdi. Fakat bu durum, Harem-i Şerife karşı bir hürmetsizlik mânâsını taşıyacaktı. Peygamberimiz ve Müslümanlar ise, böyle bir şeyi asla arzu etmezlerdi.

Ayrıca Mekkede imanlarını gizlemekte devam eden, Müslümanların tanımadıkları kadın erkek bir çok kimse vardı. Çarpışma meydana geldiği takdirde bunlar da arada telef olabilirlerdi.

Kaldı ki, henüz iman etmemiş olan Kureyş ileri gelenlerinden bir çok zat, yakın bir gelecekte imana gelip de Îslâm dinine büyük hizmet etmeleri ve nice hayırlı evlâd yetiştirmeleri mukadderdi.

Îşte, Kasvânın âdeti olmadığı halde, Allah tarafından bir ilhamla çöküvermesi bu gibi hikmet ve inceliklere bir işaretti.

Sahabîlerin bütün gayretlerine rağmen yürümek için yerinden kımıldamayan Kasvâ, Peygamber Efendimizin sevkiyle kalkıp yürüyüverdi. Fakat, Kureyşlilere doğru gitmeyip, başka tarafa saparak Hudeybiye denilen mevkiin nihâyetindeki suyu çekilmiş bir kuyunun başına indi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, Müslümanların da gelip oraya konmasını emir buyurdu.1



On musluklu çeşme gibi

Hudeybiyede Müslümanların yerleştiği saha susuz bir yerdi. Bu yüzden o gün susuz kalmışlardı.

Bir ara Peygamber Efendimizin abdest ibriğinden abdest almak istediğini görünce koşuştular. Resûl-i Ekrem, Ne oluyor, size? diye sordu.

Mahvolduk yâ Resûlallah! dediler. Yanımızda senin ibriğindeki sudan başka ne içecek, ne de abdest alacak su var.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, elini ibriğin üzerine koydu, Alınız, Bismillah buyurdu.

O anda çeşmelerden su akarcasına, mübârek parmaklarının arasından sular fışkırmaya başladı. Müslümanlar, o sudan doya doya içtiler, abdest aldılar ve su kırbalarını ağzına kadar doldurdular.

Resûl-i Kibriyâ Efendimizin bu mucizesini anlatan Câbir bin Abdullah Hazretlerine sonradan, Kaç kişi idiniz? diye sorulunca şu cevabı vermişti:

Eğer, yüzbin kişi olsaydık, yine kâfi gelecekti. Fakat biz, bin beş yüz kadar idik.1

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Ashabıyla Hudeybiyede bulunurken Huzaa Kabilesi reisi Büdeyl ibni Verkâ, kabilesinden birkaç kişi ile çıkıp huzura geldi. Tihâme kabilelerinden olan Huzaalılar, Cahiliye Devrinde bir husustan dolayı Peygamberimizin mensub olduğu Benî Haşim ile ittifak etmişlerdi. Îslâmiyetin zuhurundan sonra da bu anlaşmaya sadakat göstererek, Peygamber Efendimize taraftarlık göstermekten geri durmuyorlardı. Müslüman olsun, müşrik olsun hepsi Kureyşin hal ve hareketlerine dair Mekkede olup bitenleri Peygamber Efendimize gizlice haber verirlerdi.

Peygamberimizin huzuruna çıkan Büdeyl, Kureyşliler seninle çarpışmaya and içmişlerdir. Beytullahı ziyâret etmene asla müsâade etmeyeceklerdir dedi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz geliş maksadını tekrarladı. Şöyle buyurdu:

Biz, buraya herhangi bir kimse ile çarpışmak için gelmedik. Maksadımız, umre yapmak, Beytullahı tavaf ve ziyâret etmektir.

Harpler, Kureyşi fazlasıyla yıpratmış, güçsüz hale getirmiş ve bir çok zararlara uğratmıştır. Şayet arzu ederlerse, yine kendilerine bir mütâreke müddeti tayin edeyim. Bu müddet zarfında, benden taraf emniyet içinde bulunsunlar.

Kendileri, benimle sâir halklar arasına girmesinler. Beni onlarla başbaşa bıraksınlar. Eğer ben, o topluluklara galip gelir ve onlar Îslâm dinine girerlerse ve eğer, Kureyş müşrikleri de, o toplulukların girdikleri dine girmeyi isterlerse girebilirler.

Şayet ben, zannettikleri gibi, diğer topluluklara galip gelemezsem, o zaman kendileri de rahata kavuşmuş ve kuvvet kazanmış olurlar.

Eğer, Kureyş müşrikleri bunları kabul etmez ve benimle çarpışmaya kalkışırsa, varlığım kudret elinde olan Allaha yemin ederim ki, şu tebliğ ettiğim din uğrunda başım gövdemden ayrılıncaya kadar onlarla çarpışacağım! O zaman Allahda, bana yardım edeceği hakkındaki vâdini muhakkak yerine getirecektir.1

Büdeyl, Ben, senin söylediklerini Kureyşlilere ulaştırırım diyerek Peygamberimizin yanından ayrıldı.

Büdeyl, adamlarıyla Mekkeye dönüp durumu Kureyşlilere bildirmek istediyse de onlar önce, Bizim, ondan gelecek bir habere ihtiyacımız yoktur! Onun bilmesini istediğimiz tek şey vardır: Bizden tek kişi sağ kalıncaya kadar o Mekkeye giremeyecektir! dediler.

Sonra büyükleri olan Urve bin Mesud araya girdi, Siz ne diye Büdeyl ve arkadaşlarını dinlemek istemiyorsunuz? Dinleyiniz! Söyleyeceği şey hoşunuza giderse kabul edersiniz, hoşunuza gitmezse reddedersiniz! dedi.

Bunun üzerine Büdeyli dinlediler. Büdeyl, Peygamber Efendimizin geliş maksadını ve yaptığı mütâreke teklifini anlattı.2

Kureyş elçisi Peygamberimizin huzurunda

Kureyşin ileri gelenlerinden biri olan Urve bin Mesud Büdeylin sözlerini yerinde buldu ve onlara şu teklifte bulundu:

Doğrusu, Büdeyl size doğruluk ve sulh yolunu göstermek üzere gelmiştir. Siz, onun tekliflerini kabul ediniz. Benim de gidip onunla konuşmama, görüşmeme izin veriniz dedi.

Kureyş müşrikleri bu sözlerden hoşlanmadılar, Muhammede git! Fakat, kendi görüşünü gelip bize haber verme diyerek Urveyi azarladılar.

Buna rağmen Urve, çıkıp Peygamberimizin yanına geldi. Müşriklerin hazırlıklarını, Hudeybiye suyu başında beklediklerini ve hiçbir kimseyi Mekkeye sokmamaya kararlı olduklarını tekrarladı.

Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:

Ey Urve! Allah için söyle. Şu kurbanlık develerin kurban edilmelerine, şu Beytullahı ziyâret ve tavafa engel olunur mu?

Biz çarpışmak için gelmedik. Niyet ettiğimiz umremizi ifâ etmek ve kurbanlık devererimizi kurban etmek arzusundayız.

Sen, benim âile halkım olan kavmime şunu haber ver: Harp onları yiyip bitirmiştir. Kendileri, aramızda mütâreke ve savaşmaya ara vermek için bir müddet tayin etsinler. Bir de benimle Beytullah arasından çekilsinler. Bıraksınlar umremizi yapalım, kurbanlarımızı keselim.

Aksi takdirde, yemin ederim ki, Allahu Taâla şu Îslâm dinini yeryüzünde yayacağı hakkındaki vadini yerine getirinceye ve benim de başım gövdemden ayrılıncaya kadar, onlarla, çarpışmaktan asla vazgeçmeyeceğim.1

Urve bin Mesud, bir taraftan Peygamberimizle konuşuyor, diğer taraftan Sahabîlerin Resûl-i Ekreme karşı davranış ve hareket tarzlarını göz ucuyla süzüyordu. Ashabın Peygamberimize karşı son derece hürmetkâr ve kendisine teslimiyet içinde hareket edişlerine hayran kalmıştı.

Kureyş müşriklerinin yanına dönünce, Efendimizin maksadını bildirdikten sonra, hayranlık duyduğu müşâhedelerini anlatmaktan da kendisini alamadı.

Ey kavmim! dedi. Ben birçok hükümdarın huzuruna elçi olarak çıkmış bir kimseyim. Vallahi, ben bunlardan hiçbir hükümdarın adamlarının onları, Ashabının Muhammede hürmet ettikleri, sayıp sevdikleri gibi görmedim.

Ashabından herhangi biri ondan izin almadan konuşmuyordu. Muhammed onlara bir şey emrettiği zaman yerine getirmek için âdeta birbirleriyle yarışıyorlardı.

Sahabîleri onun yanında konuşurlarken seslerini alçaltıyorlardı, kendisine olan hürmetlerinden dolayı yüzüne dikkatle bakamıyorlar, gözlerini yere indiriyorlardı.

Ben öyle anladım ki, bu kavim hiç bir zaman onu yalnız bırakmayacak, onun bir tek kılını bile kimseye teslim etmeyecek, hiç bir kimseyi onun tenine dokundurmayacaktır. Gerisini siz düşünün.1

Sonra da, O, size bir sulh teklifinde bulunmuştur. Gelin bu teklifi kabul edelim dedi.

Urvenin bu teklifi Kureyş ileri gelenleri tarafından hoş karşılanmadı. Hattâ kendisini böyle konuştuğundan dolayı azarladılar. Bu azardan rahatsız olan Urve, kendilerini terk edip Tâif yolunu tuttu.



Peygamberimizin elçisi


Artık her iki taraf karargâh kurdukları yerde müzakereler yapıyor, birbirlerine gönderdikleri karşılıklı elçilerle tekliflerde bulunuyorlardı. Peygamber Efendimiz, geliş maksadını Kureyşlilere bildirmek üzere Huzaâlı Hiraş bin Ümeyyeyi elçi olarak gönderdi. Böylece Hıraş, Resûl-i Ekremin Kureyş müşriklerine gönderdiği ilk elçi oluyordu.1

Hıraş bin Ümeyye, gidip Hz. Resûlullahın geliş maksadını anlattıysa da, müşrikler anlamak istemediler. Kendisine kaba davrandılar, devesini boğazladılar, hattâ kendisini öldürmeye bile kalkıştılar. Ancak araya Ahabişliler girince bu hareketlerinden vazgeçtiler. Hıraş bin Ümeyye canını zor kurtararak Peygamberimizin yanına döndü ve başından geçenleri haber verdi.

Elçisini öldürmeye kalkıştıkları halde Resûl-i Ekrem Efendimiz üzerlerine yürümedi, teenni ile hareket etti. Onlardan yeni teklifler bekledi. Çünkü, onun maksadı kan akıtmak değildi.

Peygamber Efendimizin bütün bu söylenenlere rağmen geri dönmediğini gören Kureyşliler, bu sefer Ahabişlerin reisi Huleys bin Alkameyi elçi olarak gönderdiler. Efendimiz uzaktan Huleysi tanıdı. Ashabına, Bu gelen kurbanlıklara inanç ve saygısı olan bir kavimdendir. Kurbanlık develerin hepsini ona karşı salıveriniz de görsün2 buyurdu.

Müslümanlar kurbanlık develerini Huleyse karşı sürüverdiler ve Lebbeyk! Allahümme Lebbeyk diyerek telbiye getirdiler.

Bu ulvî ve masum manzara karşısında Huleysin gözleri dolu dolu oldu:

Sübhanallah! Bu muazzam cemaatın, Beytullahı tavaf ve ziyaretten menedilmesi ne kadar çirkin bir harekettir.

Kâbenin Rabbine andolsun ki, Kureyşliler bu yanlış tutum ve davranışları ile helâk olacaklardır! Halbuki bunlar, umre yapmaktan başka bir maksatla gelmemişlerdir diye bağırmaktan kendini alamadı.

Peygamber Efendimiz, Huleysin bu sözlerini uzaktan işitti ve, Evet, öyledir ey Benî Kinaneden olan kardeş buyurdu.

Huleysin bu masum ve kudsî manzara karşısında söylenecek başka bir şeyi yoktu. Resûl-i Ekrem Efendimize olan hürmetinden dolayı, yanına gelip konuşmak bile istemedi. Doğruca Kureyşlilerin yanına döndü.

Huleysin ruh ve kalbini o ulvî manzara öylesine sarmış kucaklamış ve yumuşatmıştı ki, müşriklere açıkça şöyle demekten çekinmedi:

Ben onu Kâbeyi tavaftan menetmemizin doğru olmayacağı fikrindeyim.1

Ne var ki, Kureyş ileri gelenleri kendilerinden başka doğru düşünen kimsenin bulunmadığı fikrinde idiler. Huleysin bu sözleri karşısında şaşırdılar, hattâ hiddete geldiler. Sen nihâyet bir Arapsın. Cahilliğin ortada! Sus, bu işlere aklın ermez diyerek hakarette bulundular.

Bu sözler Huleysi fenâ halde kızdırdı. Resûl-i Ekrem Efendimizi müdafaa sadedinde çekinmeden şöyle dedi: Yemin ederim ki, ya Muhammedin yapmak istediğine mani olunmayacak veya ben bütün Ahâbişi tek kişi bile bırakmadan alıp gideceğim.2

Fakat, bu tehdit bile Kureyş müşriklerini inatlarından vazgeçiremedi. Binbir yalan ve dolanla tekrar Huleysi kandırdılar ve ittifaklarının bozulmasına mani oldular.



Îkinci elçi: Hz. Osman

Elçiler vasıtasıyla görüşmeler devam ediyordu. Resûl-i Ekrem Efendimiz ise, bir an evvel kati neticeyi elde etmek istiyordu. Geliş maksadını tekrar Kureyşlilere güzelce anlatmak için bu sefer Hz. Ömeri göndermek istedi. Hz. Ömer mazeretini bildirdi. Şöyle dedi:

Yâ Resûlallah! Kureyş reisleri, benim onlara ne derece şiddetli düşman olduğumu bilirler. Korkarım, bana suikastte bulunurlar. Mekkede kabilemden hiç kimsem yoktur ki, beni himâyesine alsın. Buna rağmen, muhakkak benim gitmemi istiyorsanız, giderim.

Peygamber Efendimiz hiçbir şey söylemeden sustu. Bunun üzerine Hz. Ömer, Bu iş için, Osman bir Affan gitse daha münasip olur. Zira onun Mekkede aşiret ve akrabası çoktur teklifinde bulundu.

Gerçekten de Mekkenin eşrafından olan Benî Ümeyye hep Hz. Osmanın amcazadeleri idiler.

Resûl-i Ekrem Efendimiz Hz. Ömerin bu teklifini kabul etti. Hz. Osmanı yanına çağırdı. Ona şu talimatı verdi:

Kureyşlilere git! Biz buraya hiç kimse ile çarpışmak için gelmedik. Sadece şu Beytullahı ziyaret için gelmiş bulunuyoruz. Yanımızdaki kurbanlık develeri kesip döneceğiz, diye söyle. Sonra da onları Îslâmiyete dâvet et.

Peygamber Efendimiz (a.s.m.), ayrıca Mekkede Müslümanlıklarını gizleyen Müslümanlarla da görüşüp onlara teselli vermesini ve Mekkenin yakında fetholunup imanlarını gizlemeye ihtiyaç kalmayacağını da onlara haber vermesini Hz. Osmana emretti.

Hz. Osman, Kureyş müşriklerinin yanına vardı. Peygamber Efendimizin (a.s.m.), geliş maksadını tek tek anlattı. Onları Îslâma dâvet etti. Fakat bu görüşmeden de bir netice alınamadı. Müşriklerin Hz. Osmana da cevapları menfi oldu:

Git! Seni gönderene söyle. O hiçbir zaman Mekkeye girip, Kâbeyi tavaf edemeyecektir.

Hz. Osmanla birlikte ayrıca on kadar muhacir Resûl-i Ekremin müsaadesiyle akrabalarını ziyaret maksadıyla gitmişlerdi. Hz. Osmanla birlikte onlar da görüştükleri Müslüman akrabalarına Mekkenin yakında fethedileceği müjdesini vererek, onları sevindirdiler.

Bu arada Kureyş ileri gelenleri Hz. Osmana, Kâbeyi tavaf etmek istersen, et dediler.

Hz. Osman, Hayır, dedi, Resûlullah (a.s.m.) tavaf etmedikçe, ben de etmem.

Kureyşliler bundan rahatsız oldular. Hattâ hiddete gelerek Hz. Osmanı bir müddet yanlarında tutup göz hapsine aldılar.

Fakat bu durum, Peygamber Efendimize Hz. Osman ve beraberindeki muhacir Müslümanların müşrikler tarafından öldürüldükleri tarzında ulaştı.1

* * *



Rıdvan Bîatı

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Hz. Osmanın müşrikler tarafından şehid edildiği haberini duyunca son derece müteessir oldu. Kureyşin bu hareketi karşısında üzerlerine yürümekten başka bir çare kalmıyordu.

Madem böyle, bu kavimle çarpışmadıkça, buradan kesinlikle ayrılmayacağız1 buyurdu.

Zaten yapılabilecek başka bir şey de kalmamıştı. Sulh tekliflerine yanaşmadıkları gibi, elçi şehid etme cüretini bile gösterebiliyorlardı.

Peygamber Efendimiz, Allahü Teâla, bana biât yapılmasını emretti! diye seslendi.

Hâtemül-Enbiyâ Efendimiz, daha sonra Rıdvan Ağacı olarak adlandırılacak olan Semüre ağacı altında durdu. Müslümanlar da teker teker, çarpışmaktan yüz çevirmeyeceklerine, Allah ve Resûlü yolunda canlarını fedâ edinceye kadar savaşacaklarına dâir biât ettiler.2 Bîattan bir tek kişi kaçındı: Münafıklardan Cedd bin Kays.3

Bu bîat, Sahabîlere yeni bir cesaret, taze bir heyecan verdi. Yerlerinde âdeta duramaz bir hale gelmişlerdi. Bir an evvel ya Kâbeyi tavaf etmek veya müşriklerle çarpışmak istiyorlardı.

Cenâb-ı Hak, bu biâtta bulunan Müslümanlardan razı ve memnun olduğunu Kurân-ı Kerimde şöyle beyân eder:

And olsun ki, o ağacın altında sana bîat eden müminlerden Allah râzı oldu. Kalblerinde olanı bildiği için Allah onların üzerine sükûnet ve emniyet indirdi ve onları yakın bir fetihle mükâfatlandırdı.

Elde edecekleri pek çok ganimetleri de onlara nasip etti. Çünkü Allahın kudreti herşeye galiptir ve hikmeti herşeyi kuşatır.1

Bu sebeple bîata Rıdvan Bîatı adı verildi.

Resûl-i Ekrem Efendimiz de bir hadislerinde, Ağaç altında gerçekten bîat edenlerden hiç biri Cehenneme girmeyecektir2 buyurarak bu bîatta bulunan Müslümanların faziletini açıkça beyan etmişlerdir.

Bîat haberi Kureyş müşrikleri tarafından duyulunca üç gün yanlarında alıkoydukları Hz. Osmanı serbest bıraktılar.

Hz. Osman derhal Hz. Resûlullahın huzuruna çıkıp geldi. Böylece şehâdeti ile ilgili haberlerin asılsız olduğu anlaşıldı.

Fakat, bîat yapılmış ve tamamlanmıştı. Sahabîler Hz. Osmana, Herhalde Kâbeyi tavaf etmişsindir? dediler.

Hz. Osman şu karşılığı verdi:

Vallahi! Mekkede bir yıl kalsaydım ve Resûlullah da (a.s.m.) Hudeybiyede otursaydı, o, Kâbeyi tavaf etmedikçe, ben yine tek başıma onu tavaf etmezdim.3

* * *



Hudeybiye 1 Antlaşması


Hicretin 6. senesi, Zilkàde ayı (Milâdî 628). Rıdvan bîatı, Kureyşlileri fazlasıyla korkutmuştu. Peygamberimizin üzerlerine yürüyeceği endişesine kapılarak, alelacele sulh teklifinde bulunmak gayesiyle bir heyet gönderdiler. Heyette şu isimler vardı: Süheyl bin Amr (başkan), Huveytip bin Abdül-Uzzâ ve Mikrez bin Hafs.

Kureyş müşrikleri üç kişilik bu heyete şu direktifi vermişlerdi:

Gidin, Muhammedle sulh anlaşmasında bulunun. Fakat buradan dönüp gitmek şartıyla. Eğer bu şartı kabul etmezse anlaşmaya yanaşmayın.2

Peygamber Efendimiz (a.s.m.), Süheylin gelişini, isminin kolaylık mânâsını ifâde etmesinden dolayı hayra yorarak, Sahabîlerine, Artık, işiniz bir derece kolaylaştı! Kureyşliler, sulh yapmak istedikleri zaman hep bu adamı gönderirler3 buyurdu.

Sulh heyeti Peygamberimizin huzurunda

Kureyş elçisi Süheyl bin Amr, Resûlullahın huzuruna vardı. Önünde iki dizinin üzerinde diz çöktü. Peygamber Efendimiz ise bağdaş kurmuştu. Müslümanlar da çevresinde oturmuşlardı.

Süheyl bin Amr uzun uzadıya konuştu. Sonra Peygamber Efendimize sulh teklifinde bulundu. Peygamber Efendimiz sulh tekliflerini kabul etti. Bundan sonra sulh şartlarının müzakeresi yapıldı. Onlarda da anlaşmaya varıldı. Sıra anlaşma şartlarının yazılmasına gelmişti. Hz. Ali musalâhanın şartlarını yazmak üzere kâtip tayin edildi.

Peygamberimiz, Hz. Aliye, Yaz! dedi. Bismillahirrahmanirrahim.

Süheyl bin Amr, buna itiraz etti. Biz, Bismillahirrahmanirrahimi bilmiyoruz. Sen böyle yazma! dedi.

Resûl-i Ekrem, Öyle ise nasıl yazalım? diye sordu.

Süheyl, Bismike Allahümme, yaz dedi.

Kureyşliler, eskiden beri Bismillahirrahmanirrahim yerine Bismike Allahümmeyi kullanırlardı.1

Peygamber Efendimiz, Bismike Allahümme de güzeldir buyurduktan sonra Hz. Aliye, Haydi yaz: Bismike Allahümme diye emretti.

Hz. Ali de aynı şekilde yazdı.2

Bundan sonra Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Hz. Aliye şöyle yazmasını emretti:

Bu, Muhammed Resûlullahın, Süheyl bin Amrla üzerinde anlaşmaya varıp sulh oldukları, icabının taraflarca yerine getirilmesi kararlaştırılıp imzaladığı maddelerdir.

Kureyş heyeti başkanı Süheyl yine itiraz etti, Vallahi, biz senin gerçekten Allahın Resûlü olduğunu kabul edip tanımış olsaydık. Beytullahı ziyaretine mani olmaz ve seninle çarpışmaya kalkmazdık dedi.

Peygamber Efendimiz, Peki nasıl yazalım? buyurdu.

Süheyl, Muhammed bin Abdullah diye kendi ismini ve babanın ismini yaz dedi.

Peygamber Efendimiz, Bu da güzeldir buyurduktan sonra, Hz. Aliye, Yâ Ali, sil onu. Sil de Muhammed bin Abdullah yaz diye emretti.1

Hz. Ali, Hayır! Vallahi, ben Resûlullah sıfatını hiçbir zaman silemem diye yemin etti.2

Bu arada Müslümanlar da, Hz. Fahr-i leme karşı besledikleri muhabbet ve hürmetlerinin eseri olarak, Biz, Resûlullah Muhammedden başkasını yazdırmayız. Ne diye dinimiz uğrunda bu eksikliği, bu hakareti kabul ediyoruz? diye yüksek sesle konuşmaya başladılar.

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Müslümanlara seslerini kısmalarını ve susmalarını mübârek elleriyle işâret buyurdu. Birden sustular.

Bundan sonra Peygamber Efendimiz Hz. Aliye, Bana o sıfatın geçtiği yeri göster dedi.

Hz. Ali, Resûlullah kelimesinin geçtiği yeri gösterdi. Resûl-i Ekrem Efendimiz de onu eliyle sildi. Yerine ise Îbni Abdullah (Abdullahın oğlu) kelimelerini yazdırdı.3

Peygamber Efendimizin, sulha ciddi taraftar olduğunu, sulha giden yoldaki manileri ortadan kaldırmaya ne kadar gayret gösterdiğini bu bir iki nümûneden de anlamak mümkündür.

Musalaha maddeleri

Müşrik heyetinin yukarıdaki itirazları, Müslümanların bu itirazları kabul etmeyişleri ve Peygamber Efendimizin her iki tarafı yatıştırması sonunda sıra musalaha maddelerinin yazılmasına gelmişti.

Resûl-i Ekrem Efendimiz ile, müşrik elçiler arasında geçen konuşmalardan sonra karara bağlanan maddelerden mühimleri şunlardır:

1. Müslümanlarla müşrikler huzur ve emniyet içinde yaşamalarını devam ettirmek için birbirleriyle 10 yıl harp etmeyeceklerdir.

2. Peygamberimiz ve Sahabîler bu yıl Mekkeye girmeyip, geri dönecekler, ancak gelecek yıl yanlarına yalnız yolcu silahı olan kılıç bulundurmak şartıyla gelip Kâbeyi tavaf edecekler ve ancak Mekkede üç gün kalacaklardır. Müşrikler ise, o sırada şehri boşaltacaklardır.

3. Medinedeki Müslümanlardan Mekkeye iltica edenler Müslümanlara iâde edilmeyecek, fakat Mekkeden Medineye velev Müslüman dahi olsalar iltica edenler, istendiği takdirde geri verileceklerdir.

4. Arap kabilelerinden isteyen Peygamberimizle, isteyen de Kureyşle birleşmekte serbest olacaklardır.1



Ashab-ı Kiramın hiddet ve itirazı

Resûl-i Ekrem Efendimiz her ne surette olursa olsun Kureyş müşriklerini bir musalaha yazısı ile bağlamak ve bu surette Îslâmın siyasî kudret ve mevcudiyetini hem onlara hem de bütün Arabistan halkına göstermek ve tanıtmak istiyordu.2 Bu sebeple, Kureyş heyet başkanı Süheylin zahiren Müslümanların aleyhinde görülen teklif ve maddelerini de kabul ediyordu. Bu inceliği bir anda kavramayamayan Ashab-ı Güzin başından beri hem hiddetleniyor, hem de zaman zaman itiraz ediyordu.

Hattâ, Kureyş heyet başkanı Süheyl, Peygamberimize, Sizden biri bize gelirse reddetmeyelim. Amma bizden size bir adam gelirse Müslüman olsa bile geri vereceksin diye teklifte bulunduğu zaman, Müslümanlar birden hiddete gelerek, Sübhanallah! Müslümanların yanına gelmiş bir Müslüman, müşriklere tekrar nasıl geri çevrilir? diye itiraz etmişlerdi. Sonra da Peygamber Efendimize, Yâ Resûlallah! Bu şartı da kabul edecek misin? diye hayretle sormuşlardı.

Her şeye rağmen bir sulh akdedip, Kureyş müşriklerine Îslâm devletini resmen tanıtmak arzusunda olan Peygamber Efendimiz Müslümanların bu itiraz ve suallerine şöyle cevap vermişti:

Evet, bizden onlara gidecek olanları Allah bizden uzak etsin! Onlardan bize gelip, geri çevireceğimiz kimseleri de muhakkak Allah biliyor! Onlar için elbette bir genişlik, bir çıkar yol yaratacaktır.1



Ebû Cendel Hadisesi

Antlaşma maddelerinin yazılması bitmişti. Fakat taraflarca henüz imzalanmamıştı.

Tam o sırada, zincire vurulmuş birinin kendini Müslümanların arasına attığı görüldü. Gariptir ki bu, Kureyş murahhas heyeti başkanı Süheyl bin Amrın oğlu Ebû Cendel idi. Îslâm şerefiyle şereflenmesine, müşrikler, ayaklarını zincire vurmakla karşılık vermiş ve onu hapsetmişlerdi. Ebû Cendel hapsedildiği yerden bir fırsatını bularak kaçmış ve Mekkenin alt tarafından kimsenin göremeyeceği yollardan binbir zorlukla Hz. Resûlullahın huzuruna çıkagelmişti. O sırada babası Süheyl henüz Müslümanların karargâhında bulunuyordu.

Ebû Cendel, bizzat babasının kendisine revâ gördüğü dayanılmaz işkence ve eziyetlerden kurtulmak için kendisini Hz. Fahr-i lemin ayakları dibine atmış, ona iltica etmişti. Beni kurtar diyordu.

Ne var ki, az evvel yapılan anlaşma buna imkân vermiyordu. Nitekim, oğlunun geldiğini gören Süheyl, onu Peygamberimizden geri istedi:

Îşte! Sulh şartları gereğince bana geri vereceğin kişilerden ilki budur dedi.

Peygamber Efendimiz, Biz, sulh anlaşmasını henüz imzalamış değiliz buyurdu.

Süheyl diretti:

Vallahi dedi, ben de sizinle hiç bir madde üzerinde sulh olmam!

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, Haydi, bu seferlik bunu bana bağışla ve yazıyı imza et buyurdu.

Süheylin bunu kabule asla niyeti yoktu, Ben, bunu asla anlaşma dışında tutamam ve sana bırakamam dedi.

Peygamber Efendimiz tekrar, Hayır! Bunu benim hatırım için yapacaksın buyurdu. Buna rağmen Süheyl inadından vazgeçmedi:

Ben bunu asla yapamam.1

Resûl-i Ekrem Efendimiz, iki müşkil durumla karşı karşıya kalmıştı. Ebû Cendeli geri vermek demek, onu bile bile eziyet ve işkence çemberi içine atmak demekti. Vermediği takdirde, Kureyş heyeti anlaşmayı feshedecekti. Halbuki o birçok sebeplerden dolayı bunu istemiyordu. Ama herşeyden önce söz vermiş, anlaşma yapmıştı.

Elinde başka çaresi kalmayan Peygamber Efendimiz, teessür içinde Ebû Cendeli babasına teslim etmek zorunda kaldı.

Ebû Cendelin feryadı Müslümanların gönlünü dağlıyordu:

Yâ Resûlallah! Ey Müslümanlar! Siz, beni bana eziyet etsinler, işkencelere uğratsınlar diye mi, bunlara teslim ediyorsunuz? Siz benim eziyet çekmeme rıza mı gösteriyorsunuz?1

Fakat, ne çare Ebû Cendel artık babasının merhametsiz pençesinde bulunuyordu. Acıklı feryadı, imdad dilemesi, Müslümanların gözlerini yaşlarla doldurdu. Ama, Hz. Resûlullah teslim etti diye seslerini çıkaramıyorlar, yapılan zulmü sinelerine çekiyorlardı. Hz. Resûlullah, teslim etmemiş olsaydı, Ebû Cendelin bu feryad ve figânını imkânı yok cevapsız bırakmazlardı. Canları pahasına da olsa onu insafsız ellerden kurtarırlardı.

Peygamber Efendimiz, babası tarafından alınan Ebû Cendele şöyle buyurdu:

Biraz daha sabret! Biraz daha maruz kaldıklarına göğüs ger! Bunların ecrini mükâfatını Allahtan dile! Muhakkak Allah, senin ve yanında bulunan kimsesiz Müslümanlar için bir ferahlık, bir çıkar yol yaratır. Onlara vermiş olduğumuz söze vefâsızlık edemeyiz2 buyurdu.



Hz. Ömerin Peygamberimize sorusu

Ebû Cendel, Kureyş müşrikleri tarafından geri alınırken, Hz. Ömer, Peygamber Efendimizin huzuruna çıktı ve Yâ Resûlallah! Onu Kureyşlilere ne için geri veriyoruz? Dinimiz uğrunda bu hakareti ne diye kabul ediyoruz? dedi.

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz şöyle buyurdu:

Biz bu iş hakkında onlarla anlaşma yapmış bulunuyoruz! Dinimizde ahde vefâsızlık yoktur?3

Efendimizden bu cevabı alan Hz. Ömer, bu sefer Ebû Cendelin yanına sokuldu ve kılıcını ona doğru yaklaştırarak şu teklifi yaptı:

Ey Ebû Cendel! Şüphesiz, müşriklerin kanı köpeklerin kanı gibi değersizdir. Însan Allah yolunda babasını da öldürebilir. Öldür gitsin şu babanı.

Ebû Cendel, Sen, neden öldürmüyorsun? diye sordu.

Hz. Ömer, Resûlullah (a.s.m.), onu ve başkalarını öldürmeyi bana yasakladı cevabını verince Ebû Cendel, Ben Resûlullaha itaatte senden geride kalmak istemem1 dedi.

Müslümanların sadakât imtihanı

Sahabîler, çok arzuladıkları halde, Kâbe-i Muazzamayı ziyaret ve tavaftan alıkonmuşlardı. Bunun yanında Hz. Resûlullah anlaşma ile, görünüşte aleyhlerinde olan bir takım ağır hükümleri de kabul etmiş ve altına imza atmıştı. Sebep ve hikmetlerine gereği gibi nüfuz edemediklerinden dolayı bu durum, son derece Sahabîlerin güçlerine gitti. Manen rahatsızlık duydukları, hal ve davranışlarından belli oluyordu.

Kendi âleminde, böylesine ağır şartlara evet dememin bir türlü izahını bulamayan Hz. Ömer, huzura varmadan edemedi. Peygamberimize, Sen Allahın hak peygamberi değil misin? diye sordu.

Resûl-i Ekrem, Evet, ben Allahın peygamberiyim buyurdu. Sonra da aralarında şöyle bir konuşma oldu:

Biz Müslümanlar hak, düşmanlarımız olan müşrikler ise bâtıl üzere bulunmuyorlar mı?

Evet, öyledir.

Bu halde dinimizi küçük düşürmeye niçin meydan veriyoruz?

Ey Hattabın oğlu, ben Allahın kulu ve Resûlüyüm. Allahın emirlerine aykırı harekette bulunamam. Bu muâhede maddelerini kabul etmekle de Allaha isyan etmiş değilim. O, beni hiçbir zaman zarara uğratmayacaktır.

Sen bize Allahın nusret buyuracağını, gidip Kâbeyi hep beraber tavaf edeceğimizi vad etmiş değil miydin?

Evet, vaad etmiştim. Ancak, bu yıl gidip tavaf edeceğimizi söylemiş miydim?

Hayır.

O halde tekrar ediyorum: Sen muhakkak Mekkeye gidecek ve Kâbeyi tavaf edeceksin.1

Hz. Ömerin, Hz. Ebû Bekirle konuşması

Hz. Ömer, buna rağmen iç âleminde kabarmış duygularını teskin edemiyordu.

Bu sefer Hz. Ebû Bekirin yanına gitti. Onunla da aralarında şu konuşma oldu:

Ey Ebû Bekir, bu zât, Allahın hak peygamberi değil midir?

Evet, o Allahın hak peygamberidir.

Peki biz Müslümanlar hak üzere, düşmanlarımız ise bâtıl üze re değiller mi?

Evet, bizler hak üzereyiz, düşmanlarımız ise batıl üzeredirler!

O halde, dinimizi küçük düşürmeye niçin meydan veriyoruz?

Ey Ömer, o, Allahın Resûlüdür. Bu muâhedeyi yapmakta Rabbine asî olmuş değildir. Allah onun yardımcısıdır. Sen, onun emrine itaat et!

O, bize Medinede; Beyt-i Şerife varacağız, tavaf edeceğiz demedi mi?

Evet, ama, sana, Beytullaha bu yıl gidecek ve tavaf edeceksin diye mi haber verdi?

Hayır.

Sen, muhakkak, yakın bir zamanda Beytullaha gidecek ve onu tavaf edeceksin dedi.1

Hz. Ömerin itiraf ve nedâmeti

Hz. Ömer, o günkü halet-i ruhiyesini ve sonradan duyduğu nedâmeti şöyle anlatır:

Ben, hiç bir zaman o günkü gibi bir musibete uğramadım. Peygambere hiçbir zaman başvurmadığım bir biçimde başvurmuştum. Eğer o gün, kendi görüşümde bir topluluk bulsaydım, bu musalaha ve muâhede yüzünden hemen bunların içinden ayrılır, onların yanına varırdım.

Nihayet, Allahü Teâla, işin sonunu hayır ve rahmet kıldı. Resûlullah ise, işin böyle olacağını çok iyi biliyormuş.

O gün, Resûlullaha (a.s.m.) karşı sarfetmiş olduğum sözlerimden duyduğum korkudan dolayı neticenin hayır olmasını ümit ederek oruçlar tutmaktan, sadakalar vermekten, namazlar kılmaktan ve köleler azâd etmekten geri durmadım.2

Resûl-i Ekrem Efendimiz, muâhede ve musalaha işini bitirdikten sonra, Sahabîlere, Artık kalkınız, kurbanlıklarınızı kesip sonra başlarınızı tıraş ediniz diye seslendi.3

Ne var ki, Hz. Resûlullaha sonsuz hürmet ve muhabbetlerine rağmen Sahabîlerin hiçbirinde bu emir karşısında bir hareket görülmedi. Peygamber Efendimiz, emrini ikinci bir kez tekrarlamak zorunda kaldı:

Kalkınız, kurbanlıklarınızı kesip, sonra başlarınızı tıraş ediniz.

Fakat, Sahabîler aynı şekilde sanki bu emri duymamış gibi davranıyor, kurban kesme ve tıraş olma işine başlamıyorlardı.

Resûl-i Ekrem emrini üçüncü kere tekrarladı:

Kalkınız, kurbanlıklarınızı kesip, sonra başlarınızı tıraş ediniz1 buyurdu.

Yine Sahabîlerden bu konuda bir hareket görülmedi. Emrini üç kere tekrarlamasına rağmen, Ashabdan kimsenin kalkmadığını gören Hz. Fahr-i lem, dönüp hanımı Hz. Ümmü Selemenin yanına gitti.

Ey Ümmü Seleme! Nedir şu halkın tutumu? Onlara; kurbanlıklarınızı kesiniz, başlarınızı tıraş ediniz diye tekrar tekrar söylüyorum. Fakat hiç biri emrime icabet etmiyor diyerek Sahabîlerin bu durumundan şikâyet etti.2

Müstesna zekâ ve fazilet sahibi olan Hz. Ümmü Seleme şöyle dedi:

Yâ Nebiyyallah! Bu işi yapmak istiyor musunuz? O halde şimdi dışarı çıkınız, sonra kurbanlık develerini kesinceye ve berberini çağırtıp o seni tıraş edinceye kadar Ashabdan hiçbirisine bir kelime bile söylemeyin. Çünkü, sen kurbanını kesecek ve tıraş olacak olursan, halk da öyle yapar.3

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (a.s.m.), dışarı çıktı. Hiç kimseyle görüşmeden ve hiç kimseye birşey söylemeden, ihramını sağ koltuğu altından çıkarıp sol omuzuna attı. Kurbanlık develerini kesti. Ve berberi Huzaâlı Hıraş bin Ümeyyeyi çağırıp tıraş oldu.4

Bunu gören Sahabîler de derhal kurbanlık develerini kesmeye ve başlarını tıraş ettirmeye başladılar. Hz. Ümmü Seleme der ki: Kurbanlıklara öylesine koştular, öylesine yığıldılar ki, neredeyse birbirlerine ezeceklerdi.1

Sahabîlerin, Resûlullaha muhalefet etmek için tekrarlanan emrini yerine getirmeyip bekledikleri elbette söylenemez. Belki onlar, çok ağır buldukları muâhede ve musalaha hükümlerinin vahiy ile ortadan kaldırılacağını düşünüyor ve bu vahiy ile Peygamber Efendimizin (a.s.m.), verdiği emirden vazgeçeceğini umuyorlardı. En azından, umre amellerini tamamlayabilmek için Mekkeye girmelerinin temin edilebileceğini ümit ediyorlardı. Bunun gerçekleşmesi için de bekliyorlardı. Nitekim, bu hususta herhangi bir vahyin inmediğini ve Hz. Resûlullahın da kurbanlık develerini kesip, mübârek başlarını tıraş ettirdiğini görünce, onların da Resûl-i Kibriyâya (a.s.m.), muhalefet etmiş duruma düşmemek için süratle kurbanlık develerini kesmeye ve başlarını tıraş ettirmeye başladıkları görülüyordu.

Bu hadiseden, ayrıca Hz. Ümmü Selemenin de müstesna bir zekâ ve fazilete sahip olduğunu anlıyoruz. Hattâ, Ümmü Selemenin Hudeybiyede gösterdiği dirâyet ve fetâneti Îslâm tarihinde hiç bir kadın göstermemiştir2 denilmiştir.



Peygamberimizin duâ etmesi

Sahabîlerden bir kısmı başını kazıttırıyor, kimisi de kısalttırıyordu. Bunu gören Efendimiz, Allah başlarını kazıttıranlara rahmet etsin3 diye duâ etti.

Saçlarını kısalttıran Sahabîler bu duâ karşısında bir an tereddüt geçirdiler. Aynı duâyı kendilerine de yapmalarını Efendimizden rica ettiler.

Peygamberimiz yine, Allah başlarını kazıttıranlara rahmet etsin diye duâ etti.

Sahabîler üçüncü kere, Yâ Resûlallah! Kırptıran, kısalttıranlara da duâ et deyince, Resûl-i Ekrem, Allah saçlarını kırptıran, kısalttıranlara da rahmet etsin1 diyerek onları da duâsının içine dahil etti.

Sahabîler, Yâ Resûlallah! Neden saçlarını kırptıran, kısalttıranları hariç tutup, saçlarını kazıttıranlara rahmet diledin? diye sordular.

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz, cevaben şöyle buyurdu:

Çünkü, saçlarını kazıttıranlar, emre tam uyup diğerleri gibi şüpheye düşmediler.2

Sahabîler tıraş olduktan sonra, Allah tarafından estirilen bir rüzgâr, saçlarını Harem-i Şerife doğru uçurup götürdü. Onlar bunu umrelerinin kabulüne bir işâret sayarak birbirlerine müjdelediler.



Hudeybiyeden ayrılış

Server-i Kâinat Efendimiz, Ashabıyla birlikte yirmi gün kadar kaldıktan sonra Medineye dönmek üzere Hudeybiyeden ayrıldı.

Ashab-ı Kiram, Kâbe-i Muazzamayı ziyâret edemeyip döndüklerinden dolayı çok üzgün idiler.

Bu sırada Resûl-i Kibriyâ Efendimize, Mekke ile Medine arasında bulunan Kürâül-Gamîm mevkiinde Müslümanların yakında büyük fetihlere kavuşacaklarını müjdeleyen Fetih Sûresi nâzil oldu:

Biz sana ap açık bir fetih yolu açtık.3

Cenâb-ı Hak, indirdiği aynı sûrede, ayrıca Server-i Kâinat Efendimizle Müslümanların kısa zaman sonra gidip Kâbeyi tavaf edeceklerini de haber veriyor ve Resûlünün gördüğü rüyâyı tasdik ediyordu:

And olsun ki Allah, Resûlünün gördüğü rüyanın hak olduğunu tasdik etti. Înşaallah hepiniz emniyet içinde ve saçlarınızı tıraş etmiş veya kısaltmış olarak Mescid-i Harâma gireceksiniz. Allah sizin bilmediğinizi bilir; onun için, Mekkenin fethinden önce size yakın bir fetih daha ihsân etti.1

Hz. Ömer, Medineye dönüşte, yol esnasındaki halet-i ruhiyesini ve Fetih Sûresinin nazil oluşunu şöyle anlatmıştır:

Hudeybiyeden dönerken, Resûlullahın (a.s.m.) yanında gidiyordum. Ona bir şey sordum. Bana cevap vermedi. Tekrar sordum. Yine cevap vermedi. Üçüncü kere sordum. Yine cevap vermedi.

Kendi kendime: Ey Hattabın oğlu! Annen seni kaybetsin de, yok olasın! Bak. Resûlullaha üç kerre sordun durdun da Resûlullah sorularına hiç bir cevap vermedi. Sen aleyhinde Kurandan âyet inmesini hakettin! dedim.

Aleyhimde âyet inmesinden korkarak devemi sürüp halkın tâ önüne geçtim. Sanki her şey beni tutup sıkıyordu. Aradan çok geçmeden bir münadinin, Ey Ömer bin Hattab! diyerek bana seslendiğini duydum. Kendi kendime, Ben, zaten aleyhimde âyet inmiş olmasından korkmuştum! dedim.

Kalbime öylesine bir korku çökmüştü ki, onu ancak Allah bilir.

Hemen döndüm. Resûlullahın huzuruna vardım. Selâm verdim. Selâmıma karşılık verdi. Oldukça sevinçli idi:

Ey Hattabın oğlu! Bana bu gece bir Sûre indi ki o, bana üstünde güneş doğan herşeyden daha sevgilidir buyurduktan sonra, onu okudu:

Biz, gerçekten, sana apaçık bir fetih ve zafer kapısı açtık1

Resûl-i Kibriyâ Efendimize Fetih Sûresinin nazil olması sırasında sâir Müslümanlar da oldukça korkuya kapılmışlardı. Înen vahyin davranışlarıyla ilgili olduğunu sanarak endişe etmişlerdi.

Mücemmi bin Câriye, o ânı şöyle anlatır:

Halk, korka korka develerinin yanına dağılmışlardı. Herkes birbirine soruyordu; Halka ne oluyor? diye.

Resûlullaha vahiy gelmiş dediler.

Biz de, halkla birlikte korka korka Resûlullahın yanına doğru vardık. Resûlullah ayakta duruyordu. Halk etrafında toplanınca onlara Înna fetehna leke fethan mübînâ diye Fetih Sûresinin âyetlerini okudu.

O sırada, Sahabîlerden birisi, Yâ Resûlallah! Bu muâhede bir fetih midir? diye sordu.

Resûlullah Aleyhisselâm, Evet, hayatım kudret elinde olan Allaha yemin ederim ki bu muâhede, muhakkak bir fetihtir! buyurdu.2

Hudeybiye Büyük Bir Fetihtir

Resûl-i Ekrem Efendimiz, Medineye doğru Ashabıyla gelirken bir Sahabînin, Beytullahı tavaftan alıkonulmuşuz, kurbanlıklarımızın Haremde kurban edilmelerine de mani olunmuştur. Müslüman olarak da bize gelip sığınanları Resûlullah onlara geri çevirmiştir. Bu nasıl ve ne biçim fetihdir? dediği kendisine haber verildi.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, Bu, ne kötü bir sözdür buyurduktan sonra, Hudeybiyenin büyük bir fetih olduğunu şöylece izah etti:

Evet! Hudeybiye Sulhü en büyük fetihdir. Müşrikler, sizin kendi beldelerine gidip gelmenize ve işinizi görmenize râzı olmuş, gidip gelirken de emniyet içinde bulunmanızı istemişlerdir.

Onlar şimdiye kadar hoşlanmadıkları Îslâmiyeti de böylece sizlerden görecek, öğreneceklerdir. Allah, sizi, onlara galip getirecek, gittiğiniz yerden sağ salim ve kazançlı olarak geri döndürecektir! Bu ise, fetihlerin en büyüğüdür.1

Hz. Resûlullahın böylesine kesin konuşmasından sonra Sahabîlerin de gönlüne bir ferahlık geldi. Sulhün bir fetih olduğunu şöyle itiraf ettiler:

Vallahi, yâ Resûlallah, bizler, bunu senin düşündüğün gibi düşünmemiştik! Muhakkak ki sen, Allahın emirlerini bizden daha iyi bilirsin.2

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz Ashabıyla birlikte bir ay süren seferde sonra Zilhicce ayı başında Medineye geldi.3



Hudeybiye antlaşmasına kısa bir bakış

Kendilerini Kâbeyi ziyâret ve tavafa hazırlamış olan hakikat ve doğruluğa müştak Sahabîler, maddelerin dış görünüşüne bakıp, Hudeybiye muâhede ve musalasının aleyhlerinde olduğu kanaatına varmışlardı. Fakat zamanla sulhun müsbet neticeleri görülmeye başlanınca, Resûl-i Ekrem Efendimizin (a.s.m.), kararında ne kadar haklı olduğunu ve endişelerine de mahal bulunmadığını anladılar.

Her şeyden evvel, Îslâmın amansız düşmanı olan Kureyş müşrikleri bu sulh ile Îslâm devletini resmen tanımış oluyorlardı.

Ayrıca bu sulh, diğer fetihlere de bir başlangıç olmuş, fetih kapılarının açılması için bir anahtar teşkil etmiştir. Nitekim bu sulhu, daha doğrusu bu mânevi fethi, kısa bir zaman sonra Hayberin fethi ve ondan sonra da Mekke Fethinin takip ettiğini görüyoruz.

Yine bu sulh sayesinde, Müslümanlar için mânevî tebliğlerini harp ve darptan uzak, emniyet ve huzur içinde yerine getirebilecek bir zemin ve imkân doğmuştur. Müslümanlarla müşrikler arasında birbirlerinin vücudunu ortadan kaldırmak için cereyan eden harpler sebebiyle kimse kimseyle temas edip görüşme imkânı bulamıyordu. Bu sulh devresiyle Îslâmın ve Müslümanların işine yarayacak bu geniş imkân meydana geldi.

Her ne kadar maddî kılıç bir müddet kınına sokulu durduysa da, Kuran-ı Hakîmin parlak mânevî kılıcı ortaya çıktı, kalb ve akılları fethe başladı. Anlaşma sayesinde Müslümanlarla, müşrikler birbirleriyle serbestçe görüşme imkânı buldular. Müslümanların yaşayışlarıyla gösterdikleri Îslâmın güzellikleri onları kendilerine cezbetti. Kuranın sönmez nurları kavim ve kabilelerin inad ve taassublarını kırıp, mânevî hükmünü icrâ etti. Meselâ, bir harp dâhisi olan Halid bin Velid ve bir siyâset dâhisi bulunan Amr bin s gibi, maddî kılıçla mağlubiyeti kabul etmek istemeyen zâtlar, bu sulh sayesinde Kuranın mânevî kılıcının cazibesinden kendilerini kurtaramayıp, Hz. Resûlullahın huzuruna çıkarak teslimiyetlerini arz etmiş, Müslüman olmuşlardır.

Aynı şekilde sulhün tanıdığı imkân dolayısıyla Mekkeden Medineye, Medineden Mekkeye ziyâretler, ticarî münasebetler başladı. Kureyş müşrikleri Müslümanları yakından tanıma fırsatını buldular. Onların doğruluklarına, dürüstlüklerine şahid oldular. Müslümanların nasıl bir hürriyet havası içinde yaşadıklarını yakından takib ettiler. Bu arada Müslümanların telkin ve tavsiyesiyle birçok müşrik îmân dairesine girdi. Kimisi de îmân ve Îslâma karşı besledikleri düşmanlıklarını yumuşatarak, imâna karşı meyil gösterdi.

Hudeybiye Sulhundan Mekkenin fethine kadar geçen iki sene zarfında Müslüman olanların sayısı, Resûl-i Ekrem Efendimizin peygamber olarak gönderilişinden sulh gününe kadar geçen yaklaşık yirmi seneye yakın zaman içinde Müslüman olanlardan çok daha fazla olmuştur. Umre maksadıyla yola çıkan Sahabîlerin sayısı bin dört yüz iken, iki sene sonra Mekkenin fethine gidildiğinde bu sayı on bini buluyordu. Bu da, Hudeybiye Sulhunun ne kadar yerinde yapılmış bir anlaşma olduğunu açıkça göstermektedir.

Kuranın Hudeybiye Sulhünü Feth-i Mübîn, yani ap açık bir fetih olarak tavsif etmesi de, dikkat çekicidir. Halbuki Müslümanlar, daha evvel de küçümsenmeyecek zaferler elde etmişlerdi. Fakat Kuranın bunları değil de, Hudeybiye Sulhunu Feth-i Mübîn olarak nitelendirmesi, Îslâmiyet için asıl hakiki zaferin mânevî sahada olduğu gerçeğine işaret içindi. Nitekim Îmam-ı Zührî, buna işaretle, Îslâmda Hudeybiye Musalahasından önce, ondan daha büyük bir fetih olmamıştır1 demiştir.

Îbni Mesudun (r.a.) rivâyeti de aynı meâldedir:

Siz Fetih olarak Mekkenin fethini kabul ediyorsunuz. Halbuki biz, asıl fetih olarak Hudeybiye Sulhünü sayıyoruz.2

Hudeybiye Sulhü aynı zamanda, siyasî büyük bir zaferdi. Çünkü, Hayber Yahudilerini, kuvvetli dostları olan Kureyş müşriklerinden tecrid ediyordu. Hayber Yahudileri için artık Kureyş müşrikleri yok demekti. Dolayısıyla buranın fethi de, bu sayede daha da kolaylaşıyordu. Nitekim, Resûl-i Ekrem, Medineye döndükten birkaç hafta sonra Hayberin fethine muvaffak olmuştur.

Bütün bu neticeler görüldükten sonra Hudeybiye Sulhu için Kuranın, Biz sana gerçekten açık bir zafer verdik haber ve hükmünün ne kadar mucizâne ve veciz olduğu açıkça anlaşılıyordu. Bu vesileyle şu âyet-i kerimeyi de hatırlatalım:

Hoşunuza gitmese de, size zor da gelse, cihad üzerinize farz kılındı. Belki sevmediğiniz şey hakkınızda hayırlıdır. Bazan da sevdiğiniz birşey sizin için şer olur. Allah herşeyi bilir, siz bilmezsiniz.3

* * *



Ebû Basîr Kureyşlilerin Ticaret Yollarını Kesiyor

Peygamber Efendimizin, Hudeybiyeden Medineye dönüşü üzerinden pek fazla bir zaman geçmemişti.

Bu sırada Îslâmiyetle müşerref olan Sakif Kabilesinden Ebû Basîr adındaki bir zat bir fırsatını bulup Mekkeden Medineye geldi.

Üç gün sonra, onu istemek üzere Kureyşliler iki kişi gönderdiler. Bunlar Peygamber Efendimize, Bize karşı imza ettiğin antlaşmayı hatırlatırız diyerek Ebû Basîri geri istediler.

Resûl-i Ekrem Efendimiz, anlaşma gereğince Ebû Basîri geri vermek zorundaydı. Ona, Ey Ebû Basîr! Biliyorsun ki, biz şu Kureyşlilerle bir anlaşma yapmış ve onlara söz vermiş bulunuyoruz. Dinimize göre, verdiğimiz sözde durmamak bize yaraşmaz.

Muhakkak Allah, sana ve senin gibi müşrikler içinde kalan Müslümanlara bir genişlik, bir çıkar yol yaratacaktır deyip teselli verdi. Sonra onu gelen adamlara iâde etti.

Ebû Basîr, Yâ Resûlallah! Bana işkence yapsınlar, beni dinimden döndürsünler diye mi müşriklere geri veriyorsun? diye feryad etti.

Resûl-i Ekrem, tekrar ona teselli verdi:

Sen git! Muhakkak Allah, sana ve senin gibilere bir çıkar yol yaratacaktır.1

Kureyşin gönderdiği iki adam Ebû Basîri alarak Medineden yola çıktılar. Zülhuleyfeye ulaştıklarında orada oturup beraber yemek yediler.

Ebû Basîr her an onlardan nasıl kurtulabileceğini düşünüyordu. Önce onlarla yakınlık kurmak istedi. Bunun için kendileriyle sohbete başladı. Huneys adındakinin ismini, babasının kim olduğunu sorup, öğrendikten sonra, Öyle zannediyorum ki, senin şu kılıcın oldukça keskindir dedi.

Adam, Evet, dedi, oldukça keskindir.

Ebû Basîr gayet sakin ve emniyet verici bir tavırla, Ona bir bakabilir miyim? diye sordu.

Huneys, Îstiyorsan, al bak dedi.

Ebû Basîr bulunmaz bir fırsatı yakalamıştı. Kılıcı kaptığı gibi Huneysin üzerine yürüyüp işini bitirdi.1

Bunu gören diğer arkadaşı son sürat kaçarak Medineye geldi. Peygamber Efendimizin huzuruna çıktı, Adamınız, arkadaşımı öldürdü. Ben ise elinden zor kurtuldum diyerek Ebû Basîrden dolayı şikayet etti.

Bu sırada Ebû Basîr de geldi, Yâ Resûlallah! Sen, beni onlara teslim ile ahdini yerine getirmiş oldun. Şimdi, Allah beni onlardan kurtardı diyerek bir daha müşriklere iâde edilmeyip Medinede kalmayı istedi.

Ebû Basîrin cesaret ve atılganlığına hayret eden Efendimiz, Sahabîlere hitaben, Bu adam, harp kışkırtıcısı, kızıştırıcısıdır! Hele yanında, bir takım adamlar da bulunsa, artık elinden gelmeyecek iş yoktur2 buyurdu.

Bu sözler üzerine Ebû Basîr, tekrar Kureyşlilere iâde edileceği düşüncesine katıldı. Îçinde yine feryatlar koptu.

Fakat Resûl-i Ekrem Efendimiz, onu Kureyşlilere tekrar geri vermediği gibi Medinede kalmasına da müsaade etmedi. Haydi çık, istediğin yere git diyerek onu istediği yere gitmekte serbest bıraktı.3

Bunun üzerine Ebû Basîr de, Medineden çıktı. Deniz sahilinden Mekkeden Şama giden yol üzerindeki Îs Vadisine gidip yerleşti.

Mekkede hapsedilmiş bulunan Müslümanlarla, îmânlarını gizleyenler bunu duyunca birer ikişer kaçarak Ebû Basîrin yanında toplandılar. Kısa zamanda sayıları yetmişi buldu. Hattâ, etraftaki kabilelerden de katılanlarla birlikte bu sayı üç yüze çıktı.

Böylece Ebû Basîr, etrafında büyük bir kuvvet toplamış oluyordu. Kureyşin Şama gönderdiği bütün ticaret kafilelerinin yolunu kesip, adamlarını öldürüyor ve mallarına da el koyuyorlardı.1

Kendilerini tehdit eden bu durum karşısında Kureyşliler Peygamber Efendimize derhal bir elçi gönderdiler. Elçinin Peygamberimize getirdiği mektupta şunlar yazılı idi:

Allah ve akrabalık aşkına! Sen, Ebû Basîrin arkadaşlarına haber salsan ki, bundan böyle her kim, Medineye, senin yanına gelirse, o emniyet ve selâmettedir. O, geri çevrilmeyecektir.2

Kureyşin bu rica ve müracaatları üzerine Peygamber Efendimiz de Ebû Basîr ve yanından bulunan Müslümanları dâvet için Ebû Basîre bir mektup yazdı.

Ebû Basîr o esnada ağır hasta idi. Resûl-i Ekrem Efendimizin mektubu kendisine ulaştığında son nefeslerini alıp veriyordu. Bu vaziyette mektubu eline aldı, yüzüne gözüne sürdü, Henüz tam okumadan da ruhunu teslim etti.

Ebû Cendel ve diğer Müslümanlar onun cenaze namazını kılıp defnettiler.3

Daha sonra Ebû Cendel, diğer Müslümanları da yanına alarak Medineye Peygamberimizin yanına geldi.4

* * *



Ümmü Külsüm, Peygamberimize Îlticâ Ediyor

Hudeybiye Anlaşmasının üzerinden fazla bir zaman geçmemişti ki, Peygamberimizin Mekkedeki azılı düşmanlarından Ukbe bin Ebî Muaytın Müslüman olan kızı Ümmü Külsüm, bir yolunu bulup Medineye geldi. Resûl-i Ekrem Efendimize iltica edip şöyle dedi:

Yâ Resûlallah! Ben, dinim için onların yanından kaçıp senin yanına geldim! Beni koru, müşriklere geri çevirme! Beni kâfirlere geri çevirecek olursan, bana işkence yaparlar, dinimden döndürmeye çalışırlar.1

Bunun üzerine inen âyet, Peygamber Efendimizin nasıl hareket etmesi gerektiğini tayin etti:

Ey îmân edenler! Mümin kadınlar hicret etmiş olarak size geldiğinde onları imtihan edin. Onların îmânını Allah hakkıyla bilir. Eğer mümin olduklarına kanaat getirirseniz onları kâfirlere geri göndermeyin. Bunlar onlara helâl değildir; onlar da bunlara helâl olmaz. Müşrik kocalarının onlara verdiği mehri iâde edin. Mehirlerini verdiğiniz takdirde o kadınlarla evlenmenizde sizin için bir günah yoktur. Kâfir kadınları da nikâhınız altında tutmayın; onlara verdiğiniz mehri geri isteyin. Kâfirler de size katılan Müslüman hanımlarına verdikleri mehri geri istesinler. Allahın hükmü budur; aranızda O hükmeder. Allah herşeyi hakkıyla bilir, herşeyi hikmetle yapar.2

Bu âyet-i kerime, Hudeybiye Sulhundaki Medineye hicret ve ilticâ edecek Müslümanların iâdesi ile ilgili maddenin erkeklere mahsus olduğunu, kadınlara şâmil bulunmadığını ortaya koyuyordu.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, müşriklerin arasından Medineye çıkıp gelen erkekleri iâde ettiği halde Müslüman kadınları geri çevirmedi.

Nitekim, Ümmü Külsümü de kardeşleri Velid bin Ukbe ile Umâre bin Ukbe Medineye gelerek istedikleri zaman; Resûl-i Ekrem, Muâhededeki o şartın hükmünü, Allah, kadınlar hakkında bozdu, ortadan kaldırdı buyurarak Ümmü Külsümü onlara teslim etmedi.

Bu âyetin nazil olmasından sonra Mekkeden Medineye hicret eden kadınlar bir nevi imtihana tâbi tutuluyorlardı. Onlar, Vallahi biz, sadece Allaha ve Resûlüne ve Îslâmiyete olan muhabbet ve bağlılığımızdan dolayı çıkıp geldik. Yoksa ne koca, ne mal, ne başkasına olan kin ve buğzumuz sebebiyle gelmedik diye yemin ediyorlardı.

Bunun üzerine Medinede kalmalarına müsaade edilip geri çevrilmiyorlardı. Böyle yeminde bulunanların mehirleri de kocalarına iâde ediliyordu.1

Înen âyet-i kerimede ayrıca müminlere Kâfir olan kadınlarınızı artık nikâhınız altında tutmayın diye emrediliyordu.

Bunun üzerine Hz. Ömer, o zamana kadar nikâhı altında bulunup Mekkede oturan müşrik iki hanımını boşadı.2

Share on Facebook! Share on Twitter! StumbleUpon

Makaleler « Medine Hayatı »

» Vefatı » Kaynak » Hicretin Onuncu Senesi
» Veda Haccı » Hicretin Dokuzuncu Senesi » Huneyn Muharebesi
» Hicretin Sekizinci Senesi » Mekke'nin Fethi » Hicretin Altıncı Senesi
» Hicretin Yedinci Senesi » Hendek Savaşı » Hicretin Beşinci Senesi
» Hicretin Dördüncü Senesi » Bedir Muharebesi » Hicretin Îkinci Senesinin Diğer Mühim Hâdiseleri
» Hicretin Üçüncü Senesi » Hicretin Îkinci Senesi » Hicretin Birinci Senesi