Kullanıcı Adı:  Üye Olacağım
Şifre:  Şifremi Unuttum!
Hatırla?  
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: ıhtilaf ıhtilafı Doğurur  (Okunma Sayısı 2134 defa)
SeRCaN
islami chat
Yönetici
Tam Üye
*****

Karma +0/-0
Mesaj Sayısı: 210

Müslüman Bir Dünya ıçin El Ele


Site
« : 23 Haziran 2012, 17:56:44 »

ıhtilaf ıhtilafı Doğurur


Hizmette önde bulunanların fikir ihtilafına düşmemeleri elzemdir. Zira önde bulunanlar arasındaki düşünce ihtilafı, arkadakilerin de ihtilafa düşmelerine yol açar. Ki bu durum, arka saflarda bulunanların ümitlerini sarsar, yıpratır ve onların geriye dönmelerine sebebiyet verir. Bundan dolayıdır ki, önde yürüyenlerin çok kararlı olmaları fevkalâde önemlidir.

Bu itibarla da, yapılacak iş ve hizmetler, evvelâ çok iyi istişare edilmeli, iyi-kötü rizikoları ve faydaları nazar-ı itibara alınarak çok iyi planlanmalıdır. Bu mevzuda kesinlikle herhangi bir kusur yapılmamalıdır. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir işin öncesinde, esbaba tevessülde kusur etmemeyi talim maksadıyla, mescide devesini bağlamadan girip "Allah'a tevekkül ettim." diyene, "Önce deveni bağla, sonra tevekkül et!" buyurarak bu hakikati ifade eder.

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bununla şöyle demektedir: Bütün zarar yollarını tıkayıp kâr yollarını açtıktan sonra işe koyul ki, neticede kaderi tenkit etme. ışin başında esbaba riayette kusur etme ki, sonunda da "Keşke!" demeyesin.

Evet, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu manada istişareye çok önem verirdi; Uhud Savaşı öncesinde de ashabını toplayıp istişarede bulunmuşlardı. Ashab-ı kiramın gençleri, meydan harbini arzu etmişlerdi. Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) niyeti ise müdafaa harbi idi.

Ancak, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) istişarede genelin görüşünü esas alarak zırhını ve silahlarını kuşanmıştı. Sonra ashabın büyükleri meselenin farkına varıp gençleri ikna etmiş ve Efendimiz'e gelerek, "Yâ Resûlallah! Gençlerimiz ısrarlarından vazgeçtiler.

Siz, nasıl emir buyurursanız öyle yapalım." demişlerdi. Ama Allah Resûlü, "Bir Peygamber, bir meselede karar verdikten sonra artık geriye dönmez." diyerek istişarede alınan kararı uygulamaya koymuştu.

Allah Resûlü istişare neticesine göre karar verip Medine dışına çıkmıştı. Karar verdikten sonra geriye dönseydi, ihtimal fikir ihtilaflarına sebebiyet verilecekti ve sahabe arasında fikri ayrılıklar olacaktı.

Bazıları, "Peygamberimiz, fikrinden vazgeçirildi." diyeceklerdi. Hâlbuki karar verdikten sonra fikrinden vazgeçmek, bir irade zaafı ifadesidir ve O pâk dâmen, bu tür şeylerden fersah fersah uzaktır. Bunlar, basit hareketler değildir ve ıslâm tarihinde çok mühim hâdiselerdendir.

Bu itibarla, işin başında çok iyi düşünmek, isabetli karar vermek ve daha sonra da geriye dönmemek asıl olmalıdır. Zira her geriye dönüş, bir kısım insanların da dökülmesi demektir.

    Bu yolda imana ve Kur'ân'a hizmet eden kimseler arasında ihlâsını koruyamayanlar zamanla elenecek ve döküleceklerdir ve bunu değiştirmeye de kimsenin gücü yetmeyecektir.
    ınanan bir insan, tek başına da kalsa, "Allah benimle beraber olduktan sonra, O'nun yardımıyla her işin üstesinden gelirim." duygu ve düşüncesi içinde daima ümitvar olmalıdır.

Azmettiğin işi yarım bırakma

Bir hizmetin başında, o işi başlatan fertler henüz bir imtihana tâbi tutulmamış ve hizmet dışı mülâhazalara dalmamışlarsa, onlar fevkalâde bir aşk ve şevkle vazifelerini yerine getirirler.

Ne var ki, bazen bir süre sonra şevk, yerini bedbinlik ve karamsarlığa; canlılık da atalete bırakabilir. ısrailiyattan olmakla beraber derin bir hakikati ders vermesi bakımından Hz. Musa'nın (aleyhisselâm) başından geçen şu hâdise oldukça dikkat çekicidir:

Hz. Musa, kendisinden Tevrat'ı dinleyen, yıllarca arkasından koşan bazı kimselerin, zamanla geriye dönüp dağıldıklarını, dünyevî şeyler karşısında çözüldüklerini görür ve bu manzara karşısında üzülür; üzülür zira peygamberliğine inanan bazı kimseler onu terk edip yürüdükleri yoldan geriye dönmektedirler.

Hz. Musa inkisar içinde ve bu işin hikmetini öğrenme sadedinde Cenâb-ı Hakk'a şöyle bir soru sorar: "Yâ Rabbi! Nasıl oluyor da bir insan Seni bilip öğrendikten sonra geriye dönebiliyor?" Bunun üzerine Cenâb-ı Hak ona şöyle buyurur: "Yâ Musa! Onlar gerçekten Beni bilenler değil, gelirken yoldan dönenlerdir."

Evet, her dönemde bu şekilde yollarda dökülüp kalan pek çok insan olmuştur. Bunlar, tama, makam-mansıp sevdası, korku, tenperverlik, kalb ve ruhu maddiyata kaptırma gibi mülâhazalarla yolda takılıp kalmış ve gerisin geriye dönmüşlerdir.

Bu sayılan hususlar, her devrin insanı gibi günümüzün hizmet insanları için de söz konusudur.
Hizmet ömrün kaç sene?

Evet, hizmet ömrü, birkaç seneden ibaret olanlar vardır. Bu faaliyetler –Allah'ın tevfik ve inayetiyle– ihlâs ve Allah'ı hoşnut etme esasları üzerine planlanmıştır. Bu itibarla da bu yolda imana ve Kur'ân'a hizmet eden kimseler arasında ihlâsını koruyamayanlar zamanla elenecek ve döküleceklerdir ve bunu değiştirmeye de kimsenin gücü yetmeyecektir.

Ancak niyazımız odur ki, Rabbimiz, bir adımlık dahi olsa imana ve Kur'ân'a hizmet edenlerin ayağını kaydırmasın ve onları her zaman muhafaza buyursun!

Cenâb-ı Hak, her büyük davanın, temellerinin atıldığı dönemlerde ham ruhların elenmesi için o dava müntesiplerini değişik imtihanlara maruz bırakır. Çünkü temelde elenmeyen ham ruhların, daha sonra meydana gelebilecek çetin imtihanlar karşısında elenmeleri söz konusu olacaktır ki, bu da tam felaket demektir.

Bu sebeple işin bünyesine esas teşkil edecek insanların, dönmeyenlerden olması için bir kısım elenmelerin olması zarurîdir. Bediüzzaman'ın, etrafındakilere eleneceklerini, hasların hamlardan ayrılacağını söylemesini hatırlatmakta da yarar var.

Evet, bunun gibi her dönemde elenen pek çok insan olmuştur. Bugün olduğu gibi yarın da olmaya devam edecektir. Bu hususta kimsenin teminatı yoktur. (Allah bizi muhafaza buyursun!) Bu mevzuda "Ön saflarda koşuyoruz." türünden düşüncelere kapılmamak gerekir.

Böyle bir düşünce yerine, "Birer nefer olarak bu işe intisap ettik. Gelecekte yeşerecek bir bahçeyi suluyoruz." demeli ve "Rabbim, sağlam ellere teslim edeceğimiz ana kadar bizi takatimizin fevkinde imtihanlara tâbi tutmasın!" dileğinde bulunmalıyız.
Aşk u şevki koruma adına

Bu tür hareketlerde şevk ve gayretin kaybedilip yerini birtakım ferdî ve içtimaî arızalara bırakması çok sık karşılaşılan bir durumdur. Bu durum, insanın içine âdeta bir tortu gibi oturmakta ve zayıfların ümitlerini kırmaktadır. Bunun önüne geçebilmek için şu esaslara dikkat etmek gerekir:

Her şeyden evvel, imana ve Kur'ân'a hizmet yolunda asla ümitsizliğe düşülmemelidir. ınanan bir insan, tek başına da kalsa, "Allah benimle beraber olduktan sonra, O'nun tevfikiyle her işin üstesinden gelirim." duygu ve düşüncesi içinde olmalıdır.

Hz. ıbrahim tek bir fertti ama onun himmeti, bütün insanlığı içine alacak kadar genişti. O, bütün dünyayı kucaklama azm ü gayreti ve cehdi içindeydi. Ateşe atılırken tek başınaydı. Tek bir insan çıkıp da bu zulme "Dur!" dememişti.

Hz. Musa'ya eza ve cefa edilirken saraydan birisi ileriye atılıp, "Ne o, siz bir insan "Rabbim Allah'tır." dedi diye kalkıp onu öldürecek misiniz?" demişti. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) zuhur ettiği zaman, aynı sözler o zattan intikalen Hz. Ebû Bekir tarafından ifade edilmişti.

O, müşrikler, Allah Resûlü'nün üzerine atıldığı zaman kendisini O'na siper etmiş, "'Allah bir' dediği için onu öldürecek misiniz?" demişti. Ama Hz. ıbrahim, mancınığa konup ateşin içine atılırken yanında hiç kimse yoktu; yoktu ki, gökler harekete geçti. Cibril (aleyhisselâm) geldi ve "ıstersen Rabbim sana yardım edecek." dedi. Hz. ıbrahim ise buna karşı sadece "Hasbî, hasbî!" demişti. Bu, bir büyüklüğün, olabildiğine bir derinliğin, Rabbe karşı bir vefanın ve fevkalâdeden O'na itimadın ifadesidir.

ıkinci olarak, mü'minler nerede olurlarsa olsunlar, sık sık birbirlerini ziyaret etmeli ve birbirlerinin meziyetlerinden yararlanmalıdırlar. Bence bugün mü'minlerin buna çok ihtiyaçları var. Çünkü maddî ve kemmî genişleme ölçüsünde, mânevî rabıtalar da ona denk bir kuvvet kazanmazsa, muhit hattı korunamaz.

Bu itibarla genişleme arttıkça irtibat daha da kuvvetli olmalıdır. Bunu sağlamak için de mü'minlerin sık sık birbirlerini ziyaret etmeleri, görüşmeleri, meziyetlerini birbirlerine duyurmaları, beraber bir bütün olduklarını sık sık birbirlerine hatırlatmaları gerekir.

Bu da lafla yani ittihat havarisi iddiası ile değil, fiilen göstererek olmalıdır. Onu/onları sevdiğini söylemeli, şayet bir yerde başkalarına ait bir hizmet görürse onu alkışlamalı ve devamlı müsamahalı olmalıdır.

Mü'minler birbirlerine karşı o denli müsamaha içinde bulunmalıdırlar ki, onların müsamaha atmosferi içine giren bütün kinler, nefretler, küre-i arzın atmosferine çarpan şahaplar gibi eriyip gitmelidirler. Bütün bunların nasıl bir neticeye götüreceğine gelince, o Allah'a aittir.


* islami-resim-13-1324058887.jpg (158.8 KB, 660x496 - Gösterim: 1312 kez.)
Kayıtlı

Sayfa: [1]   Yukarı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer: