Kullanıcı Adı:  Üye Olacağım
Şifre:  Şifremi Unuttum!
Hatırla?  
Sayfa: [1]   Aşağı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: Üstad'a Göre Tamir'atın Esasları  (Okunma Sayısı 2356 defa)
SeRCaN
islami chat
Yönetici
Tam Üye
*****

Karma +0/-0
Mesaj Sayısı: 210

Müslüman Bir Dünya ıçin El Ele


Site
« : 09 Temmuz 2012, 18:49:27 »

Tamir'atın Gerçekleri


Allah’a imanın insanlara unutturulduğu, peygamber sevgisinin sinelerden sökülüp atıldığı, kulluktaki şuur, hudû ve huşûun silinip gittiği ve dinin formal Müslümanlığa bırakıldığı bir dönemde bütün yitirdiklerimizi yeniden bulmak ve taklitten tahkike yürümek kolay olmayacaktır.

Zira, biz ınsanlığın ıftihar Tablosu zaviyesinden Müslümanlığı görüp tanıyamadık.. Raşid Halifelerin duyuşuna göre Müslümanlığı duyup tadamadık.. selef-i sâlihînin ubudiyetteki his ve heyecanını anlayamadık. Maalesef, mesele şekle takılıp kaldı. (00:50)
    
Üstad’ın ifadesiyle, asırlardan beri her yanıyla rahnedâr olmuş -bütün surlarında gedikler açılmış ve burçları yıkılmış bir kaleye benzeyen- ferdî ve içtimâî bünyenin, bir hamlede tamir edilip canlandırılmasına, eski dinamizmine kavuşturulup cihanda bir denge unsuru hâle getirilmesine imkân yoktur; zira, tamir çok zordur.

Müslümanlığı onda bunda değil yeniden ınsanlığın ıftihar Tablosu’nda aramak lazım!.. Raşid Halifelerin sergüzeşt-i hayatlarında aramak lazım!.. Selef-i sâlihînin çizgisinde aramak lazım!
  
 Şekil hakikate yürüme adına bir köprüdür. Taklitle hakikate ulaşılır. Ne var ki, bir an önce taklitten geçip tahkike ulaşmak bir esastır. Aksi halde, yıkılması her an muhtemel olan taklit köprüsüyle beraber yıkılıp gitmek ihtimali çok büyüktür.
    
Hayatını ibadetle geçiren Esved b. Yezîd en-Nehaî vefat ederken çok korkuyor ve çok ağlıyor. Gelip diyorlar ki; “Nedir bu hıçkırıklar, günahlarından mı yoksa ölmekten mi korkuyorsun?” Bunun üzerine o büyük Hak dostu, “Hayır hayır, iş çok ciddi; ben günahlarımdan ya da ölümden değil, küfür üzere ölmekten korkuyorum.” diyor.

 Vefat ettikten sonra rüyada görüyorlar; “Orada ne muamele gördün, nasıl karşılandın?” diye soruyorlar; “Vallahi, Nübüvvet’le aramda dört parmak bir mesafe kalmış gibi muamele ettiler.” cevabını veriyor.

Evet, Esved b. Yezid, Alkame, ıbrahim Nehaî.. gibi Hak dostları hep rıza-yı ilahiye muhalif bir davranışta bulunma korkusuyla yaşamış ve hayatlarını havf ufkunda sürdürmüşlerdir.
    
Hakiki kulluğu Esved bin Yezid gibi büyüklerin anlayışında aramak lazım!.. Şeklî Müslümanlıkla iktifa etmemek lazım!..

Şekilde, surette ve kültür Müslümanlığında takılıp kalmamak, marifet adına hep “Daha yok mu?” demek ve sürekli derinleşme peşinde olmak lazım.

Kur’ân’a itimat etmeniz; Kur’ân’ın Allah’ın kelâmı olduğuna inanmanız ve ona güvenmeniz; yani, sizin davranışlarınıza, hareketlerinize bağlı olarak ortaya koyduğunuz eserlerin sizin teşebbüslerinizle sâdır olmasından daha kat’î bir yakinle, “O Allah’ın kelâmıdır ve onun içinde her şey vardır. O ezelden gelmiştir, ebede gitmektedir” mülâhazasıyla Kur’ân’a teveccüh etmeniz çok önemlidir.

Böyle bir iman ve itimat sayesinde, onu başkalarından çok farklı görür, çok farklı duyarsınız. Kur’ân bazılarına -tabiri câizse- cimri davranır; çünkü onların hakkı yoktur cömertliğe ve semâhate. Onlar semîh bir gönülle Kur’ân’a teveccüh etmiyorlar ki, Kur’ân’ın semâhat sağanağına mazhar olsunlar. ıçinde bir hazine var, diye bakmıyorlar ki, onun mücevherlerini bulsunlar.

Bir şeyler bulacağına inanmayan birisi, altın damarı içerisinde yürüse dahi altına rastlayamaz. Fakat hassas bir insan, bir tanecik emare görse, ne yapar eder damara yol vurup gider ve altına ulaşır.

Kur’an’ın Allah tarafından indirildiği şekilde korunması, âyet ve sûrelerin tertibinin doğru olarak tesbit edilmesi ve bunun kontrolü için Hazreti Cibril (aleyhisselam) her sene Ramazan ayında, bir rivayete göre Ramazan ayının her gecesinde, Rasûl-ü Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’e gelirdi.

Allah Rasûlü (aleyhi ekmelüttehaya) Kur’an âyetlerini Cibril Aleyhisselam’a okurdu ve sonra da onun okuyuşunu dinlerdi. ışte, Kainatın ıftihar Tablosu ile Cibril-i Emin’in Kur’an-ı Kerim’i bu şekilde karşılıklı olarak okumalarına “mukabele” denilmiştir.

Hem o mukaddes hatıraya saygının bir tezahürü olarak hem de Kur’an’ın Ramazan’da nazil olması ve özellikle bu ayda Kur’an okumanın kat kat mükâfatlandırılacağının müjdelenmesi sebebiyle, mü’minler Ramazan boyunca camilerde ve evlerde “mukabele” okumayı ve hatimler yapmayı güzel bir adet haline getirmişlerdir.
    
Hemen her yerde mukabeleler yapılıp Kur’an-ı Kerim okunsa da maalesef dinin dili bilinmediğinden Kur’an’ın ne dediği ve mesajının ne olduğu anlaşılamıyor. Gerçi Kur’an-ı Kerim’i öpüp başa koymanın, saygı ifadesi olarak onu yüksek bir yere asmanın ve düz okuyarak hatmetmenin de sevabı vardır.

 Evet, Kur’an-ı Kerim’e karşı ortaya konan zahîrî ve sûrî bir ta’zimin de kendine göre mutlaka bir değeri vardır, o da boşa gitmez. Fakat, asıl olan, zarfla beraber mazrufa, lafızla beraber manaya da alaka göstermek ve onun manasında derinleşmektir.
    
Hem Kur’an-ı Kerim’in derinliklerine yelken açmak hem de Ramazan-ı şerifi daha derinden duymak için mukabeleler biraz daha zenginleştirilebilir. Mesela; mukabele iki vakte taksim edilebilir: Önce sabah namazını müteakiben yarım cüz Kur’an ve onun meali okunup -insanların mesaileri nazar-ı itibara alınarak- öğle, ikindi veya yatsı namazlarından evvel ya da sonra da kalan yarım cüz ve meali tamamlanabilir.

Kur’an’ı geniş bir mealle beraber hatmetme çerçevesindeki böyle bir gayret neticesinde, mü’minler, Hazret-i Mü’min ü Müheymin’den Cibril-i Emin ile yeryüzündeki en emin insana gelen ve en emin ümmete bir mesaj olan Kur’an-ı Kerim’i engin muhtevasıyla bir kere daha görüp tanıma imkanı bulurlar.
    

ıslâmiyet ve risaletin Mekke’de doğuşu ve dünyaya bu mübarek beldeden yayılışı, birçok hikmetlere mebnîdir. “Allah risaletini kime (nerede, nasıl, hangi lisanla) vereceğini pek iyi bilir.” (En’âm sûresi, 6/124) âyet-i kerimesi bu açıdan değerlendirilebileceği gibi, risaletin jeoloji, antropoloji, tarih, insan, mesaj, mekân ve dil buudları gibi sair önemli hususlar itibarıyla da değerlendirilebilir.

 Bu hususlar arasında lisan buudu da çok önemlidir. Kur’ân-ı Kerim’in değişik yerlerinde, onun Arapça indirilişiyle ilgili pek çok âyet mevcuttur. Bu da, bilhassa o dönem itibarıyla, Arapça’nın mükemmelliğini göstermektedir.
    

Arapça’yı iyi bilen ve çok güzel kullanan müfessirlerin başında gelen merhum Seyyid Kutup der ki: “Bu Kur’an’ın esrârını hareketsiz ve aksiyonsuz insanlar anlayamaz; onun işaret ettiği manaları ancak hakkıyla iman edenler ve cahillik karşısında Kur’an’ın hedeflerini gerçekleştirmeye çalışanlar kavrayabilirler.”
    
Muhammed ıkbal der ki: “Gençlik yıllarımda her sabah namazından sonra iki saat Kur’ân okuyordum. Babam yaptığım işi görmesine rağmen her sabah gelip ‘Oğlum, ne yapıyorsun?’ diye soruyor, ben de elimdeki Mushaf-ı Şerif’i gösterip ‘Kur’ân okuyorum’ cevabını veriyordum.

Tam iki sene, belki onlarca defa, elimde Mushaf’ı görmesine rağmen ne yaptığımı sordu. Bir gün âdeti üzere tekrar sorunca, ‘Babacığım, biliyorsun ki Kur’ân okuyorum; ama yine de ne yaptığımı soruyorsun.

Bir şey mi demek istiyorsun?’ dedim. Babam şöyle cevap verdi: ‘Evladım, evet, biliyorum ki elinde “Kitap” var. Ama ben ona bakmanı değil, onu okumanı istiyorum.

Muhammed’im! Kur’ân’ı sana sesleniyor gibi okur ve her âyetten alacağın şeyleri alırsan o zaman gerçekten okumuş olur ve istifade edersin.”
    
Kur’an-ı Kerim aklımızla beraber -belki daha çok- kalbimize ve ruhumuza seslenir. Kalb ve ruhumuzla onunla tanışacağımız âna kadar onu doğru anlamamız mümkün değildir.


* allah.jpg (34.92 KB, 400x300 - Gösterim: 1436 kez.)
« Son Düzenleme: 09 Temmuz 2012, 18:51:40 Gönderen: SeRCaN » Kayıtlı

Sayfa: [1]   Yukarı git
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer: